Türk kültüründe rüzgâr

Ori

Moderator
Katılım
18 Ocak 2010
Mesajlar
2,773
Tepkime puanı
1,692
Dünya genelini kapsayan geniş bakış açısını daraltıp Türk kültürüne yöneldiğimizde özellikle havanın değil, onun aktif hali olan rüzgârın geniş bir yere sahip olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Türkler, rüzgârı hayatlarında önemli ve belirleyici bir konuma yerleştirmişler ve ona “yel” demişler, “yel” e ruhlar atamışlardır. Yel sözü, rüzgâr anlamına gelir. Ancak Türk kültüründe yel sadece tanrısal enerji, olumlu tanrısal güç olmakla kalmamış, sıklıkla olumsuzluğun bir işareti olarak da yorumlanmıştır. Türkler, rüzgârların tanrıların kontrolünde olduğunu düşünmüş ama aynı zamanda da onu meydana getiren ruhlara karşı büyük bir korku duymaktan vazgeçmemişlerdir. Bu, tanrısal olana duyulan saygı ve korku, ondan gelecek bir ödül veya cezalandırma ihtimalinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki, Bahaeddin Ögel “Türk Mitolojisi” adlı çalışmasında rüzgârın varlığının kötü ruhların ve cinlerin varlığı olarak yorumlandığını, hatta bugün Anadolu’da bedensel bir ağrının “yel girmesi” olarak tanımlandığını anlatır (Ögel, 2010: 308-309). Yel girmesi anlayışı, eski Türk kültüründe insan vücuduna musallat olan kötü ruhların kişiyi hasta etmesi inancıyla açıklanabilir. Yel kavramındaki bu iki anlamlılığın bir diğer açıklaması da Türk mitolojisinin yedi veya dokuz başlı Celbegen, Yelbuga ve Yalmavuz gibi olumsuz karakterleridir. Bu karakterler, çoğunlukla destanlarda ve masallarda insanlara zarar vermeye, onları tuzağa düşürmeye meyilli ve insanlarla rekabet halindeki varlıklar olarak görülür. Bunların aynı zamanda şekil değiştirme gibi sihri özellikleri de bulunmaktadır. Bu tipin Anadolu’da benzer özellikler taşıyan bir biçimi de Congoloz veya Karakoncolos isimleriyle bilinen görünmez varlıklardır. Congoloz’un kışın soğuk günlerinde insanların karşısına çıkarak onlara soru sorduğu ve istediği cevabı almadığı takdirde elindeki tarakla saldırdığı bilinmektedir. Konumuz açısından Congoloz’un önemi, onun soğuk günlerde fırtınalarla birlikte ortaya çıktığına dair inanışlardır (Yıldırım, 2015: 1272; Duvarcı, 2005: 126). Bu örnekler rüzgârın olumsuz varlıklara işaret eden bir güç olduğunu ve buna ek olarak olumsuz varlıkların belirtisi olabileceğini göstermektedir.

Rüzgârın hem saygı duyularak medet umulan hem de korkulan bir varlık olduğuna dair inançlar, Azerbaycan Türkleri arasında da mevcuttur. Azerbaycan Türkleri, rüzgârların ve fırtınaların hâkimi olan Yel Baba adında bir mitolojik varlığa inanmışlar ve ekin zamanı ekinleri savurması için Yel Baba’yı yardıma çağırıp aynı zamanda da ona karşı büyük bir korku duymuşlardır (Beydili, 2015:609). Bu korku, muhtemelen Yel Baba’nın yanlış davranışlar karşısında insanları acımasızca cezalandıracağı inançları üzerine gelişmiştir. Azerbaycan Türkleri gibi Yakut Türklerinde de rüzgârın bir ruhu olduğu inancı hâkimdir. Bu ruhun adı Hollorok İççite’dir. Dağlarda uyuyan rüzgâr, gürültü olduğunda uyanır (Dilek, 2014: 84). Altay Teleütlerinin rüzgâr tasavvurlarında ise kişinin ölümünden sonra bedenini terk eden ruhunun yele dönüşeceğine dair inançlarının ağırlık kazandığını görürüz (Lvova, 2013: 94). Rüzgâr ve tanrısal enerji meselesini anlamlı kılan bir diğer tespit ise, şaman ve rüzgâr arasındaki bağlantıdır. Potapov, “Altay Şamanizmi” isimli çalışmasında rüzgârın törensel anlamı üzerinde durmuştur. Potapov, rüzgârın insan dışı bir varlık olduğunu ve doğanın gücünü temsil ettiğini dile getirir. Şamanın ayin sırasında tefle ayakta durarak kendi etrafında hızla dönmesi rüzgârın sembolik temsilidir. Şaman sadece hareketleriyle rüzgârı betimlemez, aynı zamanda bunu dile getirerek Rüzgâr gibi geldim, rüzgâr gibi gidiyorum ifadelerini kullanır (2012: 116-117).

Teleüt Şamanlarının da rüzgârla mistik bir bağlarının olduğu, topluluk arasında şamanlara “özünde yeli olan” adının verilmesinden anlaşılmaktadır (Lvova, 2013: 92-94). Hareketlerle veya sözlerle rüzgârı çağrıştırmak, şamanın ayinlerinde kullandığı sembolik bir yöntemdir. Şamanın fiziksel hareketleri, esasen rüzgârı çağırma metodudur. Şaman dönmek, yelpaze sallamak gibi büyüsel işlemleri sayesinde rüzgârı, daha geniş bir bakış açısıyla doğaüstü güçleri çağırmış olur.

Havanın yaratılışla birlikte başlayan serüveni, insanoğlunun algısında rüzgâr ve nefes biçiminde ruhsal bir düzlemde devam etmiştir. Çeşitli toplumların mitolojik tasavvurlarında ve felsefi düşüncelerinde birçok farklı biçimde tasarlanan tüm bu olguların buluştuğu ortak bir nokta vardır. Bu nokta rüzgârın ruhsal yönüdür. Rüzgâr bazen korku uyandıran bazen yardım eden, bazen saygı duyulan ruhsal bir enerjidir. Tüm bunların üzerinde, kültürel yapılarda havanın ve rüzgârın tanrının hâkimiyetinde olduğuyla ilgili ortak bir kanı olduğu kesindir. Tanrısal hâkimiyetin bir görünümü de rüzgârları getiren ruhlar, yani iyelerdir.

Doğadaki, inanç sistemlerindeki ve felsefi düşüncelerdeki konumu rüzgârı kültürel yaşam içerisinde önemli bir yere taşıyarak anlatılara aktarılmasına yol açmıştır. Yaşamdan kesitler sunan halk anlatılarında anlatı kişileri, rüzgâr ve diğer tabiat unsurlarıyla bağdaştırılmış ve böylece anlam zenginleşmiş, anlatı gerçeğin dışına çıkarak edebileşmiştir.

Bir kahramanın yaşamı etrafında gelişen destanlar ve masallar, mitolojik sistemlere ait tasarımlarla, dini ve toplumsal değerlerle bezelidir. Anlatılar, yaşamın bir örneğini sunarken yaşamın içerisinde insanın düşünce ve davranış dünyasını şekillendiren tüm unsurlardan faydalanırlar. Kimi zaman doğaüstü bir güç kimi zaman büyülü bir varlık anlatının gidişatını belirler ve kahramanın yolculuğunu şekillendirir. Rüzgâr da anlatıdaki olayların şekillenmesinde katkısı olan unsurlardan biridir. Rüzgâr birçok anlatıda doğaüstü varlıkların bir alameti olarak olay örgüsünde küçük bir parça halinde yer alır. Bazı anlatılarda ise kahramanlar, rüzgârın dönüştürücü enerjisinden nasibini alırlar. Böyle anlatılarda rüzgâr, sadece bir belirti olarak değil, kahramanın yolculuğunda önemli bir yapı taşı olarak gözlemlenir.

Alıntı.
 
Üst