Dinler öncesi ruh inancı ve büyüye yaklaşım

Lotus Dil Akademisi

gümüş

Kayıtlı Üye
Katılım
11 Kas 2010
Mesajlar
1,684
Beğeni
239
Yazının asıl başlığı İlkellerde Ruh inancı ama ilkeller kelimesini benimsemediğim için başlığı değiştirdim ve dinler öncesinden kastım da dinsizler değil, semavi dinlerle tanışmayan kavimler anlamındadır :)

Çokça iddia edilen bir tez vardır ve iki birbirine bağlı kısımdan oluşmaktadır. İlkinde insanlıgın başlangıcından itibaren bir tanrı inancına sahip oldugu iddia edilir ve tanrı olmasa bile bir kutsal ruh inancı ile tanrıyı buldukları söylenir ve devamında ise başlangıçtaki tek tanrı inancının zamanla dejenere olduğu öne sürülür. Acaba gerçekten böyle mi olmuştur ?

Dinsel düşüncede genellikle ruh, bireyin tanrısal varlığı paylaşan bileşeni olarak tanımlanır ve bedenin ölümünden sonra da yaşadığına inanılır. İlkel düşüncede bugün bizim tanımladıgımız anlamda ruh manasını taşıyan bir sözcük bulamayız. İlkellerin tanımladıkları sözcüklere ruh anlamını katan ya da bu şekilde bize tanımlayan ve ifade edenler yıllardır ilkelleri inceleyen ve onlarla birlikte yaşayan Avrupalı Hıristiyan misyonerler olmuştur. Bu anlayış ise günümüze kadar pek de değişmemiş ve sanki ilkel atalarımız da bizim kabul ettiğimiz anlamda bir ruh anlayışına sahipmişler ve sanki başka varsayımlar sözkonusu olamazmış gibi genel bir kabul görmüştür.

Smith ve Dale şöyle yazmaktadırlar : : “Ba-ila yerlilerinin bizim anladıgımız anlamda bir ruha inandıklarını söyleyebilmek zordur. Onların dilinde ruh sözcügünün tam karşıtlığı olan bir sözcüğe hiç rastlamadık."

İlkel zihniyet için bizim tinsel olarak adlandıracagımız gizemli güçler yayan bir madde ya da beden yoktur. Ona göre tinsel gücün bir gerçeklige sahip olabilmesi için somut bir görüntüsü olması gerekmektedir.

İlkeller genellikle ölümden sonra hayatın sürdügüne inanmaktadırlar. Başlıca iki çeşit ruh vardır. Beden ruhu ve bedene bağlı olmayan serbest ruh. Beden ruhuna organ ruhu, nefes ruhu, hayat ruhu da denmektedir. Bu ruh beden içindeki herhangi bir organda bulunmakta, sahibine yaşama gücü vermekte, hastalık ve ölüm sırasında sahibini terk etmektedir. En çok kalpte, kanda, ciğerlerde, başın içinde nefes yollarında bulunmakla beraber her yerde de bulunabilir.

Kuzey Amerika’da Algonkinler’de ruhun yeri kalptir. Bunun yanı sıra kanda bulunan bir ruh daha vardır. Kalpteki ruh ölümden 12 gün sonra güney-batıdaki mutlu bir ülkeye gitmekte, kandaki ise hayalet olarak yeryüzünde dolaşıp durmaktadır. Güney Amerika’da bir Tupi boyu olan Shipayalar’da beden ruhu nefesde eğleşmekte ve nefes aracılıgıyla ağızdan çıkarak ölüler alemine gitmektedir. Aynular’da beden ruhu omurganın içindedir ve insan ölünce onunla birlikte mezara gitmektedir. Yukargirlerde (Kuzey Asya) insanı yaşatan beden ruhu kalptedir. Afrika’daki Sothalar’da Moea denilen beden ruhunun yeri ya kalp ya da baştır. Gilyaklar bir küçük ,bir de büyük ruha inanmaktadırlar; küçük ruh başta beynin içinde, büyük ruh ise bedende bulunmaktadır.

Serbest ruh ya da gölge ruh, beden ruhunun tersine özgürdür ve ölümden sonra başka bir varlık şeklinde kalmaktadır. Kamerun’da Ekoiler gölge ruh hakkında şöyle düşünürler; “gölge ruh, insan hayatında var olduğu sürece küçücük bir şeydir ve göğüste bulunmaktadır. Fakat bir kez özgürlüklerini seçtiler mi, hangi insanın içine girerlerse girsinler, o insanın beden büyüklüğünü ve biçimini andırarak büyümekte ve incelmektedirler.

Eski Endenozyalılar, gölge ruhun ölümden sonra tepelerin üstünde, küçük adalarda ya da uzak yerlerde yaşadığına inanmaktadırlar. Bu ruhlar yaşayanlarla her zaman ilişki kurabilirler. Maleneyalılar bedeni terk eden gölge ruhun yılanın, farenin ve kuşun içine girdiğine inanmaktadırlar. Bu ruh insan uyurken de bedeni terk etmekte, sonra geri dönmektedir. Samoalar’da bir ölünün gölge ruhunun bir hayvana gideceğine inanılmaktadır. Maoriler bir beden ruhuna bir de gölge ruhuna inanmaktadırlar. Gölge ruh sahibi uyuduğu ya da bayıldığı zaman onu terk edebilmektedir. Ostyaklar’da, Wogullar’da, Tunguzlar’da serbest ruh ölümden sonra yeraltındaki ölüler dünyasına gitmekte ve orada sahibini aynen temsil etmektedir.

Her şeyden evvel ölüm ilkeller için farklı bir yaşam anlamına gelmekte ve bizim düşündüğümüz gibi asla bir son olmamaktadır. Hal böyle olunca da ölüm farklı ve başka bir mekanda yaşam anlamına gelmektedir. Genelde ilkel insan öldükten sonra bir yaşam olduğuna inanmaktadır. Ona göre insan ölünce canlıların dünyasındaki varlığı sona ermekte ama yok olmamaktadır. Yalnızca bu dünyadan bir başkasına geçerek oradaki yeni koşullara uyarak belli bir süre yaşamaktadır. Pek çok dilde ölen kişi için kullanılan özel bir sözcük vardır.

İlkçağda hem Mısırlılar hem de Çinliler arasında ikili bir ruh kavramı vardı. Mısırlılar “ka” nın (soluk) ölümden sonra da yaşamakla birlikte bedenin yanında kaldığına, tinsel nitelikli “ba” nın ise ölüler ülkesine gittiğine inanırlardı. Çinliler de ölümden sonra kaybolan daha aşagı bir ruhla, ölümden sonra da yaşayan ve sonraki kuşakların tapınması gereken ussal bir ilke olan “hun” u ayırt ederlerdi.



İlk İbraniler’de bir ruh kavramı bulunmakla birlikte bu, bedenden ayrı bir varlık sayılmazdı. Ama sonraki Yahudi yazarlar ruh düşüncesini geliştirdiler. Eski Ahit’te sözü edilen ruh kavramı soluk kavramıyla bağlantılıydı ve cisimsel olmayan ruh ile beden arasında bir ayrım varsaymıyordu.

Bazı ilkeller insanın ikiden fazla ruhu olduğuna inanır. Karaip Taulipangları insanın beş ruhu oldugunu iddia etmektedirler. Bu ruhlar insanın aynıdır, fakat görünmezler, tıpkı gölge gibidirler. Bunlardan üçü ölümden sonra kargaya dönüşmektedir, dördüncüsü yeryüzünde kalmakta, beşincisi ise samanyoluna gitmektedir. Karaip yerlileri bir çok ruhun varlığına inanmaktadırlar. Bunların en önemlisi kalpte bulunur ve ölümden sonra öte dünyaya gider. Ötekiler bir süre deniz kenarında eyleşerek gemilerin parçalanmasına sebep olurlar. Bir bölümü de ormanlara giderek kötü cinlere dönüşürler. Endenozya’da yedi, sekiz, Laos tribülerinde ise otuza yakın ruhun varlığına inanılmaktadır.


Hristiyanlığı öğrenmeden önce kesinlikle bir ruha sahip olduklarını bilmeyen Zulular insanların ruhları yılanın içine giriyor değil- insanlar yılanlara dönüşüyor diyorlardı. Çünkü ilkel düşünce somuttur ve kapalıdır. O nedenle cesedi mezarda yatarken ölünün kulübeye gelip kendisine iyi gelen ateşte ısınmasında bir tuhaflık görmezlerdi.

Bir kişi, ölü oldugu halde aynı zamanda da başka bir varlıkta yaşıyor olabilir. Florida, Olegava yakınlarında bir adam açık araziye birkaç hindistancevizi ve birkaç tane badem ağacı eker. Bir süre sonra ölür. Bu ağaçların birinde çok nadir karşılaşılan beyaz bir kandora belirir. Bunun üzerine hayvan, derhal geri dönen bir ölü olarak kabul edilir ve adamın ismiyle çağrılır. Bu durumda ölü, aynı zamanda hem bir tindalo, yani öteki dünyada yaşamaya devam
eden bir adam ve hem de diktigi ağaçların arasında bir hayvan olarak görünen biridir.

İlkel inanışta canlı ya da cansız her şeyin bir yaşam ilkesi vardır. Bizim ruh olarak adlandırdıgımız bu ilkeye göre bir insan hem bir yerde hem de başka bir yerde olabilir. Hem bir insan hem de bir hayvan olabilir. İnsan olarak ölü ama hayvan olarak ya da bitki olarak diri olabilir. Madenler ise zamanından önce dünyaya gelmiş embriyonlardır. Bu anlayış simya ilminin temeli olmuş ve ortacağlarda etkinliğini sürdürmüştür. Temeli her şeyde bir yaşam ilkesi olduğunun kabulüne dayanır.

İlkeller evrensel bir gücün her şeyde bulunduğunu kabul ettikleri için ve kendilerinin de bu gücün bir parçasını içlerinde taşıdıklarına inandıkları için bu güce etki etmek, ona yön vermek olasıdır. Bu yüzden ilkel toplumda din ve tanrı degil büyü geçerlidir. Kendilerinin de bir parçası oldukları bu güç ya da yaşam ilkesi veya bizim tabirimizle ruh daha sonra soyut tanrı anlayışının da temelini teşkil etmiştir. Bu yüzden en ilkel toplumlarda bir tanrı inancına rastlamak olası degildir. Her şey görülebilir ve elle tutulabilir sınırlar içindedir ve asla doğadan kopuk degildir.

Hollanda Hindistan’ında yaşayan yerlilere göre, hayvanlar ve bitkiler ölmekte ancak taşlar ölmemektedir. Vücut için kemikler ne anlam taşıyorlarsa, toprak için de taşlar aynı anlama sahiptir. Taşlar topragın bir parçası olup, ona gösterilen saygının aynısını hak etmektedirler.

Hollanda Yeni Gine’sinde bir yol yapımı amacıyla havaya uçurulan birkaç kaya yüzünden Papular, ülkedeki bütün çatlak yüzeylerin bulaşıcı bir hastalığa yakalanacaklarını düşünmüşlerdir

İlkel düşünce açısından canlı, cansız, insan hayvan ayrımı yoktur. Hepsi aynı anda biri ya da digeri olabilmektedir.

Kuzey Nijerya’da bir çocuk üç, dört yaşına geldiginde çok yedigi halde hala çok zayıfsa, bu çok ciddi bir olaydır. Yakınları çocugu hemen bir rahibe götürüp gösterirler. Çocugu muayene eden rahip kimi zaman çocugun bir insan olmadıgını, makilik alan ya da suda yaşayan birilerinin çocugu oldugunu söyler. Birinci durumda yakınları çocugu makilik alana bırakması için dostlarına teslim ederler. Yalnız kalan çocuk bir süre agladıktan sonra çevresini kolaçan edip hiç kimsenin bulunmadıgından emin olunca maymuna dönüşüp agaçlar arasında kaybolup gidecektir. İkinci durumda da benzer bir yola başvurulmaktadır. Çocuk suyun yakınlarına bırakılmaktadır. Yalnız kalan çocuk yılana dönüşerek nehrin içinde kaybolmaktadır. Bizim açımızdan oldukça tuhaf görünen bu açıklamaya göre çocuklarına baglanacak kadar zaman bulmuş olan aile duraksamadan onu ölüme terk edebilmektedir. Onlar açısından bu son derece dogal bir davranıştır. Görünüşte çok normal olan bir çocuk, aynı zamanda bir hayvan olabilmektedir, hatta insandan çok hayvan oldugu bile söylenebilir. Sahip oldugu bu ikili dogası nedeniyle çocuk ya büyücüdür ya da büyücü olup kendi yakınları ve çevresindeki diger insanlara kötülük yapacaktır. Bu yüzden ondan kurtulmak gerekmektedir.

Şayet ilkel atalarımızın inandıgı ve kabul ettigi bir ruhtan bahsedeceksek eger işte o ruh tam da bu şekildedir ve bizim inandıgımız ya da dinlerin vaaz ettigi ruh kavramı ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Dogu Afrika’da Wanikalar her ağacın, özellikle de her hindistancevizi ağacının bir ruhu oldugunu hayal eder. Bir hindistancevizi ağacının yok edilmesine ana katilligi gözüyle bakılır, çünkü ana nasıl çocuguna hayat ve besin verirse, o ağaç da insanlara aynı şeyi yapar.

Dyaklar agaçların ruhu oldugunu düşünür, yaşlı bir agacı kesmeye cesaret edemezler. Bazı yerlerde yaşlı bir agaç kendiliginden devrildiginde onu yeniden ayaga kaldırır, üzerine kan sürer ve agacın ruhunu yatıştırmak için gövdesini bayraklarla donatırlar. Kongo’da halk, agaçlar susayınca içsinler diye bazı agaçların dibine kabaklar içinde kurma şarabı koyarlar.

Hindistan’da şuruplar ve hurmalar birbirleriyle ya da putlarla resmen evlendirilirler.

Bazı kabileler ise agaçla özdeşleşmişlerdir. Güney Avusturalya Dieyerie kabilesi, biçim degiştirmiş babaları olarak varsaydıkları bazı agaçlara çok kutsal olarak bakarlar; bundan dolayı bu agaçları kesmezler, oraya yaklaşan yabancıların da kesmesine karşı çıkarlar. Bazı Filipinliler atalarının ruhlarının belli agaçlarda olduklarına inanırlar ve bu agaçları korurlar. Eger bu agaçlardan birini kesmek zorunda kalırlarsa, bunu kendilerine yaptıranın rahip oldugunu söyleyerek kendilerini affettirirler.

Ancak sıklıkla görülen yaşam ilkesinin (ruhunun) bir hayvanla özdeşleşmesidir. Chontal Kızılderilileri arasında nagual (insanın her şeyinin bağlı oldugu canlı ya da cansız nesne, genellikle hayvandır) şöyle elde edilirdi : Genç Kızılderili nehir kenarında ormanın tenha bir yerine gider ya da bir dağın tepesine çıkar, kendisinden önce atalarının sahip oldugu şeyin kendine bağışlanması için yakarırdı. Bir köpek ya da bir kuş kurban ettikten sonra yere uzanır, uyurdu. O zaman düşünde ya da uykudan uyandıktan sonra bir jaguar, bir puma, bir çakal, bir timsah, bir yılan ya da kuş görünürdü kendisine. Kızılderili bu hayal hayvana, dilinden, kulaklarından ve bedeninin başka taraflarından alınan kanı sunar ve bol tuz ve kakao ürünü alması için dua ederdi. Bunun üzerine hayvan ona şöyle derdi: “Şu , şu günde ava çıkacaksın, rastladıgın ilk hayvan benimdir, işte o hayvan her zaman senin arkadaşın ya da nagual’ın olacaktır. Nagual’ı olmayan bir insan hiçbir zaman zenginleşemez..


Ancak ilkellerin ruh anlayışı bu kadarla da kalmaz. İnsan için elleri, ayakları, kalbi ve başı nasıl kendisi demekse kılları, salgıladıgı şeyler vs de aynı şekilde kendisi demektir. Bunlar sözcügün gerçek anlamında o kişi anlamına gelmektedir.. Bu yüzden ilkeller kendilerinden hiçbir parçanın düşman eline geçmemesine gayret ederler. Kendilerine ait bir parçanın kötü bir büyücünün elinde olması muhtelif bir karabüyüye yol açabilecektir. Çoğumuz filmlerden ya da kitaplardan insanın bir saçını, tırnağını ya da başka bir parçasını ele geçiren büyücülerin kara büyülerini hatırlarız. Kendine ait bir parça, ya da eşyanın korunumu kişi yaşarken oldugu gibi ölüyken de degerini ve önemini kaybetmemektedir. Mezarlıklarda ölüyle beraber kişisel tüm eşyalarının da birlikte gömülmesi adetinin temeli de budur. Ölen insanla beraber ona ait her şey yok edilmektedir. Zira ona göre yapmış oldugu bu nesnelerin içine kendi ruhundan bir parça girmiştir. İlkel insanların nasıl olursa olsun kendilerine ait en ufak bir şeyin bile bir yabancının eline geçmemesi konusunda gösterdikleri bu titizligin nedeni; o kişinin ya da düşmanın, bu nesnelerden, kendisine büyü yapma konusunda yararlanabilecegi düşüncesidir.


Torres bogazının Dogu Adalarında bir erkek geride çocuk bırakmadan öldügü takdirde dul eşi bütün kişisel eşyalarını, onları kıran ve yakan, erkek akrabalarına teslim etmektedir. Ucu taşlı sopalar bile paramparça edildikten sonra ateşe atılmaktadır. Evin tek oglu öldügü takdirde hem ona hem de babasına ait her şey parçalandıktan sonra aynı şekilde yok edilmektedir. Kimi zaman yakınlar bütün eşyaları evin ortasına yıgarak evle birlikte

yakmaktadırlar. Sonra da ölünün dostlarından, gelip bahçedeki ürünleri yok etmelerini istemektedirler. İgnamlar (bir cins bitki) topraktan sökülüp parçalanmakta, yetişen ne varsa yok edilmektedir. Dullara kocalarının diger uzantıları gibi davranıldıgından, öldürülmeleri gerekmektedir. Fiji adaları ve başka yerlerde geride kalan dulların bir ya da birkaç tanesi, koca daha son nefesini vermeden önce bogularak öldürülmekteydi. Aynı adetin yakın zamana kadar Hindistan’da oldugu kayıtlarda sıkça rastlanmaktadır.

İlkel insanların kolektif düşünce yapılarında, bireyin yaşamsal ilkesi ya da yaşamı gölgesinden ayrılamamaktadır. Gözlemciler sürekli olarak yerlilerin ifadelerine dayanarak gölgelerinin onların ruhları ya da birden çok olduklarını kabul ettikleri takdirde ruhlarından biri oldugunu söylemektedirler. Bir büyücüden korunmanın en iyi yolu evde kapı arkasına içinde bıçak olan bir legen ya da kova su bırakmaktır. Kapıyı açan büyücü su içinde kendi bıçaklanmış aksini görünce korkuya kapılarak o evi terk edecektir.

İlkelin yaşam ilkesi dış ruh olarak başka bir yere saklanabilir. Yaşam kaynagından yoksun birey ise bu arada yaşamını sürdürebilir. Daha güzeli o saklı oldugu müddetçe kendini güvende hissetmekte, en tehlikeli olayların içine rahatlıkla karışabilmektedir. Ruh iki yerde ya da pek çok yerde bulunabilmektedir. Ruhun bedenden ayrılabilirligi ilkesi geçici ya da uzun dönemli olabilir. Geçici ayrılma uyku halidir, ve uyku halinde ilkeller ruhun vücudu terk edebilecegine inanırlar. Uyuyan bir kimseyi uyandırmamak ilkel insanlarda genel bir kuraldır, çünkü ruhu dışarıdadır ve geriye dönmek için zaman bulamayabilir. Bu yüzden insan ruhu olmadan uyandırılacak olursa hastalanır. Uyuyanı uyandırmak mutlaka gerekiyorsa, ruhun dönmesine zaman bırakmak için çok yavaş yapılmalıdır bu. İşin garibi bu inanç biçimi Kuran’a da yansımıştır.



Zümer Sûresinin 42 . Ayetinde :

Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.



Denmektedir. Burada açık bir biçimde aynı ruh anlayışına şahit olmaktayız. Uyku halinde ruh beden dışına çıkabilmektedir. Ancak ilkellerde ruhun gezintisi sadece bununla da kalmamaktadır. İlkel ruhunu bedeni dışında saklayabilir ve ruhu emin bir yerde oldugu müddetçe ona bir şey olmaz.



İlkel halkın düşüncesine göre ruh, herhangi bir ölüme neden olmaksızın geçici olarak bedenin dışına çıkabilir. Ruhun bu tür yokluklarının ortalıkta başı boş dolaşan ruh düşmanlarının eline geçince çeşitli kazalara ugrayabilecegi için oldukça tehlikeli bir durum olduguna çogu kez inanılırdı. Fakat ruhu bu dışarı çıkarma gücünün bir başka yönü daha vardır. Eger bedende olmadıgı sürece ruh, bir kez güvenlik altına alınabilirse, ruhun yoklugunu sonsuz süre devam ettirmemesi için herhangi bir neden olmaz. Gerçekten de bir insan sırf kişisel güvenligini hesap ederek, ruhunun bir daha asla bedenine dönmemesini arzu edebilir. İlkel insan, yaşamı soyut olarak, devamlı bir duyum olanagı ya da iç düzenlemelerin dış ilişkilere devamlı bir ayarlanması şeklinde kavrayamadıgı için, onu görülebilir ve elle tutulabilir, bir kutuda ya da kavanozda saklanabilir, yaralanmaya, kırılmaya ya da parça parça edilmeye açık belli bir oylumda somut maddi bir şey olarak düşünür. Böyle kavranınca yaşamın insanın içinde bulunması o kadar gerekli degildir, bedenin içinde olmayabilir ama yine bir tür duygu yakınlıgıyla ya da uzaktan etkiyle kendisini canlandırmayı sürdürebilir. Hayatım ya da ruhum dedigi bu nesne zarar görmeden kaldıgı sürece insan saglıklıdır, eger o bir zarar görürse bundan acı duyar, yok edilirse ölür. Ama yaşam ya da ruh insanın içinde kalıyorsa, güvenli ve gizli bir yerde gizlenmiş oldugu zamandakinden daha büyük bir hasara ugrama olasılıgının oldugu durumlar da vardır. Bunun için de bu gibi durumlarda ilkel insan ruhunu bedeninin dışına çıkarır ve onun güvenligi için, tehlike geçtikten sonra yeniden bedenine koymak üzere güvenli bir yere koyar. Ya da kesin güvenli bir yer bulabilirse ruhunu devamlı orada tutmaya razı olabilir. Bunun bir yararı da ruh, onun koydugu yerde zarara ugramadan kaldıgı sürece, insanın kendinin ölümsüz olmasıdır; yaşamı bedeninin içinde olmadıgı için hiçbir şey öldüremez bedenini.

Kitab_ı Mukaddes’te Samson’un tüm gücünün saçlarında oldugunu ve Delilah’ın onu kandırıp saçlarını kestirince, Samson’un bir zavallı, çelimsiz hale geldigini okuruz. Yunan mitolojisinde Meleagros yedi günlük olunca kader tanrıçaları annesine görünür ve Meleagros’un ocakta yanan odun yanıp bitince ölecegini haber verir. Bu yüzden annesi odunu ateşten kapar ve bir kutu içinde saklar. Fakat yıllar geçer, dayılarını öldürdügü için olguna kızan anası közü ateşte yakar ve hemen o anda Meleagros can verir..Megara kralı Nisus’un başının tam ortasında mor ya da altın renginde bir tutam saç vardır, yazgısına göre, bu saç ne zaman oradan koparılırsa kral ölecektir. Megara Giritliler tarafından sarıldıgında kralın kızı Seylla Girit kralı Minos’a aşık olur ve kral babasının başından o saçları koparır. Bu yüzden de kral ölür.. Eski Mısırlıların yazıtlarından itibaren dış ruh kavramı tarihte ve mitolojide bolca yerini almaktadır.
Caribler insanının başında bir ruh, kalbinde başka bir ruh, atardamarının attıgı yerde başka ruhlar bulundugunu varsayardı.

Bazı Hidatsa Kızılderilileri, önce kol ve bacakların ölür gibi göründügü yavaş yavaş ölüm olgularını, insanın dört ruhu oldugu, bunların bedeni hep birden degil, birbiri ardına terk ettigi, bedensel çözülmenin dört ruh ya da bedenden ayrıldıktan sonra başladıgı varsayımıyla açıklarlar. Laoslular, bedenin ellerde, ayaklarda, agızda, gözlerde .. vb oturan otuz ruhun evi oldugunu varsayarlar.



Kişinin ruhu, ya da ona gücünü sağlayan yaşam ilkesi bazen düşmanlarının işine de yaramaktadır. Güney Amerikalı Zaparo Kızılderilileri, bir çok durumda zorunluluk olmadıkça, tapir ve peccary (domuza benzer bir hayvan) gibi agır etleri yemez de kuş, maymun, geyik, balık gibi hayvanlarla yetinir. Bu agır etlerin, kendilerini tıpkı etini yedikleri hayvanlar gibi kabalaştırdıgını, çevikliklerini engelledigini ve kendilerine av için uygunsuz bir duruma getirdigini söylerler. Namaqualar, kendilerini bir tavşan gibi zayıf yürekli yapacagını düşündükleri için tavşan eti yemekten sakınırlar. Fakat onların cesaretlerini ve güçlerini alabilmek için aslan eti yerler, aslan ya da leopar kanı içerler.

Avusturalyalı Kamilroiler cesaretini kazanmak için cesur bir insanın kalbini ve cigerini yer. Filipin Adalarından İtaloneler, öldürdükleri düşmanlarının cesaretlerini kazanmak için kanlarını içer, başlarının arkasından ve barsaklarından bir kısmını çig çig yerler. Filipinlerden bir başka kabile olan Efugaolar aynı nedenle düşmanlarının beynini emerler. Batı Afrikalı Kimbundalar arasında yeni bir kral tahta çıktıgında, kral ve soylular etini yesin ve böylece onun gücünü ve cesaretini kazansın diye cesur bir savaş esiri öldürülür.



Görüleceği üzere ilkel atalarımızın bizim şu anda tanımladıgımızdan çok farklı bir ruh kavramı vardır. Bugünkü anlayışımıza ya da kabullerimize göre bu kavrama ruh adını veremeyiz bile. O da tüm doga gibi canlı bir nesnedir. Nerede ve ne şekilde olacagı tamamen ilkel düşünceye bağlıdır va asla bir kutsallık halesiyle çevrili değildir. İlahi bir tarafı yoktur. O sadece öyledir. Zaten ilkel düşünce için bunun neden böyle oldugunu izah etmek için de bir neden yoktur.

İlkeller, genellikle cansız doga süreçlerini, nasıl görüngülerin içinde ya da gerisinde çalışan canlı varlıklarca meydana getirildiklerini varsayarak açıklıyorsa, yaşamın kendi görüngülerini de öyle açıklar. Eger bir hayvan yaşıyor ve hareket ediyorsa, onun düşüncesine göre, bu ancak onu hareket ettiren küçük bir hayvan oldugu içindir. Eger bir insan yaşıyor ve hareket ediyorsa, bu ancak onun içinde onu hareket ettiren küçük bir insan oldugu içindir. Hayvanın içindeki hayvan, insanın içindeki insan işte ruh budur. Ve bir hayvan ya da insanın eylemi nasıl bir ruhun varlıgı ile açıklanıyorsa, uyku ve ölüm dinlenmesi de onun yokluguyla açıklanır. Uyku ya da kendinden geçme, ruhun geçici, ölümse devamlı yoklugudur.

Huronlar ruhun bir başı ve vücudu, kolları ve bacakları olduguna inanırlardı. Kısacası insanın kendisinin tam bir küçük modeliydi ruh.

Tanrı gibi, dogaüstü gibi , kutsal gibi, kavramlar ilkellerin lugatına daha sonra girdi. Ne bir tanrı inancı vardı, ne de bir tek tanrı inancı. Ne ölüm korkusu vardı, ne de öldükten sonra ceza ya da mükafat. Doğadan kopuk değil onun bir parçası idi. Dolayısıyla dogaüstü diye bir kavramı henüz tanımıyordu. Her şey gözlenebilir ve anlaşılabilirdi. Onun yaşamında soyut kavramlara yer yoktu.

Ayinler yatıştırıcı olmaktan çok büyüseldi. Diger bir deyişle, istenen amaçlara, dua, kurban ve övgü yoluyla kutsal varlıkların lutfunu kazanarak degil, doğanın gidişini, ayinle ayinden elde edilmesi amaçlanan etki arasındaki fiziksel yakınlık ya da benzerlik yoluyla doğrudan etkiledigine inanılan törenler yoluyla ulaşılırdı. Doğayı etkileyebilmek ve onu değiştirebilmek mümkündü ve insanın elindeydi. İnsan ise aynı doğanın sahip olduğu güçlerde olduğu gibi kendi içinde bulunan gücü kullanarak bu edimi gerçekleştirebilirdi. Bunun için büyüye başvururdu.


Alıntı
 

siyahlı

Kayıtlı Üye
Katılım
17 Kas 2010
Mesajlar
172
Beğeni
15
Konum
ankara
İş
öğrenci
Biraz kafa karıştırıyor zira ben zaman ile ruhsal bilgilerin aynı paralelde olduğunu düşünmüyorum bu açıdan her dönem içinde ruhsal inanışlar üzerine gerçekliğe çok kafa yoruyorum. Teşekkürler.
 

gümüş

Kayıtlı Üye
Katılım
11 Kas 2010
Mesajlar
1,684
Beğeni
239
Sabırla okuduğunuz için ben teşekkür ederim :)

Yazarın ilke insanların Tanrı kavramı ile tanışması üzerine bir yazısı olacak, onu da ekleyeceğim.
 

siyahlı

Kayıtlı Üye
Katılım
17 Kas 2010
Mesajlar
172
Beğeni
15
Konum
ankara
İş
öğrenci
Genel olarak her dönem yapılan bu tür uygulamaların ortak yanı zaten genel düşünceye hizmet ediyor. yapılan uygulamalar farklılık gösterse bile enerjiler, düşünceler noktasında hep aynı amaca yönelik. Bu açıdan kafalarda belirli bir netlik oluşturması açısından faydalı olacaktır.
 
Üst