Tanrı ile Telepati

logii

Kayıtlı Üye
Katılım
17 May 2009
Mesajlar
1,044
Tepkime puanı
270
22145411287b10e3ad16760f641601b6_L.jpg


Bizler, çeşitli sebebler vesilesiyle ilk adımı atamazsak Tanrının kapısını çalamayacağımızı düşünürüz. Sıkıntılı olduğumuzda dua aracılığıyla ya da mutlu olduğumuzda şükür aracılığıyla yakınlaşabileceğimize inanırız. Bunun dışında da din ibadetleri ya da meditasyon gibi yöntemleri de kullanırız ama yukarıda bahsettiğim gibi ilk adımı atmazsak, Tanrıya yakınlaşamadığımızı düşünürüz. Yani iletişimimiz daha baştan kurallarla çevrilmiştir.

Eğer, Tanrı bizi en meşgül anımızdayken anıyorsa (araba kullanırken, alışveriş yaparken, internette gezinirken vs) biz de duasız, kuralsız, çabalamadan sadece kalben hissedişle karşılık vererek Tanrıyı anabiliyorsak, o zaman insan ve Tanrı, birbirleri tarafından ortak biliş olan ‘anma’ an’ında birleşebiliyor diyebilir miyiz?

Anılma+anılan= anma anı, her 2 varlığı da ana kaynağa ( 3’ün şahitliği) tek bir varlık bilişine götürüyorsa, o zaman bu ana kaynak Tanrı’yla telepatik olarak iletişim içinde olacağımız kalp gözümüz değil midir?

Tüm bunların cevaplarını aramadan önce telepatinin sözlük anlamına da bakmak istiyorum: "Telepati; düşünceler arasında doğrudan doğruya bağlantı kurulmasıdır. İki zihin veya ruh arasında imaj, fikir, sembol tarzında ortaya çıkan etki alış verişidir. Bilinen duyular, ya da herhangi bir araç kullanmaksızın, her türden düşünce ve duygunun zihinden zihne gönderilip, alınması tarzında yapılan bir haberleşmedir." Bu anlamda devrede ‘zihin’ olduğu için telepatiye dünyevi iletişim aracı diyebiliriz. Peki bunu evrensel bir bilgi iletişim aracı olarak geliştirebilir miyiz? Diğer bir deyişle kalpten kalbe telepati var mıdır? Ya da, telepati zihin aracılığıyla mı yoksa kalp aracılığıyla mı başlar? Sözlük anlamına devam edecek olursak; terim eski Yunanca’daki “uzak” anlamına gelen tele sözcüğü ile “etkilenme, tesir almış olma,hissetme” anlamlarına gelen patheia sözcüğünün birleştirilmesiyle elde edilmiştir. Telepatide, alıcı ve verici olmak üzere en az iki kişi vardır. Tesiri gönderen ya da düşüncesini yayan, gönderen kimseye verici, gönderileni almaya çalışan kişiye alıcı denir.

Şimdi, güncel yaşamda aklınızdan birini geçirdiğiniz ve hemen akabinde O kişi tarafından arandığınız zamanları hatırlayın. O mu sizi düşündü de, siz onu düşünmeye başladınız ve arandınız? Ya da de tam tersi oldu. Buradan haraketle ilk duyulacak söz “sen az önce aklımdan geçiyordun” olacaktır. Bu kişilerin aynı anda düşünüp birbirlerini araması ya da görmesi sonucu zihinsel olarak yaşayıp farkında olmasalar da, kalben hissetmeleri sonucunda onlara, 3 kapısı bir anlığına bilinç seviyelerine gizemli bir şekilde gelerek açılıyor ama sonra kapanıyor. Bunu sürekli kılmak mümkün müdür?

1(Tanrı) den ve 2(ben) den farklı duran, 3(kalp) sayısı, bu iki varlığın tek bir biliş olarak aktığı kaynaktır. 3’ün bu kaynaktan sürekli beslenmesi, sonlu olanın kendisini sonsuz olandan beslemesi gibidir. Ve aralarında fark gözetemez.

Fark gözetmemek ‘gerçek hiçlik’ ve ‘gerçek tevazu’ yeri olan Tanrı varlığımızın farkına varmamızı ve aynı zamanda evrensel bilgi kaynağımızı aktive etmemize olanak verir. Dolayısıyla iletişim ‘kendinden kendine’ başlamış olur ve ilahi olanla iletişim kaynağımız devreye girmiş olur. Artık bu iletişimin kalp aktivasyonu gerçekleşmiştir. Bir anlamda da hepimizin bildiği üzere ‘bir dileğin gerçekleşmesini istiyorsan bunu kalben istemelisin, yoksa gerçekleşmez’ inancıyla kalpler birleşmiştir ve yaratım tecelli etmiştir. Dilekler gerçekleşmeye başlamıştır. Ancak burada altını önemle çizmek istediğim 2 nokta var.

1- Tecelli, kendini tekrar etmemek üzere programlıdır. Dolayısıyla hayatımızda sürekli tekrar eden gelişmeler yaşıyorsak bu zihnimizle iletişim içinde olduğumuzun çok önemli bir göstergesidir. Zihnen de kaldığımız zaman kendi Tanrısal gücümüzün farkında olmamamız yüzünden, kendini tekrar eden olayların içinde hapsoluruz. Amaç deneyimleri her an fark edip yenisine yer açmak olmalıyken, aynı deneyimleri farklı olaylarla, düşüncelerimizle yaratıyoruz Bir çok insanın bu şekildeki yaratımı fark etmesi zihnin gücü olarak tanımlanır ama bu doğru değildir. Zihin tatmin olan bir mekanizma olmadığı için, kendini sürekli tekrar eder ve ve hep aynı yerde takılıp kalır. Başarıya, sağlığa, ilişkilere, güce vs... Bu anlamda zihin odaklı olmak, hayatımızın sınırlarını ölçdüğümüz sınırlı alanımızdır. En büyük başarıyı bile yakalasak bir türlü gerçek huzuru ve mutluluğu yakalayamamızın sebebi budur.

2- Yaşamımızın her an yeni farkındalıklara genişleyebilmesi ve kalp telepatisinin sürekliliğinde kalabilmesi için Tanrısal koşullanmalarımızdan( uzaklarda olan bir Tanrı ve ona ulaşamayan ben varlığım) arınmamız çok çok önemli. Zihin tekrar mekanizmasına bağlıysa, kalp de yaratımı asla tekrar etmeyen programa bağlıdır. Kalben bağlantı sonsuz olasılıkların ya da yaratacağımız potansiyellerimizin bizler tarafından fark etmesiyle aktive olur. Dolayısıyla kalp her an huzurlu ve tatmin olmuş bir şekilde sıradaki yaratımı taleb eder. İşte 3 kapısının aralanması her an yaratılışın gizemine açık bir kalple yaklaşmak anlamındadır.

Sinemada seyrettiğiniz filmi(deneyim) perde(yaratım) kapandıktan sonra bir daha seyretmek istemezsiniz. (Bazen 3 kere de seyrederiz ama kastetmek istediğim, görmek istediğimiz başka filmlerin de olabileceğidir.) Oysa o perde de daha önce neleri seyrederek gerçek zannetmiştik. Yeni perdelenecek(yaratım), film (deneyim) gelinceye kadar bu sonsuz sayıda olacak konuların, bilinmezlik sürecindeki sabırlı bekleyiş her hangi bir etkenin(başkasının deneyimi),varlığının(zihninin) ve araçların (öğretilerin) etkisinde kalmadan var olacaktır. Perde,daha önce göstermiş olduğu diğer filmleri birbirine karıştırmayacaktır. Dolayısıyla, her yeni deneyimimizin başlangıcı için, 3 kapısına kaynağın aktığı merkez dersek, o zaman bu merkez sonuç odaklı olmaktan daha da öteye gider mi?

Farz edelim ki bir sevgilimiz var ve onunla aynı odadayız. Fakat buna rağmen kendisine ifade edemediklerimizi mektup yazıp onu ne kadar özlediğimizi, kırıldığımızı, sıkıntılarımızı ya da sevdiğimizi anlatıyoruz. Böyle bir davranış elbette ki sevgilimizle yaşanılan iletişim bozukluğunun ve bizim zihin merkezli olduğumuzun göstergesidir. Ve tabii aynı kaynaktan beslenemediğimiz için 3 kapısında bütünleşme yolculuğumuz daha başlamadan kendimizi aciz hissetmemiz yüzünden bitmiştir.

Bir süreliğine de olsa bunu bedenimizde, ruhumuzda anlamaya çalışalım. Dışsal alanımı yani bedenimi ve de içsel alanımı yani ruhumu evlendirsem birlikte aynı odada (kalpte) yaşamaya başlamış olmaz mıyım? Birlikte atan kalp haline gelmez miyim? Artık mektup yazmaya gerek kalır mı? Hayır! Hasret bitmiştir. Kendi ruhumla bütünleşme başlamıştır. Ama neden kendimizle bu kadar kolay iletişime geçemeyiz?

Bence bunun en önemli nedenlerinden biri tevazudur ve bizler bunun ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Hallac-ı Mansur ‘Enel Hak’((ben hakkım) dediğinde dualitenin kuralları onun derisini yüzdürmüştü. Hallac’ın ‘Ben Hakkım demesi evliliğin aynı odada gerçekleştiğinin kanıtıdır. Mektupsuz ve aracısız kavuşma gerçekleşmiştir. Hallac, tevazu sahibi olarak, kendinde ve alemde Tanrı’dan başka hiç bir şey bulamadığı için, zaten ‘ben hakkım’ demekten de başka bir şey söyleyemezdi.

Kaynağın aktığı sonuç odaklı merkezimizdeyken, gerçekten bunu anlamak kolaydır çünkü, insani koşullanmalarımızdan sıyrılarak, Tanrısal bilişimizi, iletişim yoluyla özgürleştirmişizdir. Gerçek bilişe izin veren tevazu; aslında saf kalbin açılmasını sağlayan anahtardır. Ama dualite dediğimiz mektuplar işin içine girince kafamız karışıyor,kalplerimiz mühürleniyor ve gözlerimiz bulanık görmeye başlıyor. Bunun sonucunda kalben özgürleşemeyince , kendi Tanrısallığını kendimizden uzaklaştırarak, zihin merkezinde yani ego merkezinde yaşamlarımızı sınırlı bir şekilde devam ettiriyoruz. Bu merkezlenme ya da bu uzaklaştırma bize evliliğimizin farkına varamamamız için oyunlar oynuyor. Mektup adresine ulaşıyor ve oyun içinde çeşitli dramlarla ve korkularla ‘Ben’de Tanrı’yım çünkü O’ndan başka yok ki ben var olayım’ noktasını kavrayamadığımız için, Tanrısallığımızdan uzak yaşamaya devam ediyoruz. Sonuç olarak mektup olarak tarif ettiğim illüzyon, Tanrıyla kalben olan iletişimimizi de sabote etmiştir!


İletişim güçlüğü yaşamamızın diğer nedenlerinden biri de illüzyona takılmamızdır. Bu sefer sevgilimle (bedenimle) aynı odadayken(zihindeyken) kendime(ruhuma) mektup yazmaya çalışıyorum. Özümle olan evliliğimin yani Tanrısal gücümün farkında değilim. İletişim gerçekleşemez çünkü, mektup yazarken en büyük tuzağa düşerek zaman diliminde ruhumu beslemeye çalışıyorum. Diğer bir deyişle; geçen, eskiyen, yaşlanan, yaşamı şartlara bağlı ve bundan dolayı asla tatmin olmayan ruhların olduğu bir dünyanın illüzyonuna odaklıyım. Zaman kelimesi hem ‘zaman’ı hem de an’ı kapsar . Zaman illüzyonu, zihnin en sevdiği oyuncağıdır.

Özümüzle aynı odada (kalben bütünlük içindeyken) ‘An’ kavramında genişleyen, kendini sürekli yenileyen bir enerjiye sahibiz ama mektup yazarken, zaman kavramında hapsolmuş ve bloke olmuş bir enerjiye sahibiz. Peki, mektuplarımıza cevap alabiliyor muyuz? Hayatımızı en başta zihnimiz, korkularımız ve buna bağlı olarak gelişen kıyaslamalar ele geçirmiştir. Bunlar, kendimizi yaşamın içinde ‘kabullenmeme noktasına’getirir ki, bu da mektuplarımıza cevap verilmediğinin kanıtıdır.

Kaderimizde Tanrısal varlığımızla bütünleşmek vardır. Buna kalbin kendi gücünü hatırlaması da diyebiliriz ve bu, ruhumuzda zaman kavramına bağlı olmadan ‘bilinmek’ üzere saklıdır. Bu bilinmeklik mutlaka kendini açığa çıkarmak zorundadır. Yaşam, yaşayan ve yaşanan her şey kalp atışı gibidir. Bu atışa odaklanmak bütün mucizeleri beklemediğimiz anda gerçekleştirir. Hiç beklenmedik olması onun zamansız olduğunun kanıtıdır. Dolayısıyla biz zamansızlığı fark ettiğimizde bu, Tanrı nazarında an’dan ibaret olan aracısız( mektupsuz) kavuşmadır.

Telepatik öze ne kadar yaklaşabiliriz?

Kalp telepatisinin nasıl başlayacağını anlatmak için 1 ve 2 yi kendi aralarında erittik ve tevazu noktasına değindik. Ben hakkım diyerek 3 ü anlattık ve 1 ve 2 yi evlendirerek ‘ ben yokum’ yani ‘hiçim’ dedik. Ancak herşeyden önce anlaşılması gereken nokta; ‘hiçim’ demek, kendi gücümüzün gerçek anlamını fark etmemizdir. Tanrı ve insan diye tanımlılıktan, 3 gizeminin tanımsızlığına gidersek, kendinden kendine görünen, kendinden kendine iletişim halinde olan, kendinden kendine seven, kendinden kendine gören ve en nihayetinde kendinden kendine genişleyerek tecelli eden sisteminin işleyişine tanıklık etmiş oluruz. Bu saf kalbin gücü ve aşkın büyüsüdür.

‘Kendinden kendine’ sisteminin bilincinde olmak evrensel iletişime bağlanmamızı sağlar ve böylelikle Tanrı dediğimiz özümüzle kalpten kalbe telepatimiz başlamış olur.

Telepatinin, ‘uzak’ (tele) ve ‘etkilenme, tesir almış olma,hissetme’ anlamlarına gelen (pathei) kelimelerinin birleşmesine bir kez daha bakacak olursak bu anlam, uzak ve yakın olanın bütünleşmesi gibi duruyor olsa da, iletişimin başlaması için uzak olan bir Tanrıyla, yakın olan ruhumuzun ortak olarak hissettiği ve birleştiği, birbirlerine mesafesi olmayan yer kalptir. Telepati başladığı zaman aslında kendimizin kendisi vasıtasıyla( özümüze) mesafesiz olarak açılımına da izin vermiş oluruz.

Kalben telepati de; yani evrenin iletişim kaynağına bağlı olduğumuzu fark ettiğimiz her an da, bilginin aktığı ‘bir’ merkezdeyiz. Kaynaktan gelen evrensel mesajı anlamanın en büyük sırrı, ondan şüphe duymayacak kadar inanmaktan geçer. Kendimize bu açıdan inanmamız ve güvenmemiz çok önemli.

İlk vahiy geldiğinde Hz. Muhammed bunun şaşkınlığıyla Hz. Hatice’ye koşarak gitmiş ve hemen ona ilk gelen ayeti anlatmıştı. Hz. Hatice ona gelen ayetlerin şeytani mi yoksa rahmani mi olduğunun ayırt etmesi için şöyle demişti. ‘ eğer tekrar bir ayet gelirse ben başımı açacağım, ve gelen hemen bunu görüp kaçarsa rahmanidir ama kaçmazsa şeytanidir’ diyerek kalp ve zihin ayırımına çok güzel bir yaklaşım göstermiştir. Başka bir yazımda daha derinlemesine irdeleyeceğim bu konuya şimdilik küçücük değinmek gerekirse; Hz. Hatice’nin başını açmasıyla yaptığı vurgu (aslında ayet başıma ‘kaçarsa’ demek istediği), idraken farkındalığa ulaşabiliyorsak bu gelen ayet özümüzdendir o zaman başımıza( idrakimize) kaçar ama farkındalığımız olmaktan uzaksa kaçmayarak, şeytani yani kollektif zihnin öğretisi diyebileceğimiz kendini tekrar eden bir zihin karmaşından olduğunu anlarız. Ve bir daha şüpheye düşmeyiz.

Bu bağlamda artık kendi Tanrısal kaynağımıza sahip çıkmak zorundayız. Eşitlik yasası gereği bu zaten hep böyleydi. Kendi gücümüze sahip çıkmak zormuş gibi duruyor ama güç dediğimiz şeyin, saf sevgi enerjisinden başka bir şey olmadığını anladığımızda hepimizin telepatiye ne kadar yatkın olduğu anlaşılacaktır. Bunun devamında da kendi gizemimizi, kendinden kendine tecelli eden cennet neşesiyle, asla şüphe duymayacak şekilde yaşamaya başlayacağız. Artık kendi yüceliğimizi hatırlamamıza izin vermemiz gerekiyor. İsmimizin önüne eklenen ulvi sıfatlara ihtiyacımız yok, sadece kendimiz olmamız ve sırtımızı dine, tarikatlara, gurulara dayamadan kendi bilme sorumluluğumuzu almaya cesaret etmemiz gerekiyor. Farkındalığımızı dış öğretilerden iç merkezimize yönlendirirsek kendimizi bilme genişlemesine başlayabiliriz ama sadece başkalarının sözlerini doğru kabul etmemiz yüzünden kendi iç sesimize güvenip kendi özümüzden gelen sözlerimizi bir türlü söyleyemiyoruz. Bazen bize gelen bilgileri, ya rüya gibi alglılıyoruz ya da ‘sanırım saçmaladım’ zannederek elimizin tersiyle itiyoruz.

Ölümlü olduğumuz ve sınırları belli insan korkusundan, ölümsüz kalbimizin bilişine şüphesiz bir inaçla yaklaşmalıyız. Kendi deneyimlerimize geçmemiz için de Tanrısal yaratımla işbirliği için izin vermemiz gerekiyor. Tüm yapmamız gereken bundan sonra içimizden gelen bilgilere daha yakından bakmak cesaretini gösterebilmekte çünkü, Tanrı, ‘ben emanetimi dağlara, taşlara yükledim ama bunu en iyi insan taşıdı’ diyerek bilinebilirliliğinin insan formuyla olacağının işaretini vermiştir. Diğer bir yerde de ‘gizli bir hazineydim bilinmek istedim’ sözünü peygamber aracılığıyla söylenmesi de hazinen, bizler tarafından da bilinebileceğinin mesajını vermektedir.

Tanrı insana ‘sana şah damarından bile daha yakınım’ yani bedeninden de ötedeyim diyerek özümüzün O, olduğunu açıkça söylemiştir. Ancak şah damarımız kesilirse sadece beden ölümüz gerçekleşir ama kalbimizle bağlantımız kesilirse yaşarken bedende olmamıza rağmen, ölümün bir başka yüzüyle tanışırız. Gerçekten yaşamayan ve illüzyona takı kalan zihin, trajik bir şekilde farkında olamadığı şekilde ölüm bilincindedir ya da kendini ölümlü zannederek yaşar. Bu ruhun ölümü olarak anlaşılmamalıdır. Gerçekten yaşamla birleşmiş ruhumuz, zihin ölümünü Tanrısal özle, kalben iletişime geçtiği anda tadar ve kaynaktan tekrar dirilerek sonsuzluğa akar.

Ölmeden önce ölmek sırrında, zihinde ölüp de kalben dirilen , zamanda ölüp an’ da dirilen ve insan tarafından, Tanrı tarafına yükselerek evrenin genişlemesi için kendi aracılığıyla deneyimlere izin tüm telepatik kalp üstatlarına aşkla ithaf olunur...

Esra Erdoğan
 
Üst