Zihnin Değirmeni

Elnora_alila

Moderator
Bir Mevlevi dervişi sol ayağını merkezledi mi sağ ayak dönmeye başlar, beden de olur sana mikro axis mundi.

Kabeyi tavaf eden hacının durumu farklı mı?

Totem direğinin çevresinde dönen şamanın?

Altar çevresinde dönen inisiyenin hali nicedir?

Gördüğünüz gibi nereye elini atsan karşına bir eksen çıkar. Çünkü insan hep bu cehennemden kurtulmak istemiştir ve kurtuluş için de kendine bir kaçış yolu, bir tünel, bir gizli geçit, bir asansör, bir ip, bir merdiven, bir taşıyıcı, bir yol gösterici aramıştır.

Aslına bakarsanız bu eksenler soyuttur, semboliktir, tıpkı gerçek mabetler gibi. İnsan kendi zihninde oluşturur hürriyet yolunu. Ne varsa düşüncede, düşüncenin o saflaşmış, pırlantaya dönüşmüş halindedir.

İnsanda düşüncenin oluştuğu bilinmeyen geometrik noktaya, o soyut alana taşıyan, sembolik mekanların fiziki tasarımları kuşkusuz önemlidir ancak bu önem zihinsel bir algıyı ateşlemekten öte bir değer taşımaz. “Eksen ortadaki merkezden geçer” dendiğinde bilinir ki, orası neresiyse ortadır, ama bu, bizim dünyasal – maddesel boyuttaki mekansal algımızda bir orta veya merkez olmak zorunda değildir.

Şimdi, “Zihinsel algıyı ateşlemek” dedik. Eksenin varlığı biraz da bu işe yarar. Aslına bakarsanız, mabedin kendisi tüm sembolleri ve ritüelleriyle birlikte bu işe yarar. Kurban ederek eski gerçekliği kırar, perişan eder, parçalar…Yeniye doğru algıyı ateşler. Bu ateşlemenin ardından inisiye olan kişi ile mabed arasında farklı bir ilişki düzeyi oluşur ve bu defa mekânsal/fiziki ax ve merkez ortadan kalkar, oradaki kişi hem merkez, hem eksen hem de merkezdeki eksen boyu seyran eden olur.

Buradaki ‘süreç’ süreklilik içerdiğinden, devimin sonsuzdur ve sabit merkez yoktur, ancak anlık merkezlenme olacaksa olur ki bu da ayak yola alışana kadar, sonrası deh deh…!

Nasıl?

Eskiden insanların buğday öğüttükleri taş değirmen vardı. Bir koca yuvarlak taş aşağıda durur, üstünde bir başka yuvarlak taş da dönerdi. Bu iki taşı tam ortadan birleştiren de bir mil olurdu. Bu milin tam merkezden geçmesi, dönüşün ve işleyişin ahenkli olması için şarttı. İşte bu mile “kutup” denirdi.

Yani pole, yani axis..

Yani, yukarıda dönen taş deveran halindedir, devri daime girmiş olanlar, ezilip un olacak olan tohumlar, o kutup çevresinden, onun çekimine kapılarak içeri iner.

Kutbun çekimi mi var?

Tabii, olmasa dağılır giderler zaten. Tıpkı dünyanın çekimi gibi. Değirmende de her bir tane eksenden içeri düşer. İki taşın arasında dönmeye başlar, döndükçe kırılır, sonra yine kırılır, yine kırılır… Bu yolculuğun en sonunda tane zerrelere ayrılır, un olur, zerre zerre çıkar dışarı.

Sonra? Dışarı çıkış bir son mudur?

Son ne?

Peki, o değirmende kırılan tohum ne?

Kırılan sen değilsindir, kırılan bu dünyada sana öğretilmiş, giydirilmiş, kuşandırılmış gerçekliğin ta kendisidir; zihnine atılmış formattır o kırılanlar; katı gerçeklik kırıldıkça, gerçek hürriyetin kapıları açılır önüne… Seni karşılayan yeni bir gerçekliğin örüntüsüdür… Sonra biraz daha yükselirsin, başka bir gerçeklik oluşur, oradan geçersin bir daha, bir daha, en sonunda kendi gerçekliğine ulaşırsın ki o özüne ait olandır.

“Saf düşünce nedir, düşüncenin saflaşması mı olur?” diye soranlara, cevap olur mu?

Cevap diye bir şey yok, sorunun karşısında bir dakika saygı duruşu, sonra yola devam.


S. Demircan
 
Geri
Üst