Sevginin Ardındaki İdeal

Elnora_alila

Moderator
Kalpte korku olduğu sürece sevgi nasıl var olabilir?

Sevgi, doğası gereği bütün korkuları yener. Caddede, çocuğuyla birlikte yürüyen genç bir anne ve ona havlayan bir köpek düşünün. Anne korkuya kapılarak en yakın eve sığınır. Fakat ertesi gün aynı anne, çocuğuyla birlikte caddede yürürken bir aslanın çocuğunun üzerine atıldığını görse ne yapar? Bu kez anne nereye kaçar? Elbette kaçmaz; çocuğunu korumak için canı pahasına aslanın karşısına çıkar. Çünkü sevgi, korkunun önüne geçtiğinde insanın davranışı bütünüyle değişir.

Korku, insanın kendisini evrenden ayrı ve bağımsız bir varlık olarak görmesinden, yani benmerkezci düşünceden doğar. Kişi kendisini küçülttükçe, kendi varlığını önemsiz ve değersiz gördükçe korkusu da artar. İnsan kendisini ne kadar küçük ve yalnız bir varlık olarak algılarsa, dış dünyaya karşı o kadar savunmasız hisseder. Buna karşılık, kendisini bütünün bir parçası olarak gördükçe korku azalır.

İçimizde en ufak bir korku kıvılcımı var olduğu sürece, orada sevginin tam anlamıyla varlığından söz edemeyiz. Çünkü sevgi ile korku birbirine zıt iki hâlidir.

Sevgi, insanı kendisinin ötesine taşır; korku ise insanı kendi sınırlarının içine hapseder.

Ancak gerçek sevginin ortaya çıkabilmesi için, sevgimizi yönelttiğimiz varlığın zihnimizde en yüksek ideal hâline gelmesi gerekir. İnsan sevgisi birçok durumda yanıltıcı olabilir ve zaman içinde kaybedilebilir. Fakat gerçekten seven kişi için sevdiği şey, onun ulaşabildiği en yüksek idealin taşıyıcısı hâline gelir. Kimi insan idealini daha düşük seviyede gördüğü bir varlıkta, kimi ise daha yüce bir varlıkta bulabilir. Bununla birlikte, her iki durumda da gerçekte sevilen yalnızca idealin kendisidir. İnsanların en yüksek ideallerinin ortak adı ise Tanrı'dır.

Cahil ya da bilge, aziz ya da günahkâr, kadın ya da erkek, eğitimli ya da eğitimsiz, kültürlü ya da kültürsüz olsun; her insanın zihninde bir en yüce ideal vardır. Güzelliğin, yüceliğin ve gücün ulaşılabilecek en yüksek biçimlerinin birleşimi, seven ve sevilen Tanrı'ya ilişkin en bütünsel kavrayışı meydana getirir.

Bu idealler, zihnimizde doğal olarak var olur ve hepimizin düşünsel yapısının bir bölümünü oluşturur. İnsan doğasının bütün etkinlikleri, bir bakıma bu ideallerin pratik hayatta gerçekleştirilmesi için verilen mücadelelerdir. Toplumda gördüğümüz bütün hareketlilik de farklı insanların taşıdığı ideallerin açığa çıkması ve somutlaşması çabasından doğar.

İçeride olan, dışarı çıkmak için sürekli olarak kendisini ifade etmeye çalışır.

İdeal, insan hayatında sürekli etkisini gösteren en güçlü güdülerden biridir. Yüzlerce doğum ve binlerce yıllık mücadeleden sonra insan, içindeki ideal ile dış dünyanın bütünüyle örtüşmesini sağlamaya çalışmanın boşuna olduğunu keşfeder. Bu farkındalıktan sonra artık kendi idealini dış dünyaya zorla yansıtmaya çalışmaz. Bunun yerine, sevginin en yüce bakış açısıyla idealin kendisine, yalnızca ideal olduğu için bağlanır ve onu olduğu hâliyle sever.

Teoride kusursuz olan bu ideal, diğer bütün düşük seviyeli idealleri de kendi içinde kapsar.

Aşığın, bir kölenin yüzünde bile Helen'in güzelliğini gördüğünü anlatan sözün doğruluğunu herkes kabul eder. Olayı dışarıdan seyreden biri, sevginin yanlış kişiye yöneltildiğini düşünebilir. Fakat aşık, köleyi değil Helen'i görür. Çünkü onun bakışı, karşısındaki kişinin görünüşünün ötesine geçmiştir.

İster Helen olsun, ister bir köle; gerçekte sevgi nesnelerimiz, ideallerimizin etrafında şekillendiği merkezlerden başka bir şey değildir. Biz çoğu zaman karşımızdaki varlığı olduğu hâliyle değil, kendi içimizde taşıdığımız idealin onda yansıyan biçimiyle severiz. Bu nedenle,

Sevginin gerçek nesnesi, dışarıdaki herhangi bir suret değil; o surette kendisini görünür kılan idealin kendisidir.


Peki dünya genellikle neye adanır?

Elbette insan, her şeyi kucaklayan ve idealde mükemmel olan en yüce varlığa, yani kendi idealine adanır. Ancak bu ideal, dışarıda hazır olarak bulunan bir şey değildir; insanın kendi içinde taşıdığı ve dış dünyaya yansıttığı bir idealdir. Her insan, kendi iç dünyasının ölçüsünde bir ideal oluşturur ve Tanrı kavrayışını da bu idealin en yüce biçimi olarak şekillendirir.

Bu nedenle zalim ve kana susamış bir insanın, en yüce idealini bile zalim ve kana susamış bir Tanrı şeklinde tasavvur edebildiğini görürüz. Buna karşılık, iyi ve merhametli bir insanın Tanrı anlayışında da iyilik, merhamet ve yücelik ön plana çıkar. Her insan, kendi içindeki ideali dışarıya yansıtır ve Tanrı'yı da o idealin en yüksek ve en bütünsel biçimi olarak görür.

İyi insanların yüce ideallerinin diğer insanlarınkinden bu kadar farklı olmasının nedeni de budur. Farklılık, aslında idealin kendisinden çok, onu algılayan ve dış dünyada biçimlendiren insanın iç dünyasından kaynaklanır.

Böylece insanın sevgi yolculuğunda ulaştığı nokta yeniden aynı yere çıkar:

Sevdiğimiz şey, dışarıdaki herhangi bir suret değil, o suretin arkasında gördüğümüz idealdir. İnsan ideali ne kadar yüceltir ve arındırırsa, sevginin nesnesi de o ölçüde yücelir.


Sevginin sırrı - Bhakti Yoga
 
Geri
Üst