Cin ile Evlilik, Hamilelik ve Doğum

qardian

Kayıtlı Üye
Bu paylaşımımızda, İslam ve metafizik eserlerinde açıklanan, çağlar boyu merak edilen ve üzerinde çokça sual sorulan bir meseleyi; "Cinlerle Evlenmek" konusunu fıkhi, felsefi ve ontolojik boyutlarıyla anlatmaya çalışacağız. İlgili ilmi hakikatleri, konunun meraklıları ve ilim talipleri için aynen aktarıyoruz:

1. Cinlerle İnsanların Evlenmesi Mümkün müdür?
• İmkânı ve Vukuu: İnsanların cinlerle, cinlerin de insanlarla evlenmesi mümkün ve vaki bir durumdur.
• Sealibî’nin Görüşü: Sealibî, insanlarla cinler arasında evliliğin ve bu evlilikten çoluk çocuk sahibi olmanın mümkün olduğunu savunur. Delil olarak da İsrâ Sûresi 64. ayetteki şu ayeti zikreder: “Onların mallarına ve evlâtlarına ortak ol.”
• Hadis-i Şerifler ve Rivayetler: Kişinin helaliyle münasebette bulunurken Besmele çekmemesi halinde şeytanın bu birleşmeye dahil olacağına dair rivayetlere yer verilir.
• Fukahanın Yasaklaması: Hz. Peygamber’in (S.A.V.) cinlerle evlenmeyi yasaklaması ve fukahanın "Cinlerle insanlar arasında nikâhlanmak caiz değildir" hükmünü vermesi, aslında böyle bir durumun ontolojik olarak mümkün olduğunun en büyük delilidir. Zira şeriatta, vukuu imkânsız olan bir şeyin "gayrimeşru" olduğuna dair hüküm bina edilmez.

2. Muhannes: İki Alemin Arasındaki Melez Nesil
İmam-ı Şiblî eserinde, cin erkeklerin insan kadınlarıyla olan münasebetlerinden veya bu sürece olan müdahalelerinden doğan çocuklara dair çok sarsıcı bir rivayet aktarır. Kitapta, bu yolla dünyaya gelen melez varlıklar doğrudan Muhannes olarak adlandırılmaktadır.
Eserdeki İbn-i Abbâs rivayeti kelimesi kelimesine şu şekildedir:
İbn-i Abbâs demiştir ki: «Kişi, karısına hayızlı halinde cima ettiği zaman şeytan ondan daha önce davranır da o kadın Muhannes'e hamile kalır. Muhannesler Cin çocuklarıdır.» Bu hadîsi, El-Hafız İbn-i Cerir rivayet etmiştir.
Klasik havas literatüründe ve fıkıh dilinde bu kavram; şer'î sınırların çiğnenmesi (hayız hali) veya manevi korumanın (Besmele) terk edilmesi neticesinde erkek cinlerin kadına yaklaşarak nütfeye kendi enerjilerini bırakmasıyla doğan, iki aleme de tam ait olamayan çift karakterli "cin çocuklarını" tanımlar. İslam hukukçularının (fukaha) sayfalarca bu melez neslin miras haklarını, şahitliklerini ve camide imamlık yapıp yapamayacaklarını tartışması, bu vakaların antik dönemde ne kadar ciddiye alındığının en somut kanıtıdır.

3. Büyük Ontolojik Sual: Ateş ve Toprak Nasıl Birleşir?
Bu meseledeki en temel hareket noktalarından biri olan o meşhur felsefi sual şudur: Aslı "ateş" (mâric/zehirli ateş) olan bir dişi cinnin rahminde, aslı "toprak ve su" olan yaş bir insan nütfesi nasıl barınabilir ve eriyip gitmez? Bu çelişki üç mükemmel vech ile izah edilir:
• Ana Unsurun Değişimi: Cinler her ne kadar ateşten halk edilmiş olsalar da; tıpkı aslı toprak olan Âdemoğullarının zamanla toprağın saf niteliklerini kaybedip et, kemik ve kana dönüşmesi gibi, cinler de yeme, içme, evlenme ve çoğalma nitelikleriyle asli ateş unsurlarını kaymetmiş ve latifleşmişlerdir. Ateşten halk edilen asıl varlık, sadece cinlerin ilk babasıdır. Babadan sonra gelen cin nesli ise doğrudan ateşten yaratılmamıştır.
• Efendimiz’in (S.A.V.) Şehadeti: Efendimiz, namaz kılarken kendisine musallat olan bir şeytanın boğazını sıktığında, onun dilinin ve salyasının soğukluğunu ellerinde hissettiğini haber vermiştir. Eğer cinler hala asli ateş halleri üzere kalsalardı, dillerindeki bu soğukluk peydâ olmazdı ve onlara dokunan bir insan anında yanıp tutuşurdu. Dolayısıyla cinler, yiyip içtikleri sıcak ve soğuk gıdalar sayesinde asıl unsurları olan ateşten çıkıp, dört ana unsurun (anasır-ı erbaa: su, ateş, toprak, hava) dengesine dahil olmuşlardır.

4. İmam Mâlik’in Fesat Endişesi
Fıkıh mezheplerinin büyük imamlarından İmam Mâlik b. Enes’e, Yemen’deki bir cemaatten mektup gelerek şu sual sorulmuştur: “Burada cinlerden bir adam var, bizden kız istiyor ve helal yoldan evlenmek istediğini söylüyor, ne dersiniz?”
İmam Mâlik bu suale şu muazzam fıkhi ve içtimai vizyonla cevap vermiştir:
"Dince bunda bir sakınca yoktur. Lakin ben şahsen bunu hoş karşılamam. Çünkü yarın bir gün kadın cinden hamile kaldığı zaman 'Bu çocuk kimdendir?' diye sorduklarında, kadın 'Cin’den' diye cevap verecektir. Ve bu yüzden müslümanlar arasında fesad alıp yürüyecektir."

5. Şer’î Engeller ve Evliliğin İptali
Hamile kalmanın imkânsızlığı kabul edilse bile, cinlerle evliliğin neden şer'an caiz olmadığı ve haram kılındığı şu gerekçelerle açıklanır:
• Cins Farklılığı ve Maksadın Husul Bulmaması: Evliliğin temel hikmeti, eşlerin bir arada huzurla, tatlı tatlı barınıp yaşamasıdır (Sükûnet). Allah Teâlâ Nisâ 1, A'râf 189 ve Şûrâ 11. ayetlerde, insanlara "kendi nefislerinden (kendi cinslerinden)" eşler yarattığını beyan buyurmuştur. Cinler bizim cinsimizden değildir.
• Ezeli Düşmanlık: İnsan nesli ile cin nesli arasında, cennetten indirilişten beri süregelen köklü bir zıtlık ve düşmanlık vardır. Efendimiz (S.A.V.), "Taun, Cinlerin size bir hilesidir. Çünkü onlar zehirli ateşten yaratılmışlardır. Onların asıl yaradılışında hâlâ bu mevcuttur" kavliyle bu düşmanlığa dikkat çekmiştir. Evlilik sevgi ve saygı esasına dayanır; doğası gereği birbirine düşman olan iki farklı tür arasında hakiki bir sevgi bağı kurulamaz.
• Aşk ve Mecburiyet Hali: Eğer bir insan ile bir cin arasında bir aşk peydâ olur ve cin, evlenmediği takdirde insana ya da çevresine büyük bir felaket getireceğini tehdit ederse, insan evlenmek zorunda kalabilir. Fakat bu tehlikenin atlatıldığı anlamına gelmez; çünkü bu evlilik rıza ve sükûnetle değil, tehdit ve tahakkümle kurulmuştur.
• Lafzî Engeller: Kur'an-ı Kerim’de evlenilmesi helal olanlar zikredilirken her defasında "Kadınlar" tabiri kullanılmıştır. Bu tabir yalnızca insan cinsinin dişilerini kapsar. Cinler için kullanılan "rical (adamlar)" lafzı ise (örn. Cin suresi 6. ayet) sadece dilsel bir karşılıktan ibarettir, şer'î nikâha cevaz vermez.

Netice-i Kelam:
Bu kıymetli izahatlardan anlıyoruz ki; cinlerle evlenmek metafiziksel olarak mümkün ve vaki olsa da, hem insanın yaratılış şerefine aykırı olması, hem türler arası ezeli uyumsuzluk, hem de fıkhî/toplumsal fesat kapılarını aralaması sebebiyle şer'an caiz görülmemiş, yasak kılınmıştır.
En iyisini şüphesiz Allah bilir.

Ahkâmu’l-Mercân fî Ahkâmi’l-Cân (syf 101-105) Bedreddin eş-Şiblî
 
Sufli varlıkların (izdivaç) hareketlerine ve özel hayatımıza yaptıkları müdahalelerine dair yaptığım araştırmalarda ve karşılaştığım somut vakalarda; pek çok kadının kendi iradesi, isteği ve haberi olmaksızın, kendisine aşık olan bir cin tarafından manevi alemde evlendirildiğine, nikah altına alındığına ve yine kendi alemlerinde doğum yaptığına şahit oldum. En çarpıcı olanı ise, bu ruhsal birleşmeler neticesinde doğan manevi bebeklerin, zamanla o kadının fiziksel bedeninde büyüdüğü, kadının enerjisini ve fıtratını etkilediğidir.

Ancak öte taraftan, fiziki dünyada (âlem-i halkta) yaşayıp da hiç evlenmemiş, yani hiçbir erkekle fiziksel münasebeti olmamış bekar bir kadının, sadece bir cin tarafından hamile bırakılıp fiziksel bir doğum gerçekleştirdiğine bugüne kadar hiç rastlamadım.

Bu iki önemli müşahedeyi bir araya getirdiğimizde karşımıza ezoterik bir gerçeklik çıkıyor: Cinlerin ya da şeytani varlıkların hamilelik durumları, ancak dünyadaki meşru/fiziki bir evliliğe manen veya madden müdahil olmalarıyla şekillenmektedir. Nütfe aşamasında ya da anne rahminde maruz kalınan bu yoğun cin tecellisi ve enerjisi, doğan çocuğun ruhsal ve bedensel fıtratında derin sapmalara, çift kimlikliliğe yol açmaktadır. Dolayısıyla, hadislerin ve kadim alimlerin "Muhannes (cin çocukları)" diye tabir ettiği, iki alemin arasında sıkışmış ve fıtri yönelimi değişmiş bu varlıkların, günümüz dünyasındaki karşılıklarının trans bireyler olabileceğini düşünüyorum. Ruh ile beden arasındaki bu fıtri çelişki, nütfeye sufli bir enerjinin müdahalesinin fiziksel bir tezahürü olabilir.

Lakin, her trans bireyin durumunu tamamen bu metafiziksel nedene bağlamak doğru olmaz; işin biyolojik, hormonal ve psikolojik boyutları tıp ilminin konusudur. Benim burada sunduğum şey, İslami kaynaklardaki 'Muhannes' tanımı ile kendi saha çalışmalarımda karşılaştığım bazı sıra dışı musallat ve nütfe müdahaleleri arasındaki ezoterik bir benzerlik ve hipotezden ibarettir. Bu durum, o ruhların bu dünyada göğüslemek zorunda kaldığı çok ağır ve yıpratıcı bir yaratılış imtihanı olarak da okunabilir.
 
Ezeli Düşmanlık: İnsan nesli ile cin nesli arasında, cennetten indirilişten beri süregelen köklü bir zıtlık ve düşmanlık vardır. Efendimiz (S.A.V.), "Taun, Cinlerin size bir hilesidir.
Bu hadis cinlerin hepsine değil, kötülük yapan , yani şeytan olan cinlere söylenmiştir ve de değiştirilerek çarpıtılmıştır. Cinler insanlara düşman değildir, hatta kendilerini seven ve saygı duyan insanları severler ve saygı duyarlar. İkincisi ise şeytanlar, yani kötü karakterli cinler her türlü inanca sahip olabilirler, Müslüman olanı da vardı. Cinlerin insanlar ile ilgili yasaları vardır ve insanlara zarar vermeleri kendi yasalarına göre yasaktır, musallat durumunda yani sebepsiz yere bir cin insana dadanır ise padişah/kraliçe cinler tarafından cezalandırılırlar. İnsanların cinlerden korkmasına hiç bir şekilde gerek yoktur. Boşuna korkuya sevk etmeyelim insanları. Evlilik konusunda ise cinler zorla evlenmiyorlar, insanın isteği ile oluyor. Cinler tıpkı insan gibi Allah'a ibadet ile yükümlü, akıl , zeka , irade sahibidirler. Dünya yalnızca insana ait değildir, insanlar ile birlikte cinlere de aittir.
 
İkincisi ise Müslüman olmayan cinlere de şeytan demek son derece yanlış bir bilgidir ve de bilmeyen hocaların laflarından ibarettir. Müslüman cinler nasıl yasalara uygun davranmak zorunda ise, Hristiyanlık , Yahudilik gibi dinlere inanan cinler de uymak zorundadır ve kesinlikle şeytan değildir.
 
Araştırmalarım derinleştikçe meseleyi bir de diğer cepheden, yani erkekler yönünden inceleme fırsatım oldu. Bu süreçte bizzat, bir dişi cin (cinnia) ile evli olan erkek vakalarıyla da karşılaştım. Bu erkeklerin bir kısmı zorla evlendirilmiş, bir kısmı ise manevi alemde bir cinnia ile nikahlı olduğundan tamamen habersiz durumdaydı.

Bu durumun en büyük pratik darbesi fiziki alemde yaşanmaktadır; zira manen bir cinnia ile bağlanan bu erkekler, fiziki dünyada (âlem-i halkta) hiçbir zaman normal bir izdivaç gerçekleştiremezler. Evli oldukları cinnia, sahip olduğu sahiplenme dürtüsü ve metafizik engellerle bu erkeklerin evlenmesine asla müsaade etmez, her teşebbüsü bir şekilde baltalar.

Bunun yanı sıra, görünür alemde (âlem-i halkta) evli ve çocuk sahibi olan ancak gizli alemde de bir cin ile evliliği (musallatı) devam eden kadınlar üzerinde de çarpıcı müşahedelerim oldu. Metafizik alemde evli kalınan o cinninin, kadının dünyadaki fiziki, biyolojik çocuklarına karşı aşırı derecede bir sahiplenme ve kıskançlık krizine girdiğine şahit oldum. Bu kıskançlık neticesinde cin, hem kadını hem de o masum biyolojik çocukları aşırı derecede rahatsız etmekte, hırpalamakta ve aile saadetini manevi bir abluka altına almaktadır. Türler arası bu illegal bağların faturasını ne yazık ki insan fıtratı ve nesli ödemektedir.
 
Yaşanılan durumlar cinler ile ilgili olsa da olayın farklı olduğunu düşünüyorum. Hiç bir insanın isteği dışında cin zorla evlenmez. İnsana ancak teklif ederler fakat insan kabul etmez ise anlayış duyup giderler. İnsan kabul ettiği takdirde evlenirler. Zorla ve insanın isteği dışında sebepsiz gelen cin musallattır ve bunun sonucunda da cin padişahları, kraliçeleri tarafından ceza alırlar. Anlattığınız olayda tahminimce muhtemelen kadın cinler erkek insana teklifte bulunuyor ve insanın farketmesini istiyorlar fakat bu musallat değildir insan kabul etmediği zaman kesinlikle musallat olmazlar. Yaşanılan olaylar bir sebeptir ve cin kadınları da insan kadınları gibi duygulara sahip olduğu için aşık olabilir bunda korkulacak bir durum yok, cinlerin insana zarar verme gibi bir eylemleri olmaz. Cinler tıpkı insan benzeri yapıya sahiptir, kuralları ve yasaları vardır.
 
Hastahane de böyle bir kadına denk geldim.Tekerlekli sandalyedeydi ama bana bir zararı dokunmadı.Psikiyatrik tedavi görüyordu.Akrabası doktora boşluğa sarılıyor diyordu.

Dna testi ölçümler ile bir çok iddaa boşa çıkacaktır.Belki cima sırasında erkeğin veya kadının bedeninde cin olmasındandır.Sonuçta herkesin bir yoldaşı vardır.Her bir birey metafizik bir varlıkladır hadisinden ileri gelerek söylüyorum.

Lanetlenmiş köylerde tek gözlü veya değişik surette doğanlar da böyle bir araştırma yapmak lazım.Elimde kına var mantar mı cin mi mevzusu çok bir yere gitmez.
 
Yaşanılan durumlar cinler ile ilgili olsa da olayın farklı olduğunu düşünüyorum. Hiç bir insanın isteği dışında cin zorla evlenmez. İnsana ancak teklif ederler fakat insan kabul etmez ise anlayış duyup giderler. İnsan kabul ettiği takdirde evlenirler. Zorla ve insanın isteği dışında sebepsiz gelen cin musallattır ve bunun sonucunda da cin padişahları, kraliçeleri tarafından ceza alırlar. Anlattığınız olayda tahminimce muhtemelen kadın cinler erkek insana teklifte bulunuyor ve insanın farketmesini istiyorlar fakat bu musallat değildir insan kabul etmediği zaman kesinlikle musallat olmazlar. Yaşanılan olaylar bir sebeptir ve cin kadınları da insan kadınları gibi duygulara sahip olduğu için aşık olabilir bunda korkulacak bir durum yok, cinlerin insana zarar verme gibi bir eylemleri olmaz. Cinler tıpkı insan benzeri yapıya sahiptir, kuralları ve yasaları vardır.
Siz cinlere daha pozitif yandan yaklaşıyorsunuz sanırım ama "tıpkı insan benzeri yapıya sahiptir." demişsiniz. İnsanların da durduk yere kötülük yapan veyahutta kötülükle beslenen türleri var bu hayatta. Çok küçükken anneme de musallat olmuşlar ve kurtulması bir hayli zor olmuş. Annem o vakitler 5-6 yaşlarındaymış sizin anlattığınız gibi isteği dahilinde onlarla irtibat kurmasının vs ihtimali olamaz özellikle o yaştaki bir çocuğun. Bu tip bir kaç olaya daha şahit oldum. Bu tür durumlar neden yaşanıyor peki size göre?
 
Hastahane de böyle bir kadına denk geldim.Tekerlekli sandalyedeydi ama bana bir zararı dokunmadı.Psikiyatrik tedavi görüyordu.Akrabası doktora boşluğa sarılıyor diyordu.

Dna testi ölçümler ile bir çok iddaa boşa çıkacaktır.Belki cima sırasında erkeğin veya kadının bedeninde cin olmasındandır.Sonuçta herkesin bir yoldaşı vardır.Her bir birey metafizik bir varlıkladır hadisinden ileri gelerek söylüyorum.

Lanetlenmiş köylerde tek gözlü veya değişik surette doğanlar da böyle bir araştırma yapmak lazım.Elimde kına var mantar mı cin mi mevzusu çok bir yere gitmez.
Bahsettiğiniz üzere, her insanın doğumundan itibaren ona eşlik eden ve "karin" diye tabir ettiğimiz bir yoldaşı mevcuttur. Nitekim Allah Resûlü (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde: “Sizden hiçbiriniz yoktur ki, kendisine cinlerden bir arkadaş (karin) tevkil edilmiş olmasın” buyurduğunda, sahabe-i kiram hayretle: “Sana da mı ya Resûlullah?” diye sormuşlardı. Efendimiz ise: “Bana da. Lâkin Allah ona karşı bana yardımcı oldu da şeytanım Müslüman oldu (bana boyun eğdi), artık bana sadece hayrı emreder” buyurarak bu ezoterik gerçeği ümmetine beyan etmiştir.

Cima veya nütfe aşamasında, koruma kalkanlarının zayıflaması yahut çiğnenmesi durumunda, işte her insana musallat olan bu dikey bağların biyolojik nütfeye enerjisel bir parazit gibi sirayet etmesi kaçınılmaz olur. "Her birey bir metafizik varlıktır" hakikati tam olarak burada tezahür ediyor; ruh ile bedenin o muazzam birleşimi bu sufli müdahalelerle manipüle edildiğinde, fiziki dünyada genetik veya fıtri başkalaşımlar olarak karşımıza çıkabiliyor.

Değindiğiniz kınalanma (elde/bedende sebepsiz kına çıkması) meselesi ise çokça istismar edilen bir konudur.
Evet, bu nevi durumları yaşayan ve hemen ardındaki süreçte rüyalarında sürekli evlendirildiğini, düğünlerde olduğunu anlattığını duyduğumuz vakalara ben de denk geldim. Lakin her kınalanmayı metafizik alemden gelen bir işaret, bir mühür ya da nikahlanma belirtisi olarak okumak büyük bir yanılgıdır.
Sizin de isabetle işaret ettiğiniz gibi, fiziki dünyada tıbbi olarak baş gösteren çeşitli mantar hastalıkları ve dermatolojik rahatsızlıklar bu durumun asıl sebebi olabiliyor.
Keza, filmlere ve yöresel efsanelere konu olan o dehşet verici anomalili (tek gözlü vb.) fiziki doğumların aslına ben de hiç denk gelmedim; bu işin asıl sirayeti daha çok ruhsal fıtrat ve kimlik kırılmaları zemininde yürümektedir. Katkılarınızdan dolayı Teşekkür ederim.
 
Yaşanılan durumlar cinler ile ilgili olsa da olayın farklı olduğunu düşünüyorum. Hiç bir insanın isteği dışında cin zorla evlenmez. İnsana ancak teklif ederler fakat insan kabul etmez ise anlayış duyup giderler. İnsan kabul ettiği takdirde evlenirler. Zorla ve insanın isteği dışında sebepsiz gelen cin musallattır ve bunun sonucunda da cin padişahları, kraliçeleri tarafından ceza alırlar. Anlattığınız olayda tahminimce muhtemelen kadın cinler erkek insana teklifte bulunuyor ve insanın farketmesini istiyorlar fakat bu musallat değildir insan kabul etmediği zaman kesinlikle musallat olmazlar. Yaşanılan olaylar bir sebeptir ve cin kadınları da insan kadınları gibi duygulara sahip olduğu için aşık olabilir bunda korkulacak bir durum yok, cinlerin insana zarar verme gibi bir eylemleri olmaz. Cinler tıpkı insan benzeri yapıya sahiptir, kuralları ve yasaları vardır.
Konuya getirdiğiniz popüler yaklaşımlar forumlarda sıkça fısıldanan romantik bir anlatımdır; lâkin "Cinler kurallara uyar, padişahları cezalandırır, zorla evlenmezler" şeklindeki düşünceniz, metafizik alemin doğasını ve Havas ilmini eksik okumaktan ileri gelen bir yanılgıdır.
Yazınızı okuyunca, bir an konuyu inceleyen bir araştırmacı değil de adeta cinlerin fahri avukatı olduğunuzu sanmıştım.

Bilmek gerekir ki, tecrübemde hiçbir cinninin ya da cinniyanın, bir kadının yahut erkeğin kapısını rızasıyla çalıp "Ben seninle evlenmek istiyorum" diyerek medenice talepte bulunduğunu ne duydum ne de gördüm.
Akıl ve iman sahibi hangi insan, durduk yere kendi dünyasını ve ahiretini yıkacak böyle illegal bir metafizik bağı bile isteye kabul eder?
Keza, "Müslüman olmayan cinlere şeytan demek hocaların uydurmasıdır" iddianız da fıkhi, lügat ve hadis zemininde tamamen hükümsüzdür.
İmam-ı Şiblî, Cinlerin Esrarı eserinin ilk bablarında açıkça beyan eder ki; asi cinler, marid ve ifritler de şeytandandır. Kötülükte, asilikte ve kibrinde haddi aşan her varlığa lügat ve şeriat dilinde "Şeytan" sıfatı verilir.
Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde cinleri sınıflara ayırırken bu gerçeği açıkça ortaya koymuştur: “Allah Teâlâ cinleri üç sınıf olarak yaratmıştır: Bir sınıfı yılanlar, akrepler ve yer haşereleridir. Bir sınıfı havadaki rüzgâr gibidir. Bir sınıfı ise üzerlerine hesap ve ikap (azap/ceza) olanlardır (yani marid, ifrit ve asi şeytanlardır).” Eserde el-Cevherî ve El-Kadı Ebu Ya’la gibi dev alimlerin tescillediği üzere, İblis'in ordusuna dahil olup insan nesline düşmanlık güden asi cinler, ifritler ve maridler doğrudan bu "şeytan" sıfatıyla anılırlar.
Bahsettiğiniz o "padişah mahkemeleri ve yasalar" meselesine gelirsek; evet, metafizik alemde bir padişaha bağlı olan cinler olduğu gibi, hiçbir otorite tanımayan başıboş cinler de vardır. İslam kaynaklarında insana zarar veren cinleri yargılayan, onlara mahkeme kuran padişahlardan bahsedildiği doğrudur lakin gözden kaçırdığınız devasa bir hakikat var: Bu terazi ve hukuk yalnızca Müslüman cinler içindir! Onlar ölçülerini Kur'an ve Sünnet'ten alırlar, hukukları İslam hukukudur ve bu muti (itaatkar) cinler zaten bir kadına ya da erkeğe durduk yere aşık olup zorla evlenmeye kalkışmazlar.
Bizim burada geceden beri maddeler halinde bahsettiğimiz, nesle ve fıtrata kasteden yapılar; hiçbir yasa, padişah ya da mahkeme tanımayan asi ve kafir cinlerdir! Nitekim az önce @mysterydays 'in kendi ailesinden zikrettiği o 5-6 yaşındaki masum bir sabinin maruz kaldığı çocukluk musallatı da bu asiliğin en somut realitesidir.
Eğer bu varlıklar sizin iddia ettiğiniz gibi tamamen uysal, yasalara bağlı komşulardan ibaret olsaydı; ne Kur'an-ı Kerim'de insanlığa sığınma zırhı olarak Muavvizeteyn (Felak-Nas) sureleri nazil olurdu ne de İslam hukukçuları (fukaha) asırlar boyunca bu musallat birleşmelerin doğurduğu nesilsel ve ruhsal tahribatları (Muhannes fıkhını) sayfalarca şerh etmek zorunda kalırdı.
 
Siz cinlere daha pozitif yandan yaklaşıyorsunuz sanırım ama "tıpkı insan benzeri yapıya sahiptir." demişsiniz. İnsanların da durduk yere kötülük yapan veyahutta kötülükle beslenen türleri var bu hayatta. Çok küçükken anneme de musallat olmuşlar ve kurtulması bir hayli zor olmuş. Annem o vakitler 5-6 yaşlarındaymış sizin anlattığınız gibi isteği dahilinde onlarla irtibat kurmasının vs ihtimali olamaz özellikle o yaştaki bir çocuğun. Bu tip bir kaç olaya daha şahit oldum. Bu tür durumlar neden yaşanıyor peki size göre?
mysterydays, bizzat ailenden zikrettiğin bu acı tecrübe, konu ile alakalı somut örneklerden biridir. Çok geçmiş olsun.
Senin de belirttiğin gibi; dünyada insanların nasıl durduk yere kötülük yapan, bundan beslenen suflî karakterleri varsa, metafizik alemde de durum tamamen aynıdır. Şer'î hukukta ve Havas ilminde ve biyolojik olarak akıl, idrak ve rüşt sahibi olmayan 5 yaşındaki bir sabinin "rızasından" bahsetmek, ne akla ne de dine sığacak bir cehalettir. Bir çocuğun "kendi rızasıyla" bu illegal bağları kurduğunu iddia etmek, az evvel yukarıda bahsedilen "cinler kurallara uyar, durduk yere zarar vermez" masallarının sahada hiçbir karşılığı olmadığının en büyük kanıtıdır.
Bu nevi çocukluk tasallutları rıza ile değil; ya ailedeki manevi koruma zırhlarının zayıflaması, ya soydan sirayet eden bir illet ya da hiçbir yasa ve padişah tanımayan asî ve kâfir şeytanların zorba ablukalarıyla vuku bulur. Hakikat masallar ile değil, sahadaki bu somut araştırmalar ile anlaşılır. Paylaşımın için teşekkür ederim.
 
Konunun biyolojik ve nesilsel tahribat boyutundan ele alırsak; İmam-ı Şiblî'nin eserinde de genişçe yer tutan, tıp ilminin açıklamakta çaresiz kaldığı "tekrarlayan düşüklerin" arkasındaki o metafizik illete, yani Ümmü Sübyan konusuna da değinmek istedim:

Havas Alimlerinin kitaplarında ve kendi araştırmalarımızda da sabittir ki; modern tıbbın genetik, hormonal veya anatomik hiçbir fiziki sebep bulamadığı "sebebi açıklanamayan" düşüklerin arkasında ekseriyetle bu metafizik düğüm yer almaktadır.
Ümmü Sübyan, son derece kin güden, marid ve suflî bir dişi cinniyadır. En gizemli özelliklerinden biri ise, bu illetin bazen kalıtımsal bir silsile gibi anneden çocuğa (kız evlatlarına) aktarılarak nesiller boyu devam edebilmesidir.

Anne rahmine ve nütfeye sirayet eden bu dişi enerji, cenine henüz ruh üflenmeden evvel oradaki manevi bağları kurutur; bazen de rahim kanallarını tıkayarak gebeliğe tamamen engel olurlar. En bariz fıtri alameti ise, kız çocuklarına kıyasla ekseriyetle erkek çocuklarının rahimde tutunmasını engelleyerek düşük yaptırmasıdır. Lakin her ne kadar nesle kasteden kin dolu bir yapısı olsa da, irade ve kararlılık boyutu incelendiğinde; bir insana saplantılı şekilde bağlanan "aşık bir cin" kadar inatçı, ısrarcı ve azimli değildir. Doğru bir alan temizliği yapıldığında ve bağı çözülmeye başladığında, aşık cinler gibi son ana kadar direnemez, sirayeti bırakıp alanı terk etmek zorunda kalır.

İmam Şiblî, eserinde bu tarz nesilsel tasallutlara karşı manevi muhafaza dairelerini ve sığınma ayetlerini tek çare olarak sunmaktadır.
 
Yazılanlar tamamen la fontaineden masallar. Marid ve ifrit cin rütbesidir ve kötülükle alakalı değildir. Kuran'da geçen saffat suresindeki "Marid Şeytanları" ifadesi şeytanlık yapan Maridlere söylenmiştir ki asıl anlamı inatçıdır. Sizin söyledikleriniz ve musallat diye bilinen olaylar tamamen insan kaynaklı hatalardan kaynaklanır ve musallat değildir. Ben cinlerin her yönünü biliyorum çok şükür. Sizin söylediğiniz masallar gibi olsaydı delirmeyen insan kalmazdı. İkincisi ise bu kadar cinlere karşı iseniz neden bu forumdasınız ?
 
Yazılanlar tamamen la fontaineden masallar. Marid ve ifrit cin rütbesidir ve kötülükle alakalı değildir. Kuran'da geçen saffat suresindeki "Marid Şeytanları" ifadesi şeytanlık yapan Maridlere söylenmiştir ki asıl anlamı inatçıdır. Sizin söyledikleriniz ve musallat diye bilinen olaylar tamamen insan kaynaklı hatalardan kaynaklanır ve musallat değildir. Ben cinlerin her yönünü biliyorum çok şükür. Sizin söylediğiniz masallar gibi olsaydı delirmeyen insan kalmazdı. İkincisi ise bu kadar cinlere karşı iseniz neden bu forumdasınız ?
Mihrez El Ahmer isminin havas ilminde karşılığını, hangi karanlık güçlere ait olduğunu ve şer'î otoriteye ancak zorla boyun eğdirilmiş bir yapıyı temsil ettiğini bu ilmin içinde olan herkes bilir. Dolayısıyla, taşıdığınız ismin ve misyonun getirisi olarak suflî yapıları buralarda körü körüne savunmanızı doğal karşılıyorum.
Ancak biz burada şahsi fikirlerimizi değil, şer'î sınırları ve somut araştırmalarımızı aktarıyoruz. Kitabi gerçekler, duyumlar ile örtülemez. İlmi bir vakarınızın ve otoritenizin olmadığı, diğer konulardaki yorumlarınızdan da anlaşıldığı üzere sizinle ilmi derinliği olmayan şahsi bir polemiğe girmeyi lüzumsuz görüyorum.
 
Mihrez El Ahmer isminin havas ilminde karşılığını, hangi karanlık güçlere ait olduğunu ve şer'î otoriteye ancak zorla boyun eğdirilmiş bir yapıyı temsil ettiğini bu ilmin içinde olan herkes bilir. Dolayısıyla, taşıdığınız ismin ve misyonun getirisi olarak suflî yapıları buralarda körü körüne savunmanızı doğal karşılıyorum.
Ancak biz burada şahsi fikirlerimizi değil, şer'î sınırları ve somut araştırmalarımızı aktarıyoruz. Kitabi gerçekler, duyumlar ile örtülemez. İlmi bir vakarınızın ve otoritenizin olmadığı, diğer konulardaki yorumlarınızdan da anlaşıldığı üzere sizinle ilmi derinliği olmayan şahsi bir polemiğe girmeyi lüzumsuz görüyorum.
Mihrez El Ahmer Müslüman cin padişahıdır ve de karanlık güçler ile alakası yoktur. Cinlerin yasalarını bilmeyen kişilerden akıl alacak değilim. Otoritemin olup olmadığına sen mi karar veriyorsun ?
 
İlahi Rahmete Sığınmanın ve Kuranı Kerimin azametinin cinlerin bedenlerine etkisi
İbn-i Ebi’d-Dünya anlatıyor: İbn-i Hubab yolu ile Kays b. Haccac’dan nakledilmiştir:
Şeytanım bana dedi ki; "Ben senin içine (vücuduna) ilk girdiğimde, deve gibi güçlü ve cüsseliydim; şimdi ise bir serçe kuşu gibiyim."
— Neden böyle oldu? diye sordum.
Şeytanım şu cevabı verdi: «Çünkü sen, Allah’ın kitabını (Kur’an-ı Kerim'i) durmaksızın okuyarak beni eritiyor ve zayıflatıyorsun. Ebû Hüreyre (R.A.)’dan nakledilmiştir. Allah’ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
Mümin bir kimsenin şeytanı, tıpkı sizden birinizin yolculuk esnasında devesinin üzerindeki yükü hafifletip onu tımar ederek zayıflatması gibi zayıflar ve erir.
Halid bin Velid’den nakledilmiştir: Hanımımla beraber Hz. Ömer’e gitmek üzere yola çıktık. Yol üstünde bir evde konakladık. Hanımım arkamdaydı; birden içeriden çocukların seslerini duydum. Onları bir araya topladım ve yüksek sesle Kur’an okumaya başladım. Tam o esnada bir varlığın evden uçarak uzaklaştığını gördüm. Evdekilere ne olduğunu sorunca bana şöyle cevap verdiler:
— Şeytanlar bizi kapı dışarı etmişlerdi ve bizimle eğlenip oynuyorlardı. Sen yüksek sesle Kur’an okumaya başlayınca bizi bırakıp kaçtılar.
Ahkâmu’l-Mercân fî Ahkâmi’l-Cân (syf 152)


Kur’an ve Zikir azametinin negatif yapılar üzerindeki tahripsel etkisi

Eserde zikredilen Kays b. Haccac rivayeti ve Allah Resûlü’nün (S.A.V.) deve kıssası, suflî parazitlerin insan bedeninde ve çevresinde mukavemet sınırlarını ve bu sınırların hangi manevi uygulamalar ile kırıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Metafiziksel bir kuşatmanın veya alan ihlalinin tasfiyesi, popüler inanışların aksine ani ve mekanik bir hamleyle değil; bedendeki enerjisel dengenin günden güne dönüştürülmesiyle mümkündür.
Bu rivayetler ve tecrübelerimizle, sürecin işleyişini şu şekilde izah edebiliriz:
  • Frekans Yükselmesi: Kişi kesintisiz bir abdest (manevi kalkan), ibadet ve sığınma (zikir) halinde kalmayı sürdürdükçe, bedenin ve ruhun titreşim frekansı suflî varlıkların barınamayacağı bir ulviyete ulaşır. Tıpkı Kays b. Haccac’ın şeytanının deve cüssesinden bir serçe kuşu zayıflığına gerilemesi gibi, düzenli tilavet negatif yapının insanın sinir sistemi ve damarları üzerindeki manyetik alanını günden güne eriterek dağıtır.
  • Musallatın Beslenme Kaynakları: Negatif enerjilerin beden sarmalında tutunabilmesinin ve güç kazanmasının iki nedeni mevcuttur. İçeride, kulun manevi koruma kalkanlarını yırtan günahlar ve fıtri sapmalar; dışarıda ise irade dışı maruz kalınan büyü/tılsım düğümleridir. Büyü dışarıdan bir enerji alsa da, varlığın içeride asıl güç kazanması kulun kendi manevi dağınıklığı ve korunmasız halleriyle (açık kapılarıyla) ilgilidir.
  • Tersine Dönüş Riski: Bu süreç iki ucu keskin bir bıçak gibidir. İlahi rahmetin tecellisi ve azimli bir duruşla gücü sıfırlanma noktasına gelen bir varlık; kişinin zikir bağlarını gevşetmesi, gaflete düşmesi veya koruma kalkanlarını terk etmesi halinde, ortaya çıkacak boşluktan ve günahlardan beslenerek enerjisini yeniden maksimum seviyeye çıkarabilir.
  • Uzman Müdahalesi ve Alan Temizliği: Bedenin maruz kaldığı inatçı (âşık cin tasallutu veya Ümmü Sıbyan gibi) olduğunda, kişi kendi iç iradesiyle o dikey arınma azmini ve manevi gücünü kendinde bulamayabilir. Zihin ve irade kilitlendiği an, süreç usul ve nizam bilen, niyetinde maddiyat ve ego kibri barındırmayan ilmi bir okuyucu yahut metafizik uzmanı tarafından harici bir alan temizliği (rukye ve şer'î tertipler) ile çözülmek mecburiyetindedir.


    İbnü’l-Cevzî, El-Fünûn adlı eserinde şöyle bir hadise nakleder:
    Irak'ın Bağdat şehrinde tekin olmayan, musallatlı bir ev vardı. Oraya geceden kim girse sabaha sağ çıkamıyordu. Bir gün ilim ehli bir adam gelip içeri girdi; biz de durumunu merak ederek beklemeye başladık. Sabah olunca adam sapasağlam evden dışarı çıktı. Komşular bu duruma çok hayret ettiler. Adam bir müddet o evde ikamet ettikten sonra ayrılacağı vakit, kendisine sağ kalmasının sebebini soranlara şu cevabı verdi:
    — Ben gece orada yattım, namazımı kıldıktan sonra bir parça Kur’an okudum. O esnada kuyu odasından aniden genç bir varlık (cin) çıkıp bana selam verdi. O an dondum kaldım. Genç bana dedi ki:
    — Korkma! Sana hiçbir zarar vermeyeceğim. Bana Kur’an’dan bir şeyler öğret.
    Ben de onun arzusunu yerine getirdim ve ona ayetleri öğrettim. Sonra:
    — Allah aşkına şu evin durumunu bana bir anlat, dedim.
    Şöyle açıkladı:
    — Biz Müslüman cinleriz; burada Kur’an okur, kendimizi teselli ederiz. Ne var ki, buraya sürekli fasık (asî) cinler geliyor, toplanıp içiyor ve azgınlık yapıyorlar. Biz de onları buradan kovmaya çalışıyoruz.
    Konuşurken birden içeriden korkunç bir ses geldi. Müslüman cin bana:
    — Bak, yine geldiler, dedi.
    O esnada tavanı kontrol ettim. O sırada sokaktan Havâss ilmiyle uğraşan bir adamın durmadan: "Debîb - nazar, cinlerin şerrinden sana sığınırım" diyerek virdler okuduğunu duydum. Benim yanımda kendisiyle anlaştığım Müslüman cin bana döndü ve:
    — Bu ses nedir? diye sordu.
    — Havâss okuyucusunun sesidir, dedim.
    — Onu istiyorum, Onu içeri davet et, dedi.
    Bunun üzerine ayağa kalkıp o adamı içeri aldım. İçeri girdiğimiz an, tavanda aniden dolanan devasa bir ejderha suretinde asî bir cin gördüm.
    Havâss okuyan adam, o ejderha halindeki varlığa karşı koruyucu mendilini açtı ve nihayet varlık mendilinin içine düştü. Mendilin içine onu alıp zembiline (torbasına) koymak istedi. Varlık buna engel olmaya çalışırken adam bana döndü ve:
    — Neden hakkım olanı bana vermiyorsun? dedi.
    Ona bir dinar verdim. O esnada bir de baktım ki, o ejderha cin oluverdi, zayıflamış, sararmış bir halde ortada durup erimeye başladı.
    Ölmeden önce bana döndü:
    — Ne var, ne oldu? dedim.
    Bana şöyle fısıldadı: "Bu adam beni bu havâss tertipleriyle öldürdü, Artık iflah etmem/olmam, Dikkat et! Yakında bu kuyudan feryatlar duyacaksın ve burası darmadağın olacak."
    Hakikaten o geceden sonra kuyudan dehşet verici bir çığlık koptu ve ev tamamen harabeye döndü. O gün bugündür bu evde hiç kimse barınamıyor.
    (Syf 153)

    İmam-ı Şiblî’nin eserinin 153. sayfasında nakledilen bu tarihi Bağdat vakası, sadece korku temalı bir anlatı değildir. Havâss ilminde türler arası hukukun, gizli alemin iç içe geçmiş sosyolojik katmanlarının ve varlıkların ilmi seviyelerinin en somut örneklerinden biridir. Analizlerimiz ışığında, görünmeyen alemin hiyerarşik yapısını şu temel maddelerle anlatabiliriz:
    • Türler Arası İlmi Yardımlaşma ve İttifak: Tıpkı insan topluluklarında olduğu gibi, cinler aleminde de inanç, kültür, ahlak ve idrak bakımından keskin ayrılıklar mevcuttur. Müslüman cinlerin asî ve kâfir ifritlerin fiziki ablukası altında kaldıklarında, yeryüzündeki Havâss üstadlarından veya takva ehli âlimlerden metafiziksel destek (koruma kalkanı) talep ettikleri geçmişte birçok vaka ile sabittir. Vakadaki Müslüman cinninin, asî yapının taarruzu karşısında Havâss okuyucusunu "Onu içeri davet et" diyerek talep etmesi, bu metafiziksel ittifakın en bariz delilidir.
    • Âlim, Avam ve Kültür Grupları: Cinler homojen (tekdüze) bir topluluk değildir; kendi içlerinde kültür seviyelerine, kabile geleneklerine ve ilmi rütbelere ayrılırlar. Müslüman cinler arasında fıkha, tasavvufa ve ilahi kelama derinlemesine vakıf "âlim" ve "arif" zümreler bulunduğu gibi; şer'î kuralları sadece taklit eden avam tabakası da mevcuttur. Keza, kâfir ve asî sınıflarda da tamamen kuralsız, başıboş, ilimden ve ahlaktan yoksun kültürsüz gruplar (marid ve azgın şeytanlar) ağırlıktadır.
    • Bilgi Aktarımı (Tıp, Şiir ve Beyt): İslam tıp tarihi ve Havâss el yazmaları incelendiğinde; antik dönemdeki bazı büyük tabiblerin ve Havâss âlimlerinin, modern tıbbın henüz keşfedemediği bazı bitkisel formülleri, anatomi sırlarını ve gizli şifa dairelerini Müslüman cinlerin âlimlerinden "kulak ve ilham yoluyla" öğrendikleri tarihi bir gerçektir. Bunun yanı sıra, latif bir tabiata sahip olan bazı cin zümrelerinin, insan dostlarına gayb alemine dair sırlar barındıran şiirler, tesirli beytler ve dilsel şifreler öğrettikleri de bilinmektedir. Kafir cinnilerin tabiatleri yalan ve ego üzerine kurulu olduğundan sözlerinin doğruluğu ve inandırıcılığı tartışılır, sadece insana kötülüğü, büyüyü ve sihri öğretmesi ile bilinirler.
 
Geri
Üst