Vahdet-i şühud görüşü

crowley

Kayıtlı Üye
Katılım
5 Haz 2008
Mesajlar
223
Tepkime puanı
22
Yaş
38
İş
kulluk
Vahdet-i şühud, Bir’i görmek demektir. Bu alemde gerçek varlık olarak Allah’ı görmektir. İmam-ı Rabbani, kendisinden önceki Nakşi meşayıhının aksine vahdet-i vücud görüşüne karşı çıkmış, vahdet-i şühudu savunmuştur.[1]
İmam-ı Rabbani’nin vahdet-i vücud görüşüne alternatif olarak geliştirdiği vahdet-i şühud görüşünü daha iyi anlayabilmek için, vahdet-i vücud hakkında kısaca bilgi vermemiz yerinde olur.
a) Vahdet-i Vücud: Sadece Allah vardır, onun dışında bir varlık yoktur, esasına dayanan bir tevhid çeşididir. “La mevcûde illa hû” cümlesiyle özetlenir. [2]
Allah’u Teala’dan başka var olan her şey nat ve taayyunat alemidir. Şuunat ve taayyunatın hepsi de Allah’ın görüntüleridir. O, onlar içinde tecelli etmekte ve onlar içine sirayet etmiş, girmiş bulunmaktadır. Bu sirayert sayıların içine birin sirayeti gibidir. Sayıların bütün rakamları birler basamağının tekrarından başka bir şey değildir. Kainatta bir tek kaynak, yani bir tek zatın tecellisi vardır. Çokluk içinde ancak o tecelli etmektedir. O’nun zatından çokluk meydana gelmez. Allah’ın mukaddes zatının varlığından o çokluk alemi gözler önüne çıkmıştır. Ancak Allah’ın zatı o çokluk içinde görülendir. Allah görmeyenlerdir. Allah ortak kılınmaktan pak ve münezzehtir.[3]
Gerçek varlık birdir. O da Hakk’ın varlığıdır. Ondan başka hakiki vücud sahibi bir varlık mevcut değildir. Diğer varlıkların vücudu O’nun vücuduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü onların varlıkları O’nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya O’nun mazharı, yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, O’nun varlığı olmadan eşyanın varlığı düşünülemez. O’nun vücudu yanında eşyanın varlığı yok hükmündedir.[4]
Vahdet-i vücud meselesi giriftilik ve çözülmemek hususunda zirveye ulaştığı için, vücudiyye meşrebine mensup sufiler, vahdet-i vücudun hakikatınde ihtilaf etmişlerdir. Abdulgafur Lari’nin dediği gibi, bir türlü vahdet-i vücudun bilinmesine ve marifetine götüren bii yol bulamamışlardır.[5]
b) Vahdet-i Şühud: (Müşahede edilenin vahdeti) Tasavvufi hayatın içinde olan kişi, Allah aşkı ve muhabbeti tarafından istila edilince vecd ve istiğrak halini yaşar. Bu anda hiçbir şey görmez olur. Sadece Allah’ın tecellilerini müşahede eder. Güneş doğduğu zaman yıldızların kaybolması gibi ilahî tecellilerin görülmesiyle de bütün masiva yok olur.
Tevhid-i Şühudi, fena fi’ş-şühud gibi isimlerde alan bu tevhid şu cümle ile özetlenmiştir: “Lâ meşhûde illallah” (Allah’dan başka müşahede edilen, görülen bir şey yoktur, görülen her şey O’dur.)
İmam-ı Rabbani’nin, vahdet-i vücudi tenkid edip vahdet-i şühudu savunmasından sonra bu anlayış daha çok tutundu.[6]
(İmam-ı Rabbani’ye kadar) vahdet-i vücud konusunda ona inananlarla reddedenlerin üç ayrı görüşü vardı:
1-Vahdet-i vücudu tam ve olduğu gibi kabul eden ve onun açık bir gerçek olduğunu, tahkik ve marifetin son durağı olduğunu iler süren görüş.
2-Vahdet-i vücudu tamamen ve olduğu gibi reddeden, onun, evham ve hayal gücünün uydurması ve iç sezgilerden başka bir şey olmadığını söyleyen görüş.
3-Vahdet-i vücud paralelinde vahdet-i şühud görüşü ve gerçekte tarikat erbabının gördüğü şeylerin gerçeğin ta kendisi olduğunu söyleyen görüş.
İmam-ı Rabbani, bu üç görüşe karşı bir dördüncü görüş benimsedi; o da, vahdet-i vücudun, müridin manevi ilerleyişi sırasında önüne çıkan bir makam olduğudur. Gerçek ve mükemmel varlıktan başka hiçbir şeyin varlığının olmadığı, o salikin gözüne açıkça gözükür.
Fakat Allah’ın yardımı yetişip şeriat ışığı yol gösterirse ve salikin cesareti de üstün olursa, o zaman maneviyat aleminde mesafe kateden salikin önüne başka bir makam gelir. Bu ise vahdet-i şühud makamıdır.[7]
c) Vahdet-i vücut mu yoksa vahdet-i şühud mu: İmam-ı Rabbani vahdet-i vücudun salikin seyri esnasında bir makam olduğunu belirterek bu halin kendisine de malum olduğunu şöyle anlatır: “Bu satırların yazarı (olan ben) önceleri vahdet-i vücud inancı taşırdı. Küçüklüğünden beri o, vahdet-i vücud inancı taşırdı. Her na kadar o sıralarda manevi hal sahibi değildiysede bu konuda gönlünde ona karşı kesin bir inanç taşıyordu. O, maneviyat alemine adım attığında ilk önce vahdet-i vücud yolu önüne açıldı ve uzun süre bu makamın derece ve kademelerinde dolaştı. O makama uygun olan pekçok bilgiyi elde etti.
Bir süre sonra bu fakire başka bir nisbet hakim oldu. O nisbetin hakimiyeti sırasında vahdet-i vücud hakkında tavakkuf etti (durakladı). Fakat bu duraklama vahdet-i vücuda hüsn-ü zan şeklinde olup, onu inkar şeklinde değildi. Duraklama bir müddet devam etti. Sonunda mesele, vahdet-i vücudu reddetme noktasına ulaştı. Vahdet-i vücud derecesinin daha aşağı derece olduğu ona gösterildi de ondan daha üstün olan zılliyet makamına ulaştı......................”
“........................... O zaman kendisinin bu makamdan ayrılmamasını arzu etti. Çünkü bu yüceliği ancak vahdet-i vücudda zannediliyordu. Genel yapısıyla bu makam da onunla ilgiliydi, ama takdir-i ilahi sonsuz bir lütuf ve yoksulu koruma keremiyle onu bu makamdan da alarak yukarı götürdü ve kulluk makamına ulaştırdı. O zaman bu makamın yüceliği gözler önüne serildi ve açıkca belirginleşti de, o geçmiş makamlardan tevbe ve istiğfar etmeye başladı.
Eğer bu acizi o yola kadar götürmeyip de bir makamın, diğer makam üzerine üstünlüğü göstermeseydi o zaman o bu makamı kendisine bir düşüş sayardı. Çünkü o, vahdei vücuddan daha üstün bir makam olmadığını zannediyordu.[8]
Hakk’a ulaşmanın Nakşibendi tarikiyle olabileceğini benimseyen sonra, yukarıdaki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, bizzat kendisine de vahdet-i vücud malum olmuş ve büyük bir merakla İbni Arabi’nin tasavvufunu incelemeye başlamıştır. Allah’ın nuru ve sıfatları onda görünmeye başlamıştır ki, bu İbn-i Arabi’ye göre tasavvufun nihai safhasıdır. Bu son safha denilen duruma ulaşmış olması, fakat her şeyine hemen bir anda yok olması yıllar yılı şeyhi bu konuda düşünmeye sevketmiş ve sonunda şunu anlamıştır: Allah ile bir olmak sadece tecrübeye dayalıdır, mevcudiyeti sürekli olan bir durum değildir; Allah bir şeyle ittihad etmez. Allah Allah’tır, alemde alemdir. Sünnî ulemanın bu konuda söyledikleri doğrudur. İmam-ı Rabbani hayatının daha erken devrinde vahdet-i vücudu çodk sevdiğinden, bu değişikliğin oluşması kolay değildi; yeni keşifle gözlerinden perde kalktı ve hakikat en doğru şekilde kendisine malum oldu. Bu dünya, yaratıcısının varlığının sadece bir alâmetiydi ve O’nun sıfatlarını yansıtmaktaydı. O, bu sıfatlardan mürekkep değildi.
İbn-i Arabi’nin okuluna mensup olanlara göre vahdet-i vücud, tasavvufî kemâlâtın nihaî basamağıdır, oysa, aslında her müridin yaşadığı hallerden biridir sadece Müridler bu başlangıç safhasını geçtikten sonra Hak yolda ilerlerler. Hâce Nakşibendi, işitebilen, görülen ve bilinenlerin hepsinin bir perde olduğunu söylemiştir. Bunun “lâ” sözüyle reddedilmesi gerekir demiştir. Bir’in varlığı, müridin Bir’in dışında hiçbir şeyi görmemesi demektir. Vahdet-i vücudu, Bir’in varlığının her şey olduğunu bilir ve onun dışında her şeyin hiçlikten ibaret olduğunu düşünür; lakin aynı yokluk, onun tarafından, Bir’in o varlığa hululü olarak kabul edilir.
Vahdet-i vücud hiç de vazgeçilmez bir doktrin değildir. Çünkü onsuz kesin bilgi (yakîn) mümkündür ve kesin bilgi diğerlerinin varlığını inkâr etmeyi gerektirmez, Bir’i müşahede etmek, her şeyin varlığını inkar etmek değildir. Peygamberler hiç bir zaman vahdet-i vücudu va’z etmediler. Hiçbir peygamber, herhangi bir yaratığı, yaratıcının şekli değiştirmiş sureti diye nitelemedi. Onların gayesi, eşi ve benzeri olmayan bir tek Allah’a inanmayı insanlara öğretmek oldu.[9]
alıntıdır
 
Üst