Elnora_alila
Moderator
Başlangıçta her şey, tek şeydi. Yaratıcı irade, her şeyi kendi bütünselliği içerisinde barındırıyordu. Sonra (kendi güzelliğini görmek istemesi ya da başka bir nedenden dolayı), varoluş serüvenini başlattı. Artık zorlu bir süreç, işlemeye koyulmuştu. Tüm evren, kendini geliştirmek, evrimleştirmek ve tekâmül ettirmek yoluyla, "yeniden" o ilk baştaki birliğe, beraberliğe ve tekliğe doğru yönelmek, buna ulaşmaya çalışmak zorundaydı.
Artık zaman vardı, mekân vardı, geçmiş, şimdi ve gelecek vardı. Bütün evren, bir tek bu hedef için var ve bir tek buraya koşuyor. Ancak işin daha zor ve daha renkli olması için, sonuca gidecek sayısız yol ve sayısız yöntem var olundu. Yani hedef tek ve aynı, ama ona ulaştıran yollar (kısa, uzun, rahat ya da engebeli olarak) çok farklı ve çok çeşitliydi.
Gerçek olan şu ki, insanların (ve tüm evrenin) yapacağı en önemli şey, önce içlerinde bu hedefi hissetmeleri, holografik evrenin (yani, bütünselliğin) farkına varmalarıdır. Çünkü, üç boyutlu maddesel bir beden ve algılar dünyası ile kısıtlı bulunuyoruz. Bu, bir gerçeklik biçimidir, vardır ve reeldir. Ancak tıpkı büyük bir renk spektrumunda, yalnızca çok kısıtlı bir renk çeşidini algılamamız gibi, bu dünyasal (3 boyutlu) gerçeklik biçimi de, tek ve değişmez bir yapıda değil, ancak belirli bir yer ve yoğunlukta ortaya çıkan kısıtlı ve dar bir bölümdür.
Gerçeklik, aynı anda, çok değişik yerlerde ve biçimlerde, farklı yoğunluklarda mevcuttur. Varlık nasıl organize olmuşsa, gerçeği öyle ve o biçimiyle (yani, kendi gelişmişliği oranında) görür ve algılar. Nitekim Kuantum Fiziği, atom altı araştırmalarda ortaya çok çarpıcı sonuçlar koymuştur. Bizim sert ve kaba madde olarak algıladığımız şeyler, aslında hiçbir temel yapı taşı olmayan, sürekli olarak biçim değiştiren ve farklılaşan, bulutumsu ve belirsiz özelliklerden oluşmaktadırlar.
Ama bizim algılama organlarımız yetersiz oldukları için salınıp, titreşip duran madde, bize sert ve durağanmış gibi gelmektedir. Tıpkı tek tek, durağan resimlerden oluşan film karelerinin hızla çevrilince, gözümüzün onu canlı ve hareket halinde olan bir film sanması gibi. Aslında dünya ve şu anda algıladığımız her şey, bizim eksik ve yetersiz algılama yeteneklerimiz nedeniyle bize bu biçimde görünmektedir. Çünkü tüm var oluş ve tüm gerçek aynı anda, her yerde ve buradadır. Biz onun hangi biçimini görebilirsek, bizim gerçeğimiz odur.
Sanki bir soğan gibi, kimisi üst kabuğunu görüyor, kimisi onun altını, diğeri daha farklı bir bölümünü, birileri de onun zarlarından arınmış cücüğünü (yani, özünü). Soğan tektir, oradadır ve aynıdır. Ama bakanın gözü; frekansları, organize olduğu ya da o yoğunlukta bulunduğu ortamı ve algı özellikleri nedeniyle, onun farklı yönlerini görerek onu değişik olarak tanımlar ve öyle inanır.
Bu nedenle dünya, hep bir aldanma, bir yanılgı ve hayal (suret) âlemidir. Çünkü eğer gözümüz, kulağımız, burnumuz, elimiz ve dilimiz daha farklı olabilselerdi ; algıladığımız gerçeklik de bambaşka bir biçim alırdı. Nitekim elektron mikroskopları, atomun altına indikçe, çok farklı bir âlemle karşılaşıyorlar. Orada temel bir yapı taşı yok. Sürekli olarak bir değişim ve bir hareket var. Hatta kesinlik öylesine değişken ki, bir atom altı parçacığın yerini belirleyebilmek için, onu geniş bulutumsu bir alan içinde tanımlamak gerekiyor.
Daha da önemlisi, atom altı âlemde, tüm parçacıklar (yani, bütün evren) birbirleriyle bir iletişim ve haberleşme içindeler ve adeta gizli bağlarla tüm evren birbirine bağlanmış gibi. Düşünün bir kez, her şeyi görüp, algılayabilen gözlere sahip olsaydık ve çevremize baksaydık, acaba neler görürdük? Kendimize bakınca; el, yüz, göz, elbise, renk değil, salınıp-titreşen bir yoğunluk çarpardı gözümüze. Başımızı kaldırıp bir diğer insana baktığımızda ya da bir masaya ve taşa; artık onları da suretler ve maddî şekiller olarak değil, bir frekanslar paketi olarak algılardık.
İşin ilginci, tüm her şeyin, aynı yapının, değişik yoğunluklardaki biçimlenmeleri olduğunu da fark ederdik. Yani; sen, ben, o; önde, arkada, yanda ya da geçmiş, şimdi ve gelecek gibi bütün ayrımlar yok olurdu. Çünkü frekanslar alanında, zaman ve mekân bulunmaz.
İçsel özgürlüğün yolu - Patanjali
Artık zaman vardı, mekân vardı, geçmiş, şimdi ve gelecek vardı. Bütün evren, bir tek bu hedef için var ve bir tek buraya koşuyor. Ancak işin daha zor ve daha renkli olması için, sonuca gidecek sayısız yol ve sayısız yöntem var olundu. Yani hedef tek ve aynı, ama ona ulaştıran yollar (kısa, uzun, rahat ya da engebeli olarak) çok farklı ve çok çeşitliydi.
Gerçek olan şu ki, insanların (ve tüm evrenin) yapacağı en önemli şey, önce içlerinde bu hedefi hissetmeleri, holografik evrenin (yani, bütünselliğin) farkına varmalarıdır. Çünkü, üç boyutlu maddesel bir beden ve algılar dünyası ile kısıtlı bulunuyoruz. Bu, bir gerçeklik biçimidir, vardır ve reeldir. Ancak tıpkı büyük bir renk spektrumunda, yalnızca çok kısıtlı bir renk çeşidini algılamamız gibi, bu dünyasal (3 boyutlu) gerçeklik biçimi de, tek ve değişmez bir yapıda değil, ancak belirli bir yer ve yoğunlukta ortaya çıkan kısıtlı ve dar bir bölümdür.
Gerçeklik, aynı anda, çok değişik yerlerde ve biçimlerde, farklı yoğunluklarda mevcuttur. Varlık nasıl organize olmuşsa, gerçeği öyle ve o biçimiyle (yani, kendi gelişmişliği oranında) görür ve algılar. Nitekim Kuantum Fiziği, atom altı araştırmalarda ortaya çok çarpıcı sonuçlar koymuştur. Bizim sert ve kaba madde olarak algıladığımız şeyler, aslında hiçbir temel yapı taşı olmayan, sürekli olarak biçim değiştiren ve farklılaşan, bulutumsu ve belirsiz özelliklerden oluşmaktadırlar.
Ama bizim algılama organlarımız yetersiz oldukları için salınıp, titreşip duran madde, bize sert ve durağanmış gibi gelmektedir. Tıpkı tek tek, durağan resimlerden oluşan film karelerinin hızla çevrilince, gözümüzün onu canlı ve hareket halinde olan bir film sanması gibi. Aslında dünya ve şu anda algıladığımız her şey, bizim eksik ve yetersiz algılama yeteneklerimiz nedeniyle bize bu biçimde görünmektedir. Çünkü tüm var oluş ve tüm gerçek aynı anda, her yerde ve buradadır. Biz onun hangi biçimini görebilirsek, bizim gerçeğimiz odur.
Sanki bir soğan gibi, kimisi üst kabuğunu görüyor, kimisi onun altını, diğeri daha farklı bir bölümünü, birileri de onun zarlarından arınmış cücüğünü (yani, özünü). Soğan tektir, oradadır ve aynıdır. Ama bakanın gözü; frekansları, organize olduğu ya da o yoğunlukta bulunduğu ortamı ve algı özellikleri nedeniyle, onun farklı yönlerini görerek onu değişik olarak tanımlar ve öyle inanır.
Bu nedenle dünya, hep bir aldanma, bir yanılgı ve hayal (suret) âlemidir. Çünkü eğer gözümüz, kulağımız, burnumuz, elimiz ve dilimiz daha farklı olabilselerdi ; algıladığımız gerçeklik de bambaşka bir biçim alırdı. Nitekim elektron mikroskopları, atomun altına indikçe, çok farklı bir âlemle karşılaşıyorlar. Orada temel bir yapı taşı yok. Sürekli olarak bir değişim ve bir hareket var. Hatta kesinlik öylesine değişken ki, bir atom altı parçacığın yerini belirleyebilmek için, onu geniş bulutumsu bir alan içinde tanımlamak gerekiyor.
Daha da önemlisi, atom altı âlemde, tüm parçacıklar (yani, bütün evren) birbirleriyle bir iletişim ve haberleşme içindeler ve adeta gizli bağlarla tüm evren birbirine bağlanmış gibi. Düşünün bir kez, her şeyi görüp, algılayabilen gözlere sahip olsaydık ve çevremize baksaydık, acaba neler görürdük? Kendimize bakınca; el, yüz, göz, elbise, renk değil, salınıp-titreşen bir yoğunluk çarpardı gözümüze. Başımızı kaldırıp bir diğer insana baktığımızda ya da bir masaya ve taşa; artık onları da suretler ve maddî şekiller olarak değil, bir frekanslar paketi olarak algılardık.
İşin ilginci, tüm her şeyin, aynı yapının, değişik yoğunluklardaki biçimlenmeleri olduğunu da fark ederdik. Yani; sen, ben, o; önde, arkada, yanda ya da geçmiş, şimdi ve gelecek gibi bütün ayrımlar yok olurdu. Çünkü frekanslar alanında, zaman ve mekân bulunmaz.
İçsel özgürlüğün yolu - Patanjali