Tut Ki Öldün

Elnora_alila

Moderator
Tut ki öldün. Olacak iş değil de, şu ‘tut ki’ aleminde oluyor bazen. Ölüyor insan.
Kültür, inanç ne olursa olsun, değişmeyen bir şey var ki, o da insan evladının “bak gidiyorum ama, sanma ki bu bir son” umudu.
Gerçeğin tüm nesnel sınırlamaları ve kırılganlığına karşı, hayalin taşıdığı sınırsızlık umudu.

Y (doğum) – X (ölüm) = Z (ben)
Denklemimizde üç bilinmeyen var.

Bunları bilemediğimiz gibi, hiçbir zaman da bilemeyeceğimizin farkındayız ama yine de hayat denilen oyun parkında, bir derin psikozun içinde, bilinmezi arıyoruz.
Çünkü, bilinenin trajedisi karşısında, bilinmezin keyfiyeti, ona duyulan arzu cezbediyor insanı.
Al işte, kaç bin yıldır hep aynı soru, ‘kelimelerden öte, kimim ben?’. Bilmiyorsun!

Debelen dur cevap vereceğim diye, bir Allah’ın kulu da demez ki, “Arkadaş cevap sorunun talihsizliği imiş, peşinde koşma, sakin ol”.
Çünkü denklem, bunca bilinmeyene karşın ayakta duruyorsa, sebebi bilme isteğinin ürettiği o debelenme hali, çaba, emek.
Tekeri döndüren de bu zaten.

Nedir tercih? “Gömsünler.”
Peki, buyur sana mezar, toprak kazıldı, ka’br annenin rahmi. Toprak, yer ana çünkü, haliyle gök de baba.
Rahimden içeri koyuyorlar, üstünü kapatıp, peşinden de babanın kutsal dölleyici suyu (rahmet gökten geliyor) dökülüyor ki, ceset tez elden yeniden doğum döngüsüne girsin.

Dedin, “Gömmesinler, yakılmak istiyorum.” Orada da ateş temizliyor, dumanlar göğe çıkartıyor, sonra iniş yokuş aşağı.
Ama fırın lazım, krematoryum için 1900 derecelere varan ısıda fırın gerekli. İşlem iki buçuk saat kadar sürüyor, geriye sadece kül mü kaldı?
Hayır, kemikler yanmıyor, onları da öğüten blender var. Binlerce yıldır uygulanıyor bu yakarak temizleme, dumanla göğe uğurlama yöntemi.
Fırını olmayan, tahtalar üzerinde, açık havada yakıyor. Dünya dediğin değişme/dönüşme (hwl) ihale alemi, insan da fesatlık budalası olduğu sürece, bir ateş lazım sonunda.


Pekii, yakmaktan vazgeçtik. Antik çağda, rahim şeklinde küp mezarlara, cenin pozisyonunda gömülenler varmış.
Anadolu’da kazılarda pek çok mezarlık ortaya çıktı. Ölünün yanına testi içinde su da konuyor, bazen yolluklar hazırlanıyor.
Bak burada da rahim ve cenin var. Ama mezarlıklarda yer kaplıyor o koca küpler, bir de kim yapacak, usta kalmadı.
Küp işini boş ver!


Kuşlara yem yapsak?
Tövbe vallahi, bu da var seçenekler arasında, eskiden Cengiz Han binlerce kule yaptırmış, ölüleri tepesine koyun, alıcı kuşlar gelip etlerini alsın göğe çıkartsınlar.
Amerika’da, Asya’da, Orta Doğu’da, Anadolu’da sıklıkla uygulanan bir uğurlama yöntemi. Çatalhöyük’de bile var. Günümüzde sadece Tibet’de devam ediyor.
Renkli bezlerle işaretli tepeler var, ceset oraya konuyor, elinde satırı olan bir adam gelip pata küte parçalıyor bedeni.

O sırada da akbabalar çevrede toplaşmış, işlemin bitmesini bekliyorlar.
Tarih öncesi çizimlerde de akbaba karnında fetüsle geri geliyor, yani göğe rahmetlinin ruhunu götürüp, geri dönüşte bebek taşıyor.
Biz onu leylek yaptık zamanla ; kurbağa yiyor, insan getiriyor o da.


Bir süre sonra uzmanımız geliyor, kalan kemikler içinden kaval kemiğini seçip, ondan kaval yapıyor, kafa tasından da kutsal kâse.
Bak, vallahi uydurmuyorum. O kemikten çanak evin bir köşesinde duruyor, rahmetlinin anılacağı günlerde kaval çalınıp, çanaktan içkiler içiliyor.
O ihaleye fesat karıştıran beynin temizlendi, kabında da eş dost mayalanmış içki içerek, senin temizlenmiş olmanı kutluyor.

Sevmedin bunu değil mi? Dur, gitme, sürprizi sona sakladık.
Boncuk var, çağın son icadı. Bak bu acayip ama.
Efendim olay Güney Kore’de geçiyor. Orada ölüleri bizdeki gibi gömerlermiş eskiden.
Ülke küçük, nüfus yoğun, toprak lazım ne yapalım? Bunu bilmeyecek ne var, ihaleye fesat…

Mezarlık yer kalmamış, 2000 yılında hükümet bir yasa çıkartmış. Toprağın altında 60 yılı aşmış ölünüz varsa, çıkartın kardeşim.
Laf mı yani bu? Ölü atalara saygı, düzenli mezar ziyareti, temiz mezarlar Konfüçyüsçü geleneğin özünde var, ne olacak?
Yakalım!

Mezarlar boşaltılmaya başlanmış, millet elinde torba torba kemikle kalıvermiş orta yerde.
Tam o anda, Bae Jae-yul adında bir emlakçıda ampul yanmış. “Boncuk!” demiş, neden olmasın?
Bir dizi araştırma, ardından teknoloji ve sonuç gelmiş.
Bae kemikleri özel makinada öğütüyor, külü ince toz haline getirip yeniden yüksek ısıya tabi tutuyor, iki saatte rahmetliden, yeşilli, mavili boncuklar oluşuyor.

Buyur! Renkler kişiden kişiye değişiyormuş.
Mercan ve topazdan, gri ve siyaha kadar değiştiğini söylüyor girişimci Bae.

Siyahlar ihaleye fesat.
Oyun parkında arkadaşları dövdüm, boncuk gri.
Bu kadar oyun oynadım, bir halt öğrenmeden gidiyorum durumunda boncuk mavi.
Öğrendim de, öğrendiğimin farkında değilim, topaz…
Geçen 10 yılda binden fazla müşteriye hizmet vermiş Bae.
Tabii, bunu gören başkaları da boncuk işine girişmişler.
Bakmışlar boncuk tuttu, bu defa başka girişimciler boncukları koyacak cam ve kristal kaplar üretmiş, göz göz dolaplar, boncukluk, kolye, bilezik…

Ne demiştik?
Y – X = Z

Sunay Demircan
 
Tut ki öldün. Olacak iş değil de, şu ‘tut ki’ aleminde oluyor bazen. Ölüyor insan.
Kültür, inanç ne olursa olsun, değişmeyen bir şey var ki, o da insan evladının “bak gidiyorum ama, sanma ki bu bir son” umudu.
Gerçeğin tüm nesnel sınırlamaları ve kırılganlığına karşı, hayalin taşıdığı sınırsızlık umudu.

Y (doğum) – X (ölüm) = Z (ben)
Denklemimizde üç bilinmeyen var.

Bunları bilemediğimiz gibi, hiçbir zaman da bilemeyeceğimizin farkındayız ama yine de hayat denilen oyun parkında, bir derin psikozun içinde, bilinmezi arıyoruz.
Çünkü, bilinenin trajedisi karşısında, bilinmezin keyfiyeti, ona duyulan arzu cezbediyor insanı.
Al işte, kaç bin yıldır hep aynı soru, ‘kelimelerden öte, kimim ben?’. Bilmiyorsun!

Debelen dur cevap vereceğim diye, bir Allah’ın kulu da demez ki, “Arkadaş cevap sorunun talihsizliği imiş, peşinde koşma, sakin ol”.
Çünkü denklem, bunca bilinmeyene karşın ayakta duruyorsa, sebebi bilme isteğinin ürettiği o debelenme hali, çaba, emek.
Tekeri döndüren de bu zaten.

Nedir tercih? “Gömsünler.”
Peki, buyur sana mezar, toprak kazıldı, ka’br annenin rahmi. Toprak, yer ana çünkü, haliyle gök de baba.
Rahimden içeri koyuyorlar, üstünü kapatıp, peşinden de babanın kutsal dölleyici suyu (rahmet gökten geliyor) dökülüyor ki, ceset tez elden yeniden doğum döngüsüne girsin.

Dedin, “Gömmesinler, yakılmak istiyorum.” Orada da ateş temizliyor, dumanlar göğe çıkartıyor, sonra iniş yokuş aşağı.
Ama fırın lazım, krematoryum için 1900 derecelere varan ısıda fırın gerekli. İşlem iki buçuk saat kadar sürüyor, geriye sadece kül mü kaldı?
Hayır, kemikler yanmıyor, onları da öğüten blender var. Binlerce yıldır uygulanıyor bu yakarak temizleme, dumanla göğe uğurlama yöntemi.
Fırını olmayan, tahtalar üzerinde, açık havada yakıyor. Dünya dediğin değişme/dönüşme (hwl) ihale alemi, insan da fesatlık budalası olduğu sürece, bir ateş lazım sonunda.


Pekii, yakmaktan vazgeçtik. Antik çağda, rahim şeklinde küp mezarlara, cenin pozisyonunda gömülenler varmış.
Anadolu’da kazılarda pek çok mezarlık ortaya çıktı. Ölünün yanına testi içinde su da konuyor, bazen yolluklar hazırlanıyor.
Bak burada da rahim ve cenin var. Ama mezarlıklarda yer kaplıyor o koca küpler, bir de kim yapacak, usta kalmadı.
Küp işini boş ver!


Kuşlara yem yapsak?
Tövbe vallahi, bu da var seçenekler arasında, eskiden Cengiz Han binlerce kule yaptırmış, ölüleri tepesine koyun, alıcı kuşlar gelip etlerini alsın göğe çıkartsınlar.
Amerika’da, Asya’da, Orta Doğu’da, Anadolu’da sıklıkla uygulanan bir uğurlama yöntemi. Çatalhöyük’de bile var. Günümüzde sadece Tibet’de devam ediyor.
Renkli bezlerle işaretli tepeler var, ceset oraya konuyor, elinde satırı olan bir adam gelip pata küte parçalıyor bedeni.

O sırada da akbabalar çevrede toplaşmış, işlemin bitmesini bekliyorlar.
Tarih öncesi çizimlerde de akbaba karnında fetüsle geri geliyor, yani göğe rahmetlinin ruhunu götürüp, geri dönüşte bebek taşıyor.
Biz onu leylek yaptık zamanla ; kurbağa yiyor, insan getiriyor o da.


Bir süre sonra uzmanımız geliyor, kalan kemikler içinden kaval kemiğini seçip, ondan kaval yapıyor, kafa tasından da kutsal kâse.
Bak, vallahi uydurmuyorum. O kemikten çanak evin bir köşesinde duruyor, rahmetlinin anılacağı günlerde kaval çalınıp, çanaktan içkiler içiliyor.
O ihaleye fesat karıştıran beynin temizlendi, kabında da eş dost mayalanmış içki içerek, senin temizlenmiş olmanı kutluyor.

Sevmedin bunu değil mi? Dur, gitme, sürprizi sona sakladık.
Boncuk var, çağın son icadı. Bak bu acayip ama.
Efendim olay Güney Kore’de geçiyor. Orada ölüleri bizdeki gibi gömerlermiş eskiden.
Ülke küçük, nüfus yoğun, toprak lazım ne yapalım? Bunu bilmeyecek ne var, ihaleye fesat…

Mezarlık yer kalmamış, 2000 yılında hükümet bir yasa çıkartmış. Toprağın altında 60 yılı aşmış ölünüz varsa, çıkartın kardeşim.
Laf mı yani bu? Ölü atalara saygı, düzenli mezar ziyareti, temiz mezarlar Konfüçyüsçü geleneğin özünde var, ne olacak?
Yakalım!

Mezarlar boşaltılmaya başlanmış, millet elinde torba torba kemikle kalıvermiş orta yerde.
Tam o anda, Bae Jae-yul adında bir emlakçıda ampul yanmış. “Boncuk!” demiş, neden olmasın?
Bir dizi araştırma, ardından teknoloji ve sonuç gelmiş.
Bae kemikleri özel makinada öğütüyor, külü ince toz haline getirip yeniden yüksek ısıya tabi tutuyor, iki saatte rahmetliden, yeşilli, mavili boncuklar oluşuyor.

Buyur! Renkler kişiden kişiye değişiyormuş.
Mercan ve topazdan, gri ve siyaha kadar değiştiğini söylüyor girişimci Bae.

Siyahlar ihaleye fesat.
Oyun parkında arkadaşları dövdüm, boncuk gri.
Bu kadar oyun oynadım, bir halt öğrenmeden gidiyorum durumunda boncuk mavi.
Öğrendim de, öğrendiğimin farkında değilim, topaz…
Geçen 10 yılda binden fazla müşteriye hizmet vermiş Bae.
Tabii, bunu gören başkaları da boncuk işine girişmişler.
Bakmışlar boncuk tuttu, bu defa başka girişimciler boncukları koyacak cam ve kristal kaplar üretmiş, göz göz dolaplar, boncukluk, kolye, bilezik…

Ne demiştik?
Y – X = Z

Sunay Demircan
y doğum, x ölüm, z kişi; önermesiyle yol alalım..
sadece 3 ihtimal var..

y<x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'dan küçük..
peki nasıl bir yorum yapılabilir.. z yeniden doğuşa hazırlanıyor diyebilir miyiz.. mümkün.. buradaki doğumu ana rahminden çıkmaya mı yormalıyız aydınlanma yaşımıza mı..

y=x ise y-x=z denkleminde
y-z kesinlikle 0'a eşit..
yorum olarak z kişi olmamış henüz diyebilir miyiz..
belki akbabaların karnında bebek ile resmedilmesine yorarsak yeni bir adres yeni bir rahim..

y>x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'dan büyük..
yani doğum yaşımızın ölüm yaşımızdan büyük olduğu ihtimali.. bu doğum yılımızı esas aldığımız taktirde boş küme olarak değerlendirilir.. ama şöyle bir yorum yapılabilir: öldükten sonra z kişi olacak..
veya aydınlanmayı öldükten sonra yaşayacak..

şimdi ilgili metin reenkarnasyon üzerine ve doğumdan ölüme geçen süredeki süreci değerlendirdi.. güzel..

y ölüm, x doğum z, kişi önermesiyle yol alalım..
yine 3 ihtimalimiz var..

y<x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'dan küçük..
y ölüm x doğumdu sıfırdan küçük olması doğum yılımızı ve ölüm yılımızı esas aldığımızda mümkün değil boş küme diyebiliriz.. aydınlanma yılı varsayımında yine aynı sonuç çıkar.. ama z kişisi öldükten sonra oluşacaktır yorumu yapabiliriz..

y=x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'a eşit..
yukarda yorumu yapmıştık.. z kişisi tekrar dünyaya gelecek..

y>x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'dan büyük..
z kişisi oluşmuştur.. veya aydınlanma yaşamıştır..

denklemleri yazarken yorumlamak istedim..
yazarın matematiksel yorum yapması ilgimi çekti.. insan 2 önerme üzerinden denklemlendirilebiliyor.. ve her önermede3 ihtimalle var.. yazarken şu gerçek çıktı: sanırım reenkarnasyon uyanışa kadar devam ediyor.. uyanış yaşadıktan sonra ise kurtuluş gözüyle bakıyorum..

matematik benim canım..
iyi ki var.. benim için harika bir yazı oldu.. çok teşekkür ederim elnora 🙏🏻

uyanışını yaşamış ve hatta sonrasında çok ciddi bir ölüme şahit olmuş biri olarak herkese ölmeden bu dünyada nereye gideceğini değil nereden geldiği sorgulamasını tavsiye edebilirim çünkü ben bunu sorgulayarak çok net anılar, görüler edinmiştim..

ölümümde davul zurna çalsınlar..) ben gidiyorum 🫡
 
Tut ki öldün. Olacak iş değil de, şu ‘tut ki’ aleminde oluyor bazen. Ölüyor insan.
Kültür, inanç ne olursa olsun, değişmeyen bir şey var ki, o da insan evladının “bak gidiyorum ama, sanma ki bu bir son” umudu.
Gerçeğin tüm nesnel sınırlamaları ve kırılganlığına karşı, hayalin taşıdığı sınırsızlık umudu.

Y (doğum) – X (ölüm) = Z (ben)
Denklemimizde üç bilinmeyen var.

Bunları bilemediğimiz gibi, hiçbir zaman da bilemeyeceğimizin farkındayız ama yine de hayat denilen oyun parkında, bir derin psikozun içinde, bilinmezi arıyoruz.
Çünkü, bilinenin trajedisi karşısında, bilinmezin keyfiyeti, ona duyulan arzu cezbediyor insanı.
Al işte, kaç bin yıldır hep aynı soru, ‘kelimelerden öte, kimim ben?’. Bilmiyorsun!

Debelen dur cevap vereceğim diye, bir Allah’ın kulu da demez ki, “Arkadaş cevap sorunun talihsizliği imiş, peşinde koşma, sakin ol”.
Çünkü denklem, bunca bilinmeyene karşın ayakta duruyorsa, sebebi bilme isteğinin ürettiği o debelenme hali, çaba, emek.
Tekeri döndüren de bu zaten.

Nedir tercih? “Gömsünler.”
Peki, buyur sana mezar, toprak kazıldı, ka’br annenin rahmi. Toprak, yer ana çünkü, haliyle gök de baba.
Rahimden içeri koyuyorlar, üstünü kapatıp, peşinden de babanın kutsal dölleyici suyu (rahmet gökten geliyor) dökülüyor ki, ceset tez elden yeniden doğum döngüsüne girsin.

Dedin, “Gömmesinler, yakılmak istiyorum.” Orada da ateş temizliyor, dumanlar göğe çıkartıyor, sonra iniş yokuş aşağı.
Ama fırın lazım, krematoryum için 1900 derecelere varan ısıda fırın gerekli. İşlem iki buçuk saat kadar sürüyor, geriye sadece kül mü kaldı?
Hayır, kemikler yanmıyor, onları da öğüten blender var. Binlerce yıldır uygulanıyor bu yakarak temizleme, dumanla göğe uğurlama yöntemi.
Fırını olmayan, tahtalar üzerinde, açık havada yakıyor. Dünya dediğin değişme/dönüşme (hwl) ihale alemi, insan da fesatlık budalası olduğu sürece, bir ateş lazım sonunda.


Pekii, yakmaktan vazgeçtik. Antik çağda, rahim şeklinde küp mezarlara, cenin pozisyonunda gömülenler varmış.
Anadolu’da kazılarda pek çok mezarlık ortaya çıktı. Ölünün yanına testi içinde su da konuyor, bazen yolluklar hazırlanıyor.
Bak burada da rahim ve cenin var. Ama mezarlıklarda yer kaplıyor o koca küpler, bir de kim yapacak, usta kalmadı.
Küp işini boş ver!


Kuşlara yem yapsak?
Tövbe vallahi, bu da var seçenekler arasında, eskiden Cengiz Han binlerce kule yaptırmış, ölüleri tepesine koyun, alıcı kuşlar gelip etlerini alsın göğe çıkartsınlar.
Amerika’da, Asya’da, Orta Doğu’da, Anadolu’da sıklıkla uygulanan bir uğurlama yöntemi. Çatalhöyük’de bile var. Günümüzde sadece Tibet’de devam ediyor.
Renkli bezlerle işaretli tepeler var, ceset oraya konuyor, elinde satırı olan bir adam gelip pata küte parçalıyor bedeni.

O sırada da akbabalar çevrede toplaşmış, işlemin bitmesini bekliyorlar.
Tarih öncesi çizimlerde de akbaba karnında fetüsle geri geliyor, yani göğe rahmetlinin ruhunu götürüp, geri dönüşte bebek taşıyor.
Biz onu leylek yaptık zamanla ; kurbağa yiyor, insan getiriyor o da.


Bir süre sonra uzmanımız geliyor, kalan kemikler içinden kaval kemiğini seçip, ondan kaval yapıyor, kafa tasından da kutsal kâse.
Bak, vallahi uydurmuyorum. O kemikten çanak evin bir köşesinde duruyor, rahmetlinin anılacağı günlerde kaval çalınıp, çanaktan içkiler içiliyor.
O ihaleye fesat karıştıran beynin temizlendi, kabında da eş dost mayalanmış içki içerek, senin temizlenmiş olmanı kutluyor.

Sevmedin bunu değil mi? Dur, gitme, sürprizi sona sakladık.
Boncuk var, çağın son icadı. Bak bu acayip ama.
Efendim olay Güney Kore’de geçiyor. Orada ölüleri bizdeki gibi gömerlermiş eskiden.
Ülke küçük, nüfus yoğun, toprak lazım ne yapalım? Bunu bilmeyecek ne var, ihaleye fesat…

Mezarlık yer kalmamış, 2000 yılında hükümet bir yasa çıkartmış. Toprağın altında 60 yılı aşmış ölünüz varsa, çıkartın kardeşim.
Laf mı yani bu? Ölü atalara saygı, düzenli mezar ziyareti, temiz mezarlar Konfüçyüsçü geleneğin özünde var, ne olacak?
Yakalım!

Mezarlar boşaltılmaya başlanmış, millet elinde torba torba kemikle kalıvermiş orta yerde.
Tam o anda, Bae Jae-yul adında bir emlakçıda ampul yanmış. “Boncuk!” demiş, neden olmasın?
Bir dizi araştırma, ardından teknoloji ve sonuç gelmiş.
Bae kemikleri özel makinada öğütüyor, külü ince toz haline getirip yeniden yüksek ısıya tabi tutuyor, iki saatte rahmetliden, yeşilli, mavili boncuklar oluşuyor.

Buyur! Renkler kişiden kişiye değişiyormuş.
Mercan ve topazdan, gri ve siyaha kadar değiştiğini söylüyor girişimci Bae.

Siyahlar ihaleye fesat.
Oyun parkında arkadaşları dövdüm, boncuk gri.
Bu kadar oyun oynadım, bir halt öğrenmeden gidiyorum durumunda boncuk mavi.
Öğrendim de, öğrendiğimin farkında değilim, topaz…
Geçen 10 yılda binden fazla müşteriye hizmet vermiş Bae.
Tabii, bunu gören başkaları da boncuk işine girişmişler.
Bakmışlar boncuk tuttu, bu defa başka girişimciler boncukları koyacak cam ve kristal kaplar üretmiş, göz göz dolaplar, boncukluk, kolye, bilezik…

Ne demiştik?
Y – X = Z

Sunay Demircan
Tibet cenaze işi iğrenç ölüyü kurda kuşa ikram için kasap gibi 😳boncukta ayrı tuhaf her millet göre gerçekten biz normaliz yabancılar örf adetleri değişik.
 
Ölü gömmek çok eski bir gelenek bizle alakası yok ki. Hala dünyanın pek çok yerinde ölüler gömülüyor.
Avrupa direk toprağa gömmüyor tabut toprağı kirletmemek içinmi mantığını anlamadım bizim için toprak ana yerimize dönüyor ve dönüşüyoruz bazı işlemler çok vahşice geliyor yurtdışında olanlar iğrenç geliyor bizim herseyimiz mantıklı temiz.
 
Avrupa direk toprağa gömmüyor tabut toprağı kirletmemek içinmi mantığını anlamadım bizim için toprak ana yerimize dönüyor ve dönüşüyoruz bazı işlemler çok vahşice geliyor yurtdışında olanlar iğrenç geliyor bizim herseyimiz mantıklı temiz.
Öldükten sonra bedenin ne önemi var ki? En iyisi bir işe yaraması, gübre ve besin olması.
 
Avrupa direk toprağa gömmüyor tabut toprağı kirletmemek içinmi mantığını anlamadım bizim için toprak ana yerimize dönüyor ve dönüşüyoruz bazı işlemler çok vahşice geliyor yurtdışında olanlar iğrenç geliyor bizim herseyimiz mantıklı temiz.
Dünya avrupa'dan ibaret değil ki. Asyada Afrikada pek çok insan da toprağa gömüyor. Eskiden antik çağlarda da çok yaygındı toprağa gömmek. Pagan toplumlar da yapardı. Yani bir müslümanlıga veya turkluge has değil demek istiyorum, bence de ölüyü uğurlamanın en güzel yollarından biri. Ben sadece ölünün sağlıklı organlarının da ihtiyaç sahiplerine özellikle de çocuklara verilmesinden yanayım. Bizim toplumda o çok hoş görülmüyor.
 
Öldükten sonra bedenin ne önemi var ki? En iyisi bir işe yaraması, gübre ve besin olması.
ya beni mümkünse gömmesinler vücuduma çürümemesi için ilaç enjekte etsinler geniş ferah bi odada yatağımda rahat rahat yatayım sevdiğim insanlar gelsinler beni ziyaret etsinler odamda ölüm değilde toprağa gömüldüğümü düşündükçe ruhum sıkışıyo geçen euphoria dizisinin son bölümünü izledim bu korku iki katı tetiklendi 😶‍🌫️
 
ya beni mümkünse gömmesinler vücuduma çürümemesi için ilaç enjekte etsinler geniş ferah bi odada yatağımda rahat rahat yatayım sevdiğim insanlar gelsinler beni ziyaret etsinler odamda ölüm değilde toprağa gömüldüğümü düşündükçe ruhum sıkışıyo geçen euphoria dizisinin son bölümünü izledim bu korku iki katı tetiklendi 😶‍🌫️
Ben de eskiden öyle hissederdim ama dört elementten biri olan toprakla buluşmak şu an tam aksine çok özgürleştirici geliyor bana. Neden yanmak veya suda çürümek istemiyorum da toprağı tercih ediyorum diye düşününce de toprak bir anne gibi geliyor bana. Zaten pek çok pagan mitinde de toprak annedir. Bugün hala toprağa toprak ana deriz. Sarıp sarmalıyor, şefkatli bir şey toprak. Bir de aleviler devri daim olsun derler ölen kişiler için. Toprağa gömülünce hayvanlar için, bitkiler için hayat veren toprak ananın parçası oluyorsun. Devrin daim oluyor yani. Bu bana güzel geliyor
 
Ben de eskiden öyle hissederdim ama dört elementten biri olan toprakla buluşmak şu an tam aksine çok özgürleştirici geliyor bana. Neden yanmak veya suda çürümek istemiyorum da toprağı tercih ediyorum diye düşününce de toprak bir anne gibi geliyor bana. Zaten pek çok pagan mitinde de toprak annedir. Bugün hala toprağa toprak ana deriz. Sarıp sarmalıyor, şefkatli bir şey toprak. Bir de aleviler devri daim olsun derler ölen kişiler için. Toprağa gömülünce hayvanlar için, bitkiler için hayat veren toprak ananın parçası oluyorsun. Devrin daim oluyor yani. Bu bana güzel geliyor
yine siz ve yine güzel bi bakış açısı 🧿
 
y<x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'dan küçük..
Ben algısı (-) sonsuz büyüme gösterir.
y=x ise y-x=z denkleminde
y-z kesinlikle 0'a eşit..
Ben algısı nötrdür.
y>x ise y-x=z denkleminde
y-x kesinlikle 0'dan büyük..
Ben algısı (+) sonsuz büyüme gösterir.


Ben algısı, nefes alabildiğimiz sürece bizimle birlikte +/- değişkenlik gösterir. Örn bir tartışma anında çok sinirlendiniz ve yanınızdaki arkadaşınıza dönüp ''çok öfkeliyim'' dediniz.. İşte bu ben halinin + sonsuza gitme eğilimidir.

Aynı varyasyonun - sonsuz modelinde ise ''şu anda bir tehdit algıladım ve bedenim bu tehditi öfke tepkisi ile dışa vuruyor'' gözlemi devreye girer. Öz farkındalık dediğimiz alan aslında. Peki kişi neden tehdit bilincinde ? İşte burada da devreye Amigdala giriyor. Amigdala ilkel çalışır, sabote eder, hızlı karar verir..

Eğer Amigdala'dan gelen yönetme eğilimini anlayabilirsek ''ben bu duyguya sahip değilim ya da ben bu duygunun kendisi değilim, sadece bu duyguyu deneyimliyorum'' diyebiliriz.

Sevdiğim bir yazar ; İnsanın şeytanı Amigdala'dır der. Pek te güzel söyler.. :)

İşte doğum ve ölüm döngüsü arasında kalan Ben, tüm bu farkındalıklar ile yol tutuyor. Kimimiz uyanış diyoruz, kimimiz keşif, kimimiz ise yaşam ustalığı.. Sunay abinin de yazısında dediği gibi ; arkadaş, cevap sorunun talihsizliği imiş..
 
Ben algısı (-) sonsuz büyüme gösterir.

Ben algısı nötrdür.

Ben algısı (+) sonsuz büyüme gösterir.
harika tekrar yorumlayacağım bu bakış açısıyla.. heyecanlandım.. 🙏🏻

Eğer Amigdala'dan gelen yönetme eğilimini anlayabilirsek ''ben bu duyguya sahip değilim ya da ben bu duygunun kendisi değilim, sadece bu duyguyu deneyimliyorum'' diyebiliriz.
bunu hep kendimi iyi tanımakla açıklardım.. aklımdan geçen düşünceler içinden bu bana ait değil nerden çıktı bu diye diye keşfetmiştim.. demek ki marifet amigdalanın..)

Sevdiğim bir yazar ; İnsanın şeytanı Amigdala'dır der. Pek te güzel söyler.. :)
yazara hemen baktım yazılarını bulup mutlaka okuyacağım..

çok teşekkürler @Elnora_alila 🤍🙏🏻
 
Dünya avrupa'dan ibaret değil ki. Asyada Afrikada pek çok insan da toprağa gömüyor. Eskiden antik çağlarda da çok yaygındı toprağa gömmek. Pagan toplumlar da yapardı. Yani bir müslümanlıga veya turkluge has değil demek istiyorum, bence de ölüyü uğurlamanın en güzel yollarından biri. Ben sadece ölünün sağlıklı organlarının da ihtiyaç sahiplerine özellikle de çocuklara verilmesinden yanayım. Bizim toplumda o çok hoş görülmüyor.
Organ bağışı çok sıcak bakılmıyor İslamiyet’te toprağa bütün gitmek yaratıcı verdiği gibi alması inancı keza DNA akaşik aktarımı da var etik tarafını tartışılır bizim ülkemizde insanlar çok sıcak bakmıyor toprak temizleyici aynı zamanda verici dönüştürücü petrol mesela fosil kalıntılarından organik likit biz öldüğümüzde kurda kuşa besin oluyoruz ağaçlara gübre sıvı akışkan petrol metan doğal gaz kimyasal dönüşüm oluyoruz her şekilde dünyaya faydalı varlıklarız biz yıldız çocuklarıyız her element var bizde toprak gömülmemiz en doğal rütiel diğerleri mide bulandırıcı işlemler yakmak tabut krematormetaryum nedir yakıp nehre atıp suyu DNA kokutmak nedir tek bişey mantıklı geliyor yaşamayacak kadar acı çeken insanların yasal ölüm istemesi o bana mantıklı geliyor bizde Allah şirk yabancı ülkede yasal bir yandanda idam da aynı mantık çelişkili durum konu uzar gider ölüm çok acı gidenin ardından kalıyorsan hersey den çok zor en zor tarafı bu yoksa Allah emri başımızın üstüne.
 
Geri
Üst