Sohbet Muhabbet

Yani özün ne olduğunu ancak içinde derin bir boşluk hisseden bulabilir. İçi gündelik islerle dolu olan ve bundan dolayı içinde boşluk hissetmeyene anlatacak hiç bir şey kalmıyor. Onlar depresyonlarini çikolata ile, yeni kıyafet alarak, tatile giderek bastiriyirlar. Bazı insanlar persona kimliklerini asla terkedemezler. Bu ayetle sabit.
Yazdıklarınız üzerine düşündüm. Persona’nın kırılması meselesi bana yabancı değil. Maske takmamayı seçmek gerçekten zorlayıcı olabiliyor.
Şunu merak ediyorum:
Persona’sını yıkmış bir insan, özünü gerçekten bulmak için nereden başlamalıdır?
 
Yani özün ne olduğunu ancak içinde derin bir boşluk hisseden bulabilir. İçi gündelik islerle dolu olan ve bundan dolayı içinde boşluk hissetmeyene anlatacak hiç bir şey kalmıyor.
Ah be Retro kuşum. Bu cümleye hiçbir şey demeyeceğim. Son dönemlerde inanılmaz keşiflerde bulundum, birkaç gündür de derin derin hissettiğim ama varlığından şüphe ettiğim bir şeyle burun buruna geldim resmen. Tevafuk dedim, kabul ettim.

Sonra daha garip bir şey oldu, aylar önce yazdığım bir yazının mesajı düştü önüme, şöyle diyordu notumda : Üzerine yazılmasını istiyorsan, boş bir sayfa ol.

Uzza'yı düşündüm bol bol.. Sabah yıldızını çağrıştıran gücü.. Gece bitmeden umut görünür diye boşuna demiyorlar. İşin garibi, bu çembere düşmeyen anlayamıyor. Hep bir merkez nokta arayışı var. Oysa pervane olmak gerek bazen.. Bazen neden döndüğünü bilmemek gerek.. Rıza göstermek gerek.

Sırf bu yüzden sana hak veriyorum.
 
Benim yaratıcım da, sizin yaratıcınız aynı değil midir? İkimize de bedenimizi, hayatımızı kısaca sahip olduğumuz her şeyi veren aynı yaratıcı değil midir?

Doğru diyorsunuz sınırlar ile algılama konusunda ama ben şunu düşünüyorum, insan bedeni, algısı ne kadardır ki, sınırlıdır. Bu beden ile yaratıcımızı algıyabileceğimiz en üst kapasite; gönderdiği rehber varlıklar, peygamberler, veliler, ruhani üstatlar tarafından bize anlatılmıştır. Hangi duyguların, davranışların öne çıktığını; yaradanı tanımladığını onlar anlatmıştır. Bu dünyada, bu bedende onu en iyi şekilde böyle anlayabiliriz, tezahür ettirebiliriz. Sınırı bence din koymuyor, insanın kendisi sınırlı olduğu için o sınır koyuyor. Dünya kanunlarından dolayı. Ama öldükten sonra böyle olmayacaktır.
Bu mevzuyla ilgili hafif bir tefekküre dalmak aklımda bir şeyler var mı diye birkaç cümle sarf edip görmek istiyorum müsaadenizle.
Bundan 5 sene kadar evveline kadar hiçbir kalıbı kabullenmeyen bir insandım ama bazı cezbe hallerim olurdu ve oturur tanrıyı düşünürdüm ya da bildiğim nispette kısmi bir delilikle herkesin acısını taşıdığımı zanneder ve kendi kendime oturup ağlardım. İmanım yoktu, ahiret inancım yoktu, daha doğrusu hiçbir kutsalım yoktu ve tanrıyla empati kurabileceğimi zannederek hadsizlik yapar onun yalnızlığına ağlardım, tabi burada kendime ağlıyormuşum da kibrimden itiraf etmeye kalksam da sönük kalıyormuş sonradan fark ettim. Her neyse bir yandan da tüm cehaletimle dinleri puzzle parçaları gibi birleştirmeye çalışıyordum, sanki her şey birbirini tetiklesin bir yandan da bazı şeyleri ulaşılmaz kılsın diye bilinçli olarak dağıtılmış gibi geliyordu şu Babil kulesi anlatısındaki dillerin ayrılması mevzusu gibi. O dönemlerde karaladığım bir şey vardı biraz yerini bulmayan bir benzetme ama bilinç sahibi tüm cevherlerin okyanus dolusu suyun biricik atomları olduğunu ve her atomun okyanus algısının farklılığı üzerine bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Tanrı algısı da biraz böyle ki biz okyanus dahilindeki atomlardan çok daha biricik varlıklarız, hangi kalıba sokulmuş olursan ol ya da hangi inanç biçimine dahil hissedersen hisset okyanusla ilgili fikrin ve algın tüm tanımlara ve kısıtlara rağmen tamamen sana ait biricik. Fakat bu zatın kendisiyle alakalı bir durum değil bu yaratılmış olmanın bilinçli bir özne olmanın doğurduğu bir sonuç. Algılar biricik dahi olsa okyanus yine okyanus. Deniz yıldızları resiflere tapsa dahi.
 
Geri
Üst