Hangi kişisel gelişim kitabını okudunuz

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
@zeistg Bu sayfada arkadaşlarımla birlikte beğendiğimiz kişisel gelişim kitaplarından sevdiğimiz alıntıları paylaşıyoruz.Sorunlarımıza çözüm olmasa bile belki gönlümüze şifa oluyordur...Okurken bile insana umut veriyor bu tür kitaplar.BU başlığın altında yazılanları birinci sayfadan itibaren okumanı tavsiye ederim,sevgiler:)
 

Mya

Kayıtlı Üye
Katılım
25 Nis 2017
Mesajlar
1,009
Tepkime puanı
2,072
Konum
Gaia..
Kendimizden de örnekler vererek de birbirimize yardımcı olabiliriz bu konuda...Çevremize ne gibi iyilikler yapabiliriz?

Komşumuzun çocuğuna ders çalıştırabiliriz ya da küçük çocuğu varsa bir saatliğine komşumuza zaman hediye edebiliriz(15 dakika ya da yarım saat fark etmez,kendi zamanımıza göre),birinin derdini dinleyerek o kişinin ruhunu biraz hafifletebiliriz.Sevdiğimiz bir kitabı iyi geleceğini bildiğimiz birine hediye edebiliriz.Sınava hazırlanan bir öğrenciye motivasyon sağlayan cümleler kurup onun başarısına destek olabiliriz.Sizler de içinizden gelen rastgele iyilikleri paylaşırsanız ne güzel olur:)
Dışarda soğukta kalan hayvanlara kedi-köpek evleri yapabiliriz, onlara yemek artıklarını verebiliriz. Küflenmiş ekmekler, bozulmuş et vb ürünler değil tabiki. Yada yanımızda bir miktar mama, taşıyabiliriz, çok fazla yardıma muhtaç aç hayvan var, ve tabi kuşlar ekmek kırıntıları onlar için bir öğün. Çöpten yemek zorunda kalan insanlara imkanımız varsa düzenli yardım yapabiliriz yada o an için ne kadar mümkünse o kadar yardım edebiliriz, bir yemek parası en azından.
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
@Mya Çok güzel bir konuyu hatırlattığın için çok teşekkürler.Sonuna kadar katılıyorum,hayvanlara el uzatmak hem onlara hem de bize çok büyük iyilik oluyor..Evde artan yemeklerden verebileceğimiz gibi imkanı olanlar çantalarında kuru mama da taşıyabilirler.Bazı arkadaşlarımız düzenli besleyemedikleri için tamamen vazgeçiyorlar..Düzenli yapamayanlar arada bir yapsalar da olur.Pencere kenarına konan bir avuç ekmek kırıntısı bile yeter.Oturduğunuz yerden bir iyilik işte...Hiç bir şeyi küçümsemeyelim.Bizim için küçük olan diğer canlılar ya da aynı durumda olmayan diğer insanlar için çok büyük fark yaratıyor..Bunun ruhumuza katkısını söyleyeyim mi?Hayatta bir işe yaradığınızı,boşuna yaşamadığınızı hissettiren duygularla doluyorsunuz..@Mya İnsanlar,hayvanlar,bitkiler...hiç fark etmez,el ele verelim dünya daha iyi bir yere evrilsin,paylaşım yaptığın için tekrar tekrar teşekkür ederim,iyi ki varsın:)
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Üzüldüğümde,kendimi kötü hissettiğimde okuduğum bir kitaptan bir bölümü ihtiyacı olan arkadaşlarım için paylaşmak istiyorum,belki siz de bu kitabı okuyup teselli bulursunuz...Dale Carnegie'nin ''Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak''kitabından gerçekten yaşanmış olaylardan ve insanların bunu nasıl yendiğinden bahseden bölümü başlığıyla birlikte buraya bırakıyorum:

ÜZÜNTÜ SİZİ YENMEDEN SİZ ONU NASIL YENEBİLİRSİNİZ?

ÜZÜNTÜYÜ ZİHNİNİZDEN UZAKLAŞTIRMANIN YOLLARI:

Öğrencim Marion j.Douglas'la yıllar önce birlikte geçirdiğimiz bir akşamı hiç unutmayacağım.(Özel nedenlerden dolayı kimliğinin gizli kalmasını istediğinden,gerçek adını yazmıyorum.)Ama öyküsü gerçek;günün birinde sınıfta anlatmıştı.Felaket iki kez çalmıştı evin kapısını Bay Douglas'ın.Önce çok sevdiği beş yaşındaki kızını yitirmişti.BU acıya dayanamayacaklarını sanıyorlardı.Ancak aradan geçen on ay acılarını silmiş,yeni bir kızları olmuştu.Ne var ki beş gün sonra o da ölmüştü.

İkinci felaket tam bir yıkım olmuştu hem eşi için hem de kendisi için.''Dayanamıyorum artık.''diye girdi söze.''Ne yiyor ne içiyorr ne de uyuyabiliyordum.Sinirlerim alt üst olmuş,kendime güvenimi yitirmiştim.''Sonunda doktora gitmek zorunda kalmıştı.Bir doktordan çıkıyor diğerine giriyordu.Bunlardan kimi uyku ilacı ,seyahat öneriyordu.Hepsini de denedi ama sonuç yoktu.''Göğsüm bir mengeneye sokulmuş gibiydi;sıkıyor,sıkıyordu mengene.Ancak yaşayan bilir bunu.''

''Şükürler olsun ki bir oğlum daha vardı ,dört yaşındaki oğlum.İşte o çözdü sorunumu da!Yine bir gün oturup kara kara düşünürken yanıma yaklaştı:''Babacığım bana bir kayık yapar mısın?''diye sordu.Hiç bir şeyle uğraşacak durumda değilim oysa.Ama iyi tanırdım onu;aklına koyduğunu mutlaka yaptırırdı.Öyle oldu nitekim.

''Oyuncak kayığı yapmak yaklaşık üç saatimi almıştı.Ancak kı bittiğinde ilginç bir şey oldu:Kayıkla uğraştığım üç saat boyunca ,tüm üzüntülerimden arınmış ve rahatlamış olduğumu fark ettim.Aylardır ilk kez ooluyordu bu!

''İşte bu buluş ne zamandır içinde bulunduğum dalgınlıktan sıyırdı ve düşünmeye zorladı beni.Oturup şöyle bir düşündüm.Düşünmeyi ve tasarılar yapmayı gerektirenbirşeyle uğraştığımda,üzülmeye fırsat bile kalmıyordu.Kayıkla uğraşırken de böyle olmuştu işte.Sonunda kararımı verdim;bir şeylerle ilgilenecektim.

''Ertesi akşam evin içinde oda oda dolaşarak yapılması gereken işlerin listesini çıkardım.Bir sürü eşyanın onarıma ihtiyacı vardı;kitaplıklarmerdivenler,pancurlar,kapı kolları,kilitler,sızıntı yapan lavabolar vs.Şaşılacak şey,iki hafta içinde onarılması gereken tam 242 eşya saymıştım.

''Son iki yıl içinde bunların çoğunu onardım.Ev dışında da çeşitli etkinliklere katılarak yaşamımı renklendirmeye çalıştım.Bu arada haftada iki gece yetişkinler kursuna gittim.Katıldığım sosyal etkinliklerden biri de okul aile birliği toplantılarıydı;bir süre sonra da birliğin başkanı seçildim.Bunun dışında yardım kampanyasına da katılmıştım.Öylesine doluydum ki,üzülmeye zaman bile bulamıyordum artık.''

''Üzülmeye zaman yok!İkinci dünya Savaşı'nın en kızgın zamanlarında gününün tam on sekiz saatini çalışmayla geçiren Winston Churchill söylemişti bu sözü.Üzerindeki ağır sorumluluktan dolayı üzüntüye kapılıp kapılmadığı sorulduğunda şu yanıtı vermişti:''Yapılacak o kadar çok işim var ki,üzülmeye zaman bulamıyorum.''

Otomobiller için otomatik çalıştırma mekanızmasını geliştirdiği sıralarda Charles Kettering de aynı konumdaydı.Emekliye ayrılmadan önce General Motors şirketinin araştırmadan sorumlu başkanlığını yapıyordu Bay Kettering.Ancak buluşuyla uğraştığı eski günlerinde o denli parasızdı ki,laboratuvar olarak bir samanlığı kullanıyordu.Eşinin piyano dersleri vererek biriktirdiği parayla geçinmek zorunda kalmışlardı.Bu para da bitince yaşam sigortasından borç almışlardı.Bu durumdan üzüntü duyup duymadıklarını sordum eşine,''Evet''diye yanıtladı,''üzüntüden gözüme uyku girmiyordu.Ama Charles son derece rahattı.İşine o kadar dalmıştı ki,üzülmek aklına bile gelmiyordu.''

Büyük bilgin Pasteur,''kütüphane ve laboratuvarlarda bulunan ruh dinginliğinden ''söz eder.Neden oralarda bulunuyor dinginlik?Çünkü buralardaki insanlar kendi uğraşlarıyla boğuşmaktan zaman bile bulamazlar üzülmeye.Araştırmacıların sinir bozukluğundan yakındıkları çok az görülmüştür zaten.Çünkü zamanları yoktur bu tür uğraşlara(üzüntü duymaya)

Nasıl oluyor da bir uğraşla ilgilenmek gibi basit bir olgu üzüntüyü dışlayabiliyor?Herşey ruhbilimin temel bir yasasına dayanıyor.Ne kadar gelişkin olursa olsun,hiçbir insan aklı aynı anda iki olguyu düşünemez.İnandırıcı olmadı mı?Öyleyse bir deneme yapalım:

''Şöyle rahatça arkanıza yaslanıp gözlerinizi kapayın ve aynı anda hem Ne York'taki özgürlük heykelini hem de yarınki işlerinizi düşünmeye çalışın bakalım.

Gördünüz mü?Aynı anda bunlardan yalnızca bririni düşünebiliyorsunuz!İşte aynı şey duygular alanında da geçerli.Hoşlandığımız bir uğraşla ilgilenirken,aynı anda başak bir şeye üzülemeyiz;duygulardan biri diğerini kovar.İşte ordu psikiyatristleri savaş sırasında bu sayede inanılmaz mucizeler yarattılar.

Savaştan tam bir sinirsel yıkımla dönen askerlere doktorların önerisi şuydu'':Bir şeylerle ilgilen!''

Doktorlar bu askerlerin bir saniye bile boş kalmamasına çabaladılar.Balık avlamaya,top oynamaya,fotoğraf çekmeye,çiçek yetiştirmeye ya da dans etmeye gönderdiler onları.Acı deneyimlerini kara kara düşünmelerine zaman bırakmadılar.

Psikiyatride bu tür tedavi yöntemine ''uğraş yoluyla tedavi''deniyor.Aslına bakarsanız hiç de yeni bir avram değil bu;Eski Yunan'da da biliniyordu.

Ben Fraklin zamanıında Philadelphia'daki Kuveykır mezhebi üyeleri de kullanıyordu bu yöntemi.1774'te Kuveykır senatoryumunu gezen bir adam ,hastaların kilim ördüğünü görünce şaşırmıştı.Kuveykırla bunu bir tedevi yöntemi olduğunu açıklayana kadar da hastaların sömürüldüklerini düşünmüştü.

Hasta sinirlere en iyi panzehirin çalışmak olduğu bugün tüm ruhbilimcilerce kabul edilmiştir.Henry W.Lengfollow ise bunu eşini yitirdiğinde anladı.Bir gün ,eşi ateş üstünde mühür mumu eritirken giysileri alev aldı.Lengfellow eşinin haykırışlarını duydu ve koştu.Ancak geç kalmıştı.Olayın şokundan kurulamadı bir süre.Öylesine acı çekiyordu ki ,neredeyse aklını yitirecekti.İşte onu bu acılardan çekip çıkaran üç küçük çocuğu oldu;bakıma mauhtaçtılar bu küçükler.Tüm kaderine karşın,Longfello onlara hem annelik hem babalık yapmaya başladı.Gezmeye götürdü onları,öyküler anlattı,oyun oynadı onlarla.Sonraları BU anılarını''Çocuklar Saati''adlı şiiriyle ölümsüzleştirdi.Bu arada Dante'yi İngilizce çevirdi.Tüm bu işler arasında öylesine doluydu ki,bırakın üzüntüyü ,neredeyse kendini bile unuttu.Tennyson ise en yakın arkadaşı Arthur Hallam'ı yitirdiğinde şöyle demişti:''Acıya yutulmadan eyleme dalmalıyım.''

Günlük uğraşılarımız içinde çok azımız ''eyleme dalmakta'' güçlük çeker.Ama ya uğraş dışı zamanlarda ?İşte en tehlikeli zamanlar bu saatlerdir!Tam dinlenip mutlu olmamız gereken bu anlardaüzüntünün mavi şeytanları toplaşır başımıza.Hep bu anlarda başalrız düşünmeye bugüne değin ne yaptığımızı,nerelere geldiğimizi,geleceğimizi,patronuun bugün ne demek istediğini ya da kel olup olmayacağımızı.

Zihin boş zamanlarda sanki bir vakuma dönüşür.Bilmeyenimiz yoktur vakumun ne olduğunu.En yakınımızdaki örneği ,yokluğunda edemediğimiz elektrik ampülü.Kırıldığında nasıl hava dolar içine!

İşte boş zihin de buna benzer.Hemen birşeyler hücum eder içine.Neler?Genellikle duygular.Özellikle korku,nefret,kıskançlık ve hırs gibi duygular bizim sözünü ettiğimiz.Öylesine güçlüdürler ki bunlar,mutluluk,dinginlik gibi duyguları atıp kendileri yerleşir zihine.

Columbia Öğretmen OKulu pedagoji dalı öğretim üyelerinden Profesör James L.Mursell'in şu sözleri çok daha açıklayıcı:''Üzüntü çalışana yaklaşmaz.İşinin bitmesini bekler.İşte o an düşü gücünüz şaha kalkar,en saçma olasılıkları aklınıza getirir,en küçük szöleri büyütür.Zihin, ayarı bozuk motora benzer böyle anlarda.Başıboş çalışır,yatakları yakar,hatta kendi kendini parçalar.Bunun ilacı ise ,bir uğraşla ilgilenmek ve boş kalmamaktır.''


Dale Carnegie/Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Arkadaşlar şimdi bazılarımız ''Hiç mi yas tutmayalım mı ya da üzülmeyelim mi?*''diye sorabilir.Her kaybın ardından ya da acılı olayların arkasından yas tutmak ,üzülmek sağlıklı bir tutumdur,çünkü duygularımızı da yaşamalıyız.Yoksa en ufak meselede patlak verir bu duygular.Kitaplardaki öneriler duygularınızı yaşayıp da artık yeterli süre geçtiğinde,kendinize gelmeyi istediğinizde yapılabilecek uğraşılar.Çünkü bazen insanlar bunları da yapamayacak durumda olurlar.İşte o süreç bittiğinde bence de eylem içinde olmak acıları hafifletir,hayata tutunmamızı sağlar.''Üüzntüyü Bırak Yaşamaya Bak''kitabında başka başlıklar altında da öneriler var(Kaygılarla,eleştirilerle ve daha bir çok duyguyla nasıl baş edeceğimizi yaşanmış örneklerle açıklıyor kitap)Ortasından bile açsanız ,her zaman okunabilecek bir kitap...Yazar da zaten ara sıra kitabı tekrar tekrar okumamızı öneriyor,içselleştirmemiz için...Okurken bile bazen herşeyden sıyrılıyorum.Kişisel gelişim kitaplarını uzun süredir çok karıştırmıyordum ama ara sıra bu tür kitapları okumamız gerektiğini anladım...Edebiyat,felsefe,sosyoloji,psikoloji alanlarında okumaya devam edelim ama ara sıra motivasyon için gereken yakıtı bu kitaplarla sağlayabiliriz,herkese iyi okumalar....
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
''Dünyanın önde gelen araştırmacılarından Osa johnson'la karşılaşmıştım geçenlerde.Üzüntüve acıdan nasıl kurtulduğunu anlatmıştı.Yaşam öyküsünü anlattığı ''Serüvenle Evlendim''adlı kitabını siz de okumuşsunuzdur belki.Gerçekten serüvenle evlenen birisi varsa, o da Bayan Johnson'dur.Serüven onu Chanuta kentinin kaldırımlarından koparıp Borneo'nun balta girmemiş ormanlarına sokmuştu.Karıkoca tam çeyrek yüzyıl dünyayı dolaştılar.Bu arada Asya ve Afrika'dasoyu tükenmekte olan vahşi hayvanların filmlerini çektiler.Amerika'ya döndükten sonra,çektikleri filmleri göstermek ve konferanslar vermek üzere ülke turuna çıktılar.Ne var ki,umulmadık bir felaket bu güzel yolculukların sonu olacaktı.Denver'den Coast'a gitmek üzere bindikleri uçak bir dağa çakılmıştı.Martin johnson hemen oracıkta ölmüş,Bayan johnson ise ,ömür boyu yatağa mahkum olmuştu.Daha doğrusu doktorlar böyle söylüyordu.

Ancak Bayan Johnson'u tanımıyorlardı;kolay pes edecek bir kadın değildi o.Nitekim,üç ay sonra tekerlekli sandalyedeydi;film gösterileri ve konferanslarına da yeniden başlamıştı.O mevsim tekerlekli sandalyesinde tam tamına yüz konferansa katılmıştı Bayan Johnson.O haline karşın konferansları niçin sürdürdüğünü sordum kendisine.Şöyle oldu yanıtı:''Acıya ve üzüntüye zaman kalmaması için.''

Oysa Johnson,Tenyson'un sözünü yüz yıl sonra kendi başına bulmuştu:''Acıya yutulmadan eyleme dalmalıyım.''

Amiral Byrd aynı gerçeği,Güney Kutbu'nu baştan sona örten buz tabakasına gömüşmüş küçük bir kulübede tek başına geçirdiği beş ay içinde öğrenmişti.Tek başına tam beş ay!Yüz millik alan içinde yaşayan tek bir canlı daha yoktu.Soğuk öylesine şiddetliydi ki,daha burnundan çıkar çıkmaz donan soluğu buz kristalleri halinde havaya savruluyordu.Tüyler ürpertici karanlıkta geçirdiği o beş ay'ı''Tek Başıma''adlı kitabında şöyle anlatıyordu Amiral Byrd:

''Gündüzler geceler kadar karanlıktı.Birşeylerle uğraşmalıydım aklımı yitirmemek için.Akşamları feneri söndürüp yatmadan önce yarınki işleri sıraya koymayı alışkanlık edinmiştim.Bir saat ''Kaçış Tüneli'ni'' kazmaya,yarım saat çevredeki kar yığınlarını temizlemeye,bir saat yakıt fıçılarını sağlamlaştırmaya,bir saat kiler duvarlarına raf yapmaya,iki saat yıkılan köprünün onarımına...

''Zamanı işlere göre bölmek oldukça yararlıydı.''diyor Amiral Byrd,''Böylelikle benliğime kumanda etme olanağını bulmuştum...Sonra sürdürüyor:''BU yöntemle günlerim bir anlam kazanıyordu.''

Üzüntünün en iyi ilacı çalışmaktır.BU söz Harvard profesörlerinden Richard C.Cabot'a ait.''İnsanı yaşatan nedir''adlı kitabında şöyle diyor Profesör Cabot:''Aşırı üzüntü,kuşku,kararsızlık ve korku gibi etkenler sonucu ruhsal dengesini yitiren hastalarımın çalışma yöntemiyle iyileştirilebildiklerini gördüm.''
Evet ,birşeylerle ilgilenmek yerine bir kenara çekilip kumru gibi düşünürseniz,Charles Darin'in deyişiyle''cinleri''başınıza toplarsınız.Bu cinler de içimize girip tüm eylem ve istek gücümüzü yutan karabasanlardan başka bir şey değildir.

Dale Carnegie/Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
BÖCEKLERİN SİZİ YIKMASINA İZİN VERMEYİN

Ömrüm boyunca unutamayacağım bir öyküyü anlatacağım şimdi siz.Robert Moore adlı eski bir askerden dinlemiştim bu öyküyü.

Yaşamımın en büyük dersini 1945 Mart'ında aldım.''diye girdi söze.Hindiçini açıklarında suyun tam 92 metre altında aldım bu dersi.SS318 tipi denizaltının seksen personelinden biriydim.Radarla küçük bir japon konvoyunun bize doğru geldiğini saptamıştık.Periskopla baktığımda ,filonun bir destroyer ,bir tankerve bir de mayın gemisinden oluştuğunu görmüştüm.Öncelikle destroyeri batırmamız gerekiyor.Üç torpido fırlattık destroyere ama boşa gitmişti.Destroyer,olanlardanhabersiz yoluna devam etti.Bunun üzerine en arkadaki mayın gemisine saldırmaya hazırlanıyorduk ki,gemi birden döndü ve üzerimize gelmeye başladı.(Bir Japon uçağı yerimizi saptayıp mayın gemisine bindirmiş olamlıydı.)Sonra yakalanıp su bombası yememek için hemen 20 metreden 50 metreye daldık.Bu arada ,tam sessizliği sağlamak üzere,soğutma sistemi dahil tüm makinaları durdurduk,bölmelerin yedek sürgünlerini de kapattık.

''Üç dakika sonra kıyamet kopuverdi.Altı su bombası büüyük bir gürültüyle patladı ve bizi 92 metreye attı.330 metre içinde yapılan bir saldırı oldukça tehlikeli olabilir.Biz ise saldırıya,bırakın 330 metreyi 92 metrede yakalanmıştık,deyim yerindeyse diz boyu derinlikte yakalanmıştık.Japon gemisi tam onbeş dakika boyunca su bombası yağmuruna tuttu bizi.Tanrı'ya şükür ki ,bombalar bizden uzakta patlıyordu.6 metre uzakta patlasalar gemiden yalnızca küçük parçalar kalırdı.Bu arada ,güvenlik gerekçesiyle yataklarımıza girip sessizce beklememiz emredilmişti.Öylesine korkuyordum ki güçlükle soluk alabiliyordum.'Bu ölüm!...Bu ölüm!'diyordum kendi kendime.Tüm soğutma ve havalandırma sistemleri kapatıldığından kamaradaki sıcaklık 60 dereceyi bulmuştu.Ama ben üşüyordum.Hem kazağımı hem de montumu giymeme karşın soğuktan tir tir titriyor,dişlerim birbirine vuruyordu.Onbeş saat sonra bomba yağmuru birden kesildi.Anlaşılan ,japon gemisinin artık atacak bombası kalmamış,basıp gitmişti.O onbeş saat ,onbeş milyon yıl gibi gelmişti bana.Tüm yaşamım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmişti.Geçmişteki yanlışlarım,gereksiz üzüntülerim gelmişti aklıma.Donanmaya katılmadan önce bir bankada çalışıyordum.Şimdi bakıyordum da ,nelere üzülüyormuşum o zamanlar:Bitmek bilmeyen çalışma saatlerine,küçücük aylığıma,ilerleme olanağımın yokluğuna....Üzülüyordum çünkü evim olsun istiyordum,olanaksızdı;yeni bir arabam olsun istiyordum,eskisinin borçları bitmemişti daha.Sabahtan akşama kadar ona buna sataşan patronuma öfkelenip,eve döndüğümde karımla kavga ediyordum.O kadar kötüydüm ki,yıllar önceki kazanın alnımda bıraktığı küçücük yara izine bile üzülüyordum.

O zamanlar bu tür küçük üzüntüler gözüme dağ gibi görünüyordu.Oysa şimdi,çevremizde patlayan bombaların bizi Tanrı'ya kavuşturmasını beklediğimiz şu dakikalarda ne saçma görünüyordu o üzüntüler!Oracıkta ve o anda söz verdim kendi kendime.Güneşi yeniden görsem,hiç mi hiç üzülmeyeceğim bir daha.Hiç !Hiç!Hiiç!O korkunç onbeş saatte.Siracuse Üniversitesi'nde okuduğum dört yıl boyunca öğrendiklerimden daha çok şey öğrenmiştim yaşamak üzerine.''

En korkunç felaketlere göğüs gererken ,parmağımızın ağırması gbi küçücük şeylere yeniliveririz çoğu zaman.Samuel Pepys,''Günlük''adlı yapıtında Sör Harry Vane'nin başının kesilişini anlatıyordu.Sör Harry giyotinin bulunduğu platforma çıktığından cellattan bir şey istemişti.Ne istemişti dersiniz?Yaşamını bağışlamasını mı?İlgisi bile yok!Cellattan bıçağı ensesindeki çıbana dokundurmamasını istemişti Harry!...
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Benzer bir olaydan,Güney Kutbu'nun soğuk karanlığında tam beş ay geçiren Amiral Byrd da söz ediyor.Adamları onca güçlükten değil,boyun ağrılarından yakınıyordu.Onların sıfırın altındaki seksen derece soğuktan,güçlüklerden ya da tehlikelerden yakındığını hiç duymamıştı. Amiral Byrd.''Ancak ,''diyordu,''Birine ayrılan yere diğerinin kendi eşyasını koyması nedeniyle tartışanlar oluyordu.Bir tanesi de ,toplu yemek yememize karşın,tabağını alıp bir köşeye giderdi.Gerekçesi ise,lokmayı yutmadan önce yirmisekiz kez çiğneyen okçuyla aynı masaya oturmak istememeseydi.
''Bir kutup kampında bu gibi önemsiz şeylerin en disiplinli adamı bile çıldırtabilecek gücü vardır.''diyor Amiral Byrd..

Amiral Byrd'in son sözüne şunu da ekleyebiliriz:''Günümüzde bu gibi'önemsiz şeyler' evlilikleri bile temelinden sarsabiliyor.''

En azından konuyla ilgili otoriteler böyle diyor.Hakimlik yaptığı sırada tam kırkbin boşanma davasını karara bağlayan joseph Sabath şöyle demişti:''Çoğu boşanma olayının altında önemsiz kırgınlıklar yatar.''Newyork Başsavcısı Frank S.Hogan ise şunu söylemişti.''Cinayet olaylarının hemen yarısı sudan nedenlerle ileri gelmektedir.Meyhane kabadayılığı,aile tartışması,onur kırıcı söz,kaba davranış gibi basit olaylar kavgalara,hatta cinayetlere neden olamktadır.''

Eleanor Roosevelt,ilk aşçısının iyi yemek yapamamasına günlerce sıkılmıştı.''Aynı şey şimdi olsaydı,''diyor Bayan Roosevelt,''güer geçerdim.''Ne ala tam da çocuklara özgü bir davranış.Despotluğuyla tanınan Büyük Katerina bile gülerdi böyle bir davranışa.

Bir gün eşimle birlikte Chikago'daki bir dostumun evine yemeğe gitmiştik.Arkadaşım eti keserken bir yanlışlık yapmış.Ben fark etmemiştim;etsem de aldırmazdım zaten.Ancak karısı virden ayağa fırladı ve gözümün önünde avazı çıktığı kadar bağırdı:''John dikkat etsene!Et kesmesini öğrenemedin bir türlü!

Sonra bize döndü:''Çok sakardır.Dikkatli olmayı öğrenmeye de niyeti yok.''Evet, arkadaşım dikkatsiz olabilir ama bu kadına tam yirmi yıl dayanabildiği için olsa olsa tebrik edilir.O evde kızarmış Pekin ördeği yemektense,dışarıda huzur içinde iki tane sandviç yemeyi yeğlerim doğrusu.

Bu olaydan kısa bir süre sonra,bazı arkadaşlarımızı yemeğe davet etmiştik:Davetlilerin gelmesine az bir zaman kalmıştı ki,eşim peçetelerden üçünün masanın rengine uymadığını görmüş.

Olayı çok sonraları anlattı bana:''Hemen aşçının yanına koşup diğer peçeteleri istedim.Ancak aşçı peçetelerin yıkanmaya gittiğini söyledi.Misafirler de neredeyse gelecekti.Yani değiştirmeye zaman yoktu.Birden ağlamak geldi içimden!Tek düşünebildiğim,''bu kadar basit bir yanlışlık neden bütün gecemi zehir ediyor?''sorusuydu.Sahi ,neden?İşte o soruyla uyandım.Bırak öyle kalsınlar.Sonra güzel bir akşam geçirmeye kararlı olarak salona döndüm.Gerçekten de güzel bir akşam oldu.''Sonra ekledi:''Arkadaşlarımın beni huysuz bir kadın olarak tanımalarındansa,dikkatsiz bir ev sahibi olarak tanımalarını yeğlerim.Hem zaten,gördüğüm kadarıyla peçetelere dikkat bile etmemişlerdi!.''

Ünlü bir özdeyiş var:''De minimis non curat Lex__Yasalar önmesiz işlerle ilgilenmezler.''Zihin rahatlığı arayanlar da öyle!''

Küçük sıkıntılardan kurtulmanın en kolay yollarından biri de,bu sıkıntılara bakış biçimimizi değiştirmektir.Yani sıkıntıyı yaratan olguyu,hoşa giden bir olgu gibi görmeye çalışmaktır.''Paris'i Görmeleri Gerek''adlı kitabın yazarı,arkadaşım Homer Croy çok güzel bir örnek veriyor buna.Neyork'taki dairesinde yeni kitabı üzerine çalışırken ,kaloriferden çıkan ses deliye döndürüyordu onu.Boru içindeki buharın çıtırtısı beyninde yankılanıyordu sanki.''

''Bir süre sonra birkaç arkadaşla birlikte kampa gittik.''diye girdi söze.''Ateşe attığımız çalı parçalarının çıtırtısının kalorifer borularındaki çıtırtıya ne kadar benzediği dikkatimi çekti birden.O an sordum kendi kendime.''Neden aynı iki sesten birinden hoşlanıyor da diğerinden nefret ediyorum?''Ateşteki çalının çıtırtısı kulağa hoş geliyor.Eh kaloriferden çıkan ses de hemen hemen aynısı olduğuna göre...Nitekim bir süre sonra çıtırtıya iyice alıştım,sonunda ise hiç duymaz oldum.

Aynı şey üzüntü kaynağı olan sorunlar için de geçerli.En çok üzen sorunlar en çok büyüttüğümüz sorunlardır.''
Disraeli'nin bir sözü var:''Yaşam küçük şeylerle uğraşmaya değmeyecek kadar kısa.''Andre Mauoris ise''Çok sıkıntılardan kurtardı beni bu sözler.Küçük şeyler için ne de çok üzüyoruz kendimizi!Şunun şurasında yaşayacağımız bir ,birkaç on yıl.Bir daha yerine gelmeyen bu saatleri,üç gün sonra unutacağımız sorunları,büyük sorumluluklara adayalım artık kendimizi.Çünkü yaşam çok kısa,küçük şeylerle uğraşmak için.''demişti.

Dünyaca ünlü Rudyard Kipling bile unutmuştu bu sözü.Sonuç?O üzerine kitaplar yazılan ünlü Vermont Davası'nın kahramanlarından biri olmasına yol açmıştı sonuç!
Şöyle başlıyor Kipling'in ünlü öyküsü:Kipling ,Caroline Balestier adında Vermont'lu bir kızla evlenir.Brattleboro'da sevimli bir ev yaptırır ve ömrünün sonuna dek oturmak üzere buraya yerleşir.Kayınbiraderi Beatty Balestier de en yakın arkadaşı olur,yedikleri içitikleri ayrı gitmez.''
Ve şöyle sürüyor:''Bir süre sonra Kipling Balestier'den bir arazi satın alır,üzerinde yetişen otları biçme hakkını ise Balestier'e verir.Bir gün Balestier ,eniştesinin araziyi çiçek bahçesine dönüştürdüğünü görür.Kan beynine sıçrar ve eniştesine demediğini bırakmaz.Kipling de karşılık verince Vermont'un yeşil tepelerinde kara bulutlar toplanmaya başlar!

Bir kaç gün sonra,Kipling bisikletiyle dolaşırken,karşıdan kayınbiraderinin bir atlı arabayla geldiğini görür.Balestier arabayı birden çevirip eniştesinin üzerine sürer ve Kipling yere düşer.Bunun üzerine Kipling__'Herkesin tepesi atsa bile siz soğukkanlı olun 'diyen adam mahkemeye başvurur ve Balestier'in tutuklanmasını ister.İşte bu,gürültüler koparan bir davanın başlangıcı olur.Çeşitli kentlerden yığınla gazeteci akın akın kasabaya gelir;haber tüm dünyaya yayılır.Ancak davadan hiç bir sonuç çıkmaz.Bu kavga Kipling ve karısının bir daha dönmemek üzere buradan ayrılmasına neden olur.Bunca gürültünün nedeni,bir kucak ot...

Bundan tam yirmidört yüzyıl önce Perikles şöyle haykırmıştı:''Baylar önmesiz şeyler için tartışmayı bırakalım artık.''

Doktor Harry Emerson Forsdick'in en ilginç öykülerinden birini-ormandaki devin öyküsünüanlatayım şimdi de size:

Colorado'daki Long's Park dağının eteğinde dev bir ağacın gölgesi yatar.Doğabilimcilere göre yaklaşık dörtyüz yıllıktır bu ağaç.Demek ki Kristof Colomb'un San Salvador'a ayak bastığında henüz fidandı;göçmenlerin Piymouth'a yerleştiği sıradaysa küçük bir ağaçtı .Bu uzun ömrü sırasında en az on dört kez yıldırım çarpmıştı onu.Nice kasırgalar ,fırtınalar görmüştü.Hepsini de atlatmıştı.Sonunda bir böcek sürüsünün saldırısına uğradı ve yere serildi.Bu küçücük gövdesine girmiş ve için için kemirmişlerdi onu.İç gücü tüknemişti sonunda.Yıldırımların ,kasırgaların ,fırtınaların yıkamadığı bu koca dev,üzerinde nokta kadar bile kalmayan böceklere yenik düşmüştü.
Ormanın bu savaşçı devine benzemiyor muyuz biz de?Yaşamın nice fırtınalarına ,kasırgalarına,yıldırımlarına göğüs gerip,üzüntü denen o küçük böceklere yenilmiyor muyuz?
Bir kaç ay önce,yanımda Wyoming eyaleti otoyol işletmeleri müdürü Charles Seiferd ve arkadaşları olmak üzere Wyeming'teki Teton Ulusal Park'ını gezmiştim.Bu arada parktaki john D.Rockfeller malikanesini de görmeye karar vermiştik.Ancak içinde bulunduğum araba yanlış yola sapmış ve malikaneye diğer arabalardan tam bir saat sonra varabilmiştik.Bay Seiferd,ağzında bir düdük bizi bekliyordu.Sivrisineklerin kaynaştığı o ağaçlıkta tam bir saat beklemek zorunda kalmıştı.Bahçede o kadar çok sivrisinek vardı ki,aklı başında insanı bile deliye döndürebilirlerdi.Ama Charles Seiferd o takımdan değildi.Küçük bir ağaç dalı kesip kendisine düdük yapmıştı.Sivrisinekler ise umurunda bile değildi.Bu davranışı o kadar hoşuma gitmişti ki,küçük sorunları bir kenara atmasını bilenbir insanın anısı olarak hala saklıyorum o düdüğü.

Öyleyse ,üzüntüyü alt etmede Kural 2:

''Küçük sorunların yaşamınızı alt üst etmesine izin vermeyin.Unutmayın:''Yaşam,küçük şeylerle uğraşmaya değmeyecek kadar kısa.''

Dale Carnegie/Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
MELANKOLİ ONDÖRT GÜNDE NASIL TEDAVİ EDİLİR?


Cr.Burton'un Hikayesi

''Dokuz yaşındayken annemi,onikisinde de babamı kaybettim.Babam öldü ,annem ise ondokuz yıl önce bir gün kapıdan çıktı ve onu bir daha hiç görmedim.Kendisiyle beraber götürdüğü iki küçük kızkardeşimi de o günden beri görmedim.Gittikten yedi yıl sonrasına kadar bir mektup bile yazmadı bana.Annem gittikten üç yıl sonra,babam bir kazada öldü.Ortağıyla beraber küçük bir Missouri kasabasında,bir cafe almışlardı;ve babam bir iş seyahatindeyken,ortağı cafeyi yok pahasına sattı ve ortadan kayboldu.Bir arkadaşı babamı hemen gelmesi için haber verdi.Babam aceleyle geri dönerken,Salinas,Kansas'ta bir trafik kazasında öldü.Babamın kızkardeşleri, yoksul ve hasta olmalarına rağmen üç çocuğu evlerine aldılar.Fakat beni ve küçük kardeşimi kimse istemedi.Kasabanın anlayışına bırakıldık.Yetimlik korkusuna kapıldık ve bize yetim gibi davranıldı da.Korkumuz gerçek oldu.Bir süre fakir bir ailenin yanında yaşadım.Zor anlardı,ailenin reisi işini kaybetmişti ve bana daha fazla bakamadılar.Sonra Bay ve bayan Loftin ,beni ,kasabadan onbir mil uzaklıktaki çiftliklerine aldılar.Bay Loftin yetmiş yaşlarında hasta yatıyordu.Bana yalan söylemediğim,çalmadığım ve söyleneni yaptığım sürece orada kalabileceğimi söyledi.Bu üç buyruk benim incilim oldu.Onlara kesinlikle itaat ettim.Okula başladım fakat daha ilk günü eve dönmek zorunda kaldım.Diğer çocuklar büyük burnumla alay etmiş,bana şapşal olduğumu söylemiş ve ''pis yetim''demişlerdi.Çok kötü yaralanmıştım.Onları dövmek istiyordum;fakat bay Loftin beni kenara çekti ve şöyle dedi:''Büyük bir insan kavgaya gireceği yerde oradan uzaklaşır.''Çocuklardan biri ,okulun bahçesinden topladığı tavuuk pisliklerini yüzüme atana kadar kavga etmedim.Onu öldüresiye dövdüm ve birkaç arkadaş edindim.Onun bunu hak ettiğini söylediler.

''Bay Loftin'in bana aldığı yeni şapkamla gurur duyuyordum.Bir gün büyük kızlardan biri şapkamı kafamdan çekip aldı ve suyla doldurarak mahvetti onu.Dediğine göre su,benim o kalın kafatasımı ısıtacak ve mısır beynim böylece patlamayacaktı..

''Okulda hiç ağlamadım,bunu evdeyken yapıyordum.Bir gün Bayan Loftin bana,tüm sıkıntılarımı silip atan ve düşmanlarımı arkadaşa çeviren şu tavsiyeyi verdi:''Ralph,''dedi,''eğer onlarla ilgilenip ,onlar için neler yapılabileceğini gösterirsen,artık seninle alay edemeyecek ve sana ''pis yetim'' diyemeyeceklerdir.Bu tavsiyesini tuttum.Çok çalıştım,sınıfta sivrilmeme rağmen,kimse beni kıskanmıyordu,çünkü onlara yardımcı oluyordum.

''Birkaç çocuğa ev ödevlerinde yardım ettim.Bazılarının ödevlerinin tamamını ben yaptım.Bir tanesi ona yardım ettiğimi ailesinin bilmesinden utanıyordu.Annesine ,avlanmaya gittiğini söylüyordu.Sonra da Loftin'in çiftliğine geliyor,köpekleri ahıra bağlıyor ve ders çalışıyorduk.Bir çocuk için kitap özetleri yazdım.Biz kız arkadaşıma da ,bir kaç akşam ,matematik dersinde yardım ettim.

''Yaşadığım yere ölüm geldi.İki yaşlı kadın öldü ve bir kadını kocası terk etti.Dört aile içinde tek erkek ben kaldımBu dullara iki sene yardımcı oldum.OKula gidip gelirken onlara uğruyor,odunları kesiyor,ineklerini sağıyor,bahçelerini suluyordum.Bana lanet edeceklerine ,dua ediyorlardı.Herkes beni bir arkadaş kabul ediyordu.Donanmadan terhis olduktan sonra hepsi,bana gerçek duygularını gösterdi.Evdeki ilk günümde,ikiyüzden fazla çiftçi beni görmeye geliyorlardı ve bu ilgileri gerçekten içtendi.Çünkü ,başkalarına yardım etmekten mutluluk duyuyordum,çok az derdim vardı ve onüç yıldır kimse bana'pis yetim'demedi.

Çok yaşa C.Burton!Nasıl dost kazanılacağını biliyor.Ve problemlerinin üstesinden gelip hayattan tat almayı da biliyor.

Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak/Dale Carnegie
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Başka bir hikayede de Dr.Loope da böyle yapmıştı.Yirmi üç yıldır kötürümdü,artiriti vardı.Seattle Star'ın hite House'den yazdığı mektupta söyle diyor:''Doktor Loope ile bir kaç defa görüştüm,yaşamdan onun kadar yaşamdan daha fazla tat alan kimseye rastlamadım.''

Nasıl oluyor da yatalaklık derecesinde kötürüm kişi hayattan bu kadar tat alabiliyor?Şikayet ederek ve eleştirerek mi?Hayır...Kendini acındırıp,başkalarının dikkatini üzerine çekerek mi?Hayır...Böyle de değil.Galler Prensi'nin sözlerini slogan yaparak:''İch dien''Hizmet ediyorum.''Başka kötürümlerin isim ve adreslerini toplamıştı.Onlara mutlu,cesaret verici mektuplar yazarak hem kendini hem de onları rahatlatıyordu.Gerçekte, kötürümler için bir mektup yazma kulübü kurmuştu ve birbirlerine mektup yazdırtıyordu.Sonunda bu işi ülke çapında genişletti.

Yatağında ,yılda ortalama bindörtyüz mektup yazıyor,ayrıca,radyo konuşmaları ve kitaplarda da binlerce kişiye ulaşıyordu.
Bir çok insanla ,Dr.Loope arasındaki fark nedir?Şu:Dr.Loope'un içinde amaçlı bir ışık vardı.Kendinden daha asil ve anlamlı bir düşünce tarafından yönetilmenin sevinci.Shaw'ın dediği gibi ,''dünyanın kendini,onu mutlu etmeye adamadığından şikayet edecek kadar ''ben merkezci''olmadan.

Büyük psikiyatrist,Alfred Adler'in kaleminden okuduğum en çarpıcı sözler:''Şu gerçekçi reçeteyi uygularsanız,ondört günde tedavi olabilirsiniz.Her gün birini nasıl sevindireceğinizi düşünün.''

Dr.Adler bizi her gün bir iyilik yapmaya zorluyor.İyilik nedir?''İyilik'' diyor''Hz.Muhammed ,bir başkasının yüzüne sevinç gülümsemesi gelmesidir.''

İyiliğin ,yapan üzerindeki etkisi nasıl oluyor da bu kadar büyük olabiliyor? Çünkü,diğerlerini memnun etmek bize kendimizi düşünmeyi unutturacaktır:Endişe,korku ve melankoliğin gerçek kaynağı.

Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak/Dale Carnegie
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Kitaptan başka bir örnekle devam ediyorum:


CEVABI BULDUM

Public Accaunstant,607 South Eudid Averue,Bay City ,Michigan.


1943'te ,üç kırık kaburga ve delik bir akciğerle Neues Mexico,Albuguerge'deki bir subay hastanesindeydim.Bu Haai Adalarından hem karada hem suda gidebilen bir araçla yola çıktığımızda olmuştu.Mavnadan kumsala atlamaya çalişırken büyük bir dalga geldi,mavnayı kaldırdı vebeni kumlara fırlattı.O kadar hızla düştüm ki kırılan kabrugalarımdan biri ciğerimi deldi.

Hastanede üç ay geçirdikten sonra ,hayatımın en büyük şokuyla karşılaştım.Doktorlar hiç bir iyileşme göstermediğimi söylediler.Biraz düşündükten sonra,üzüntünün iyileşmemi engellediğine karar verdim.Aktif bir yaşantıya alışıktım ve bu üç ay boyunca sırt üstü yatıp hiçbir şey yapmadan yirmidört saat düşünmüştüm.Düşündükçe daha çok üzüldüm;dünyadaki yerimi alıp alamayacağımı düşünürek üzüldüm.Geri kalan hayatımda böyle mi kalacaktım,evlenip normal bir hayat sürecek miyim diye üzüldüm.Doktoruma beni ''Country Club''denilen diğer koğuşa göndermesi için rica ettim.Çünkü orada hastalar istedikleri herşeyi yapabiliyolardı.

Bu ''Country Club''koğuşunda,kontra briçe merak saldım.Oyunu öğrenerek ,diğer hastalarla oynayarak ve Culbertson'un briç hakkındaki kitaplarını okuyarak altı hafta geçirdim.altı haftadan sonra ,hemen hemen her akşam hastanede briç oynadım.Ayrıca yağlı boyaya da merak saldım ve her akşam üçten beşe bu sanatın dersini aldım.Resimlerin bazıları o kadar güzeldi ki ne olduklarını anlayabilirdiniz!Sabun ve tahta oymacılığını da denedim,bu konuda birçok kitap okudum ve çok ilginç buldum.Kendimi o kadar meşgul tuttum ki fiziki durumuma üzülmeye vakit bulamiyordum.Psikoloik kiatpları da okumaya vakit buldum.Üç ay sonunda ,tüm hastane personeli gelip ''inanılmaz bir gelişme'' gösterdiğim için beni tebrik etti.Doğduğum günden beri duyduğum en tatlı sözlerdi bunlar.Neşeyle bağırmak istiyordum.

Belirtmek istediğim nokta şu:yapacak hiçbir şeyim olmayıp sırt üstü yatıp geleceğim hakkında üzülürken hiç gelişme göstermemiştim.Üzüntüyle vücudumu zehirliyordum.Kırık kaburgalar bile iyileşmiyordu.Fakat briç oynayarak,resim yaparak,tahta oyarak kendimi dinlemekten vazgeçtiğimde,doktorlar ''inaılmaz bir gelişme''gösterdiğimi söylediler.



Şimdi normal,sağlıklı bir yaşam sürüyorum ve ciğerlerim sizinkiler kadar sağlam.

Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak/Dale Carnegie
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Gümüşi bir kuş
sonbahar gölünün üstünde uçuyor.
Geçip gittiği zaman
gölün yüzeyi gölgenin imgesini
tutmaya çalışmıyor.

Buda'nın Öğretisi/Thich Nhat Hanh
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
''Ya tamamen göz ardı ediyoruz ya da aşırı büyütüyoruz:,ikisinin arası yok.''

Hızlı ve Yavaş Düşünme/Daniel Kahneman
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
''Kelimesi kelimesine diyorum ki:ben bir etkide bulunmadıkça,potansiyelimi fiile geçirip var olamadıkça,kaçınılmaz olarak dış güçlerin pasif kurbanı olacak ve kendimi anlamsız hissedeceğim.''

Kafese Konan Adam/Rollo May
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
''Kişinin kendi anlamı, başka birinden ödünç alındığı için anlamını kaybeder.''

Kafese Konan Adam/Rollo May
 

cathrine

Kayıtlı Üye
Katılım
27 Eki 2012
Mesajlar
397
Tepkime puanı
403
Arkadaşlar bugün bir kitap tavsiyesiyle geldim.Alıntı da yapabilirdim ama kitabı bütünüyle okumanın daha iyi olduğunu düşündüğümden kitabı okumanızı öneriyorum.Kitap; hayatındaki dönüşümleri somut örneklerle anlatan bir kadının hikayesi...Eğer bazı kısırdöngüleri kırmak istiyor ama kişsel gelişim kitapları içindeki cümleleri hayatınıza uygulayamıyor ve içselleştiremiyorsanız bu kitaptan faydalanabilirsiniz.Kelimelerden ibaret bazı cümlelerin ne anlama geldiğini daha net anlayabildiğim için,bu kitap hoşuma gitti.Kitabın ad:ıPiraye/Seyir...Okursanız ve birlikte tartışmak isterseniz birlikte içselleştimiş oluruz,okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar

Not:Kitap çok popüler olduğu için biraz önyargıyla başlamıştım ama düşündüğüm gibi olmadı,sonradan tekrar tekrar okuyabileceğim bir başucu kitabı bile olabilir.
 
Üst