Belirsizlik ve sanki bir şeyler eksik hissi

Ori

🌙
Moderator
Ne aradığımı bilmiyorum demek, ilk bakışta bir belirsizlik ifadesi gibi görünür. Oysa çoğu zaman bu cümle, yönünü kaybetmiş bir zihnin değil, henüz adını koyamadığı bir ihtiyacın ifadesidir. İnsan bazen eksik olan şeyi değil, eksikliğin yarattığı hissi fark eder. İçeride bir boşluk, bir tatminsizlik ya da hafif ama sürekli bir huzursuzluk vardır. Fakat bu duygunun kaynağı netleşmediği için arayış da şekilsiz kalır.

Çoğu kişi bu belirsizliği dış dünyada çözmeye çalışır. Yeni hedefler koyar, yeni uğraşlar edinir, yeni bilgiler toplar. Ancak sorun çoğu zaman hedef eksikliği değildir. Sorun, hedeflerin içsel değerlerle uyumlu olmamasıdır. İnsan, gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu bilmeden yön seçtiğinde, ulaştığı yerde de tatmin bulamaz. Çünkü mesele varılacak nokta değil, o noktaya neden gitmek istediğidir.

Psikolojik açıdan bakıldığında bu durum, kimlik ile arzu arasındaki kopuklukla ilgilidir. Kim olduğumuz, neye inandığımız ve nasıl yaşamak istediğimiz net değilse, arzular da bulanıklaşır. Başarı isteriz ama neden istediğimizi bilmeyiz. Güven isteriz ama güveni nerede aradığımızı bilmeyiz. Özgürlük isteriz ama özgürlüğün bizim için ne anlama geldiğini tanımlayamayız. Bu belirsizlik, zihinsel bir sürtünme yaratır ve bir şey eksik hissi ortaya çıkar.

Varoluşsal düzeyde ise bu arayış son derece insani bir durumdur. İnsan yalnızca hayatta kalmakla yetinmez, anlam üretmek ister. Günlük rutinler mekanikleştiğinde, yapılan işler içsel bir karşılık üretmediğinde ya da değerlerle eylemler arasındaki bağ zayıfladığında, bilinç alarm verir. Bu alarm bazen kaygı, bazen sıkıntı, bazen de yönsüzlük hissi olarak kendini gösterir.

Önemli olan şu; belirsizlik bir boşluk değildir, henüz netleşmemiş bir ihtiyacın habercisidir. Bu aşama bir kriz değil, potansiyel bir dönüşüm noktasıdır. Çünkü insan gerçekten ne istemediğini fark ettiğinde, ne istediğine doğru yaklaşmaya başlar. Arayışın kendisi, farkındalığın başlangıcıdır.

Belki aranan şey huzurdur ama kişi bunu başarı zanneder. Belki aranan güven duygusudur ama para ile eşdeğer görülür. Belki kontrol ihtiyacıdır ama bilgi biriktirmekle giderileceği sanılır. İhtiyacın adı doğru konulmadığında, arayış da yanlış yöne sapar. Bu nedenle asıl soru ne istiyorum değil, içimde hangi duygu eksik olmalıdır.

Yön, dışarıda bulunmaz, içeride netleşir. İnsan ne aradığını bilmediğini düşündüğü anlarda aslında kendine yaklaşmaktadır. Çünkü belirsizliği fark etmek, otomatik yaşamdan bilinçli yaşama geçişin ilk adımıdır. Aradığını bilmemek, kaybolmuş olmak değil, henüz tanımlanmamış bir ihtiyacın eşiğinde durmaktır.
 
Çok güzel bir yazı....İnsanın ne aradığı ya da ne istediğini bilmek genelde bu aşamalardan sonra oluyor aslında...Topluma mal olmuş başarılı insanları izliyorum;bazıları daha 8 yaşından biliyorlar ne olmak istediklerini ya da tutkularını da daha küçük yaşlarda biliyorlar.Bazıları da çok ileriki yaşlarda deneme- yanılma yoluyla yine onları neyin motive ettiğini de keşfedebiliyorlar...Okuduğum bir metinde şöyle diyordu:''Hayatımızda her zaman belirsizlik olacak ve bu ''belirsizliği kucaklayabilmek''en büyük meziyetlerden biridir....Ayrıca bu konunun dışında genel olarak amaçsız,bomboş olmaktansa amaçlarımızda yanılmak daha iyidir....En azından o aşamadan sonra ''gerçeği''bulma olasılığımız artar...Ya da başka bir amaca yöneliriz....İhtiyaçlarımızın farkına varmak ise günler,aylar da sürebilir....Eğer kaçmazsak bazı yüzleşmeler çok değerlidir...Demek istediğim hep geleceği düşünürek değil bazen sadece o bulunduğumuz dönem içindeki kısa süreli (örneğin 3 ay içinde ya da 1 yıl içinde)hedeflere odaklanmak bu konudaki başarımızı da arttırıyormuş...Çünkü 5/10 yıllık hedefler onlar için çalışmamızı zorlaştırıyor ama adım adım gitmek daha disiplinli olmamızı da sağlıyor.Çünkü uzun süreli hedefler ''sonsuz bir zamanmış ''gibi bir yanılsıma oluşturuyor....Evet konu dağıldı ama yeri gelmişken de bunları yazmak istedim ben de...
 
Yeni okuduğum bir kitap aklıma geldi Yorgunluk Toplumu, basitçe özetlersek diyor ki; mekanik, disiplin toplumundan bireysel potansiyel ve kazanılmamış fakat bahşedilmiş bir özgürlük toplumuna geçtiğimiz için sınırlarını bulamayan/algılayamayan insanlar büyük bir kaygı ve depresyona sürükleniyor, olanaklar havuzunda boğuluyor. Bunun yanında tüketim ve sosyal medyanın bir araya gelmesi büyük bir tatminsizlik yaratıyor ve insanları gösteriş budalası tüketici farelere dönüştürüyor.
Aslında bu söylediğiniz şey 19.yy'da teorize edilmiş nihilist düşüncenin özü, orada da amaçsızlık var ancak bu başı boş keyfi bir amaçsızlıktan ziyade insanların yaptıkları şeyin nedenini bilememesi bulamamasından kaynaklı bir boşluk, Weber'in anlatımıyla protestan ahlakının körüklediği kapitalist mekanizmanın karşısında sermayenin gücüyle bir bilgi sıçraması yaşayan insan giderek daha pozitivist bir Dünya'da yaşamaya başladı, nedenlerin açıklaması arttıkça temel duyguyu kaybederek kendi hayatında kendisi için silikleşti. Bununla ilgili kendi hayatımdan yola çıkarak yapabileceğim öneriyse metafizik bir öğeyi hayata dahil etmek olacaktır ki kanımca yazılmış ve yazılacak distopik metinlerdeki gibi insanların algıları bağlamında toplumsal sınıflara bölünmesi çoktan yerini bulmaya başladı ve belki bundan 80 100 sene sonra bu neden arayışındaki kaybı telafi edebilecek tekno ilahlar ortaya çıkıp pozitivistler için bir çapa haline bile gelebilir. Allahu'alem.
 
Geri
Üst