Türkülerimiz ve Hikayeleri

yule

Yönetici
Katılım
4 Haz 2008
Mesajlar
3,139
Tepkime puanı
1,519
İş
Parapsikolog & Enerji Terapist /Sosyolog
ÇÖKERTME - BODRUM YÖRESİ


Çökertme'den Çıktım Da Halil'im
Aman Başım Selâmet,
Bitez De Yalısına Varmadan Halil'im
Aman Koptu Kıyamet.

Arkadaşım İbram Çavuş
Allahıma Emanet,

Burası Da Aspat Değil Halil'im
Aman Bitez Yalısı,
Ciğerime Ateş Sardı,
Telli Kurşun Yarası.

Güverte De Gezer İken
Aman Kunduram Kaydı,
İpekli Mendilimi Halil'im
Aman Mor Rüzgâr Aldı.

Çakır Da Gözlü Gülsüm'ümü
Aman Kolcular Aldı,

Gidelim Gidelim Halil'im
Çökertme'ye Varalım,
Kolcular Gelirse Halil'im
Nerelere Kaçalım.

Teslim Olmayalım Halil'im
Aman Kurşun Sıkalım,


HİKAYESİ:

Memleketin keşmekeş içinde olduğu, işgal ordularının yurdu parsellediği
yıllardı. Egede Yunan var.Eli silah tutan tüm gençlerin bellerinde pistov,
ellerinde Rus filintası, sırtlarında yatakları, dağları, taşları, ovaları mesken
tuttukları yıllar...Küçük Menderes ten, Köyceğize, Denizliden
Bodruma her karış toprakta onların alın teri.

Bir yandan işgalcilerle boğuşuyorlar, bir yandan da devletin seçipgönderdiği
yöneticilerle. Bir yandan düşmanı kovalarken diğer
yandan da işbirlikçilerle boğuşuyorlar.İşte o yıllarda Halil adlı yiğit bir
delikanlı vardı.Mertti.İyi silah kullanır, üç kuruşluk mevkiye boyun
eğmezdi.Çam yarması gibi, kaşı gözü ,eli yüzü düzgün, cesurdu.
Yiğitliği de dillerdeydi.Bir de "Bodrum kaymakamı" vardı.Halk düşmanı,
astığı astık, kestiği kestik.İstanbulun da gözde adamı.Adına da
"Çerkez Kaymakam " derlerdi.Halk arasında "Kalleş Kaymakam"
Bir eli yağda bir eli balda.Sandal sefaları, gece alemleri...Etrafında etek
öpenler, fedailik yapanlar...Milletin kıtlıktan kırıldığı günlerde yağlı ballı
yemeklerle donatılmış sofralar...

Bir de güzelliği tüm yörenin dilinde Çakır Gülsüm vardı.Bitez yalısında
otururdu.Sahilde şipşirin bir köy.Köyün yakınlığından adına "Bitez yalısı"
demişler.Herkes güzel Gülsümü yiğit Halile yakıştırıyordu.Gülsüm adı Halille
beraber anılırdı.Bunca dillenen güzellik Bodrum Kaymakamının kulağına da
ulaşmıştı.Etrafındaki dalkavuk çömezler kaymakamın kulağını
doldurmuşlar."Gülsüm güzel kız.Saraylara layık.Halil gibi baş kaldırmış bir
eşkıyanın eline düşerse yazık olur.Sen evet de on Gülsüm getirelim
sana.Zaten Halil dağda, çetelerle dolaşıyor." diyerek şişirmişler.Amaçları
kaymakama yaranmak, hem de çıkarlarına taş koyan Halile zarar vermek...

Çerkez Kaymakamının çok hoşuna gitmiş bu düşünce .Hem güzel
Gülsüme sahip olacak, hem de büyüklerinin kulağına gitmiş bir efenin
nişanlısını kaçırıp daha da yaranacak onlara.Kaymakam Bitez yalısına
göndermiş kolcularını.Bir feryat, bir figan sarıp sarmalıyıp götürdüler
Gülsümü.Gülsümün apar topar içine atıldığı sandal kıyıdan uzaklaşmak
üzereyken çökertme tarafından hızlı hızlı gelen sandal göründü.Sandalın
kürekleri kanat gibi açılıp kapanıyordu.Bir yanda kaymakam kolcularının
sandalı bir diğer yanda da Bitez yalısına girdi girecek olan Halilin
sandalı.Yanında en güvendiği arkadaşı İbrahim Çavuş.İbrahim Çavuş
asılmış küreklere, Halil ise ayakta gözünü siperlemiş eliyle kolcuları
gözlüyor.Millet sahile dökülmüş yürekleri ağzında seyrediyor onları.

Halilin sandalı uçuyor gibi.İki sandal burun buruna geldi vuruşma başladı.
Patlayan silah sesleri.Ve ardından Gülsümün figanı.İbrahim Çavuşun figanı.
İbrahim Çavuş kapanmış sandala haykırıyordu. "Gitti.Yiğit Halil gitti.
Vurdular Halili.Kalleş Kaymakamın adamları vurdu Halili.

Kolcuların sandalı Bodruma hızla Gülsümü götürürken, Halilin sandalı da
ağır ağır sahile yaklaşıyordu.Sonra sandaldan çıkardılar Halili.Oluk oluk kan
akıtordu. İbrahim Çavuşun kollarında verdi son nefesini.Sonra kalabalığı bir
uğultu sardı.Bir hıçkırık, bir gözyaşı seli.Bunların arasından da yanık içli bir
ses yükseldi.Ağlayan,ağlatan...


KESİK ÇAYIR BİÇİLİR Mİ

Kesik Çayır Biçilir Mi
Soğuk Sular İçilir Mi
Bana Yardan Geçti Derler
Seven Yardan Geçilir Mi

Aman Desinler Desinler
Şeker Yesinler
Şu Kız Şu Oğlana
Yanmış Desinler

Ankaranın Tren Yolu
Gahi Eğri Gahi Doğru
Canım Benim Anadolu
Gideyim Mi Senden Gayrı

Aman Ben Yandım
Yandım Yandım Yandım
Ellerin Memleketinde
Eylendim Kaldım


Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.
Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi tanırdı.

Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.

"Sırtıma sepken yağıyor."
"Yanuben yorgun gelirim."

demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.

Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.

Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Ker*** duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.

Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.

Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.

Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.

Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.

Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.

Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.

"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"

Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.

"Aman ben yandım, paşam ben yandım,
Ellerin köyünde vuruldum kaldım."



Kaynak:
Kamil UĞURLU
Bir Konya Türküsünün Doğuş Hikayesi


Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
Sen sallan gel ben boyuna bakayım

Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği
Yanık olur anaların yüreği

Vur ataşı gavur sinem ko yansın
Arkadaşlar uykulardan uyansın

Uzun olur gemilerin direği
Ah çatal olur efelerin yüreği
Yanık olur anaların yüreği


HİKAYESİ:

Çanakkale Boğazı.. Narburnu açıkları...
4 Nisan 1953...Saat 02:15

"Uzun ve yorgun bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı, Naraburnu açıklarında, İsveç bandralı Nabold şilebiyle çarpıştı...

Sessiz, soğuk ve karanlıktı gece...

Dumlupınar başından aldığı şiddetli darbeyle birkaç saniye içinde sulara gömüldü...

Gemideki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka bölümündeki torpido dariresine sığındı. Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamadırasıyla denizaltıyla temas kuruldu... Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu... Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için aşağıdakilere gerekmedikçe konuşmamları, şarkı-türkü söylememeleri, sigara içmememleri söylendi... Ancak, saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda, karanlıkta bekleyen 22 kişiye herşeyyine aynı sözcüklerle anlatıldı: Konuşabilirler, türkü söyleyebilirler, hatta cigara bile içebilirlerdi..."

Şamandradaki telefon hattının öbür ucundan tüm Türkiye, denizaltıda tevekkülle ölüme yatmanın hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi..

DERSİNİ ALMIŞ DA EDİYOR EZBER


Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bu ozanların çoğunluğunu Sorgun ilçesindeki ozanlarımız oluşturmaktadır.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni'ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.O sevgili ki güzelliği Bozok yayla'sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beşçamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar'a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey'in türküleri.




Dersini Almış Da Ediyor Ezber
Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
Aman aman ben yarelendim aman

Bu dert beni iflah etmez del'eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var
Aman aman sürmelim aman

Kaşın çeymelenmiş kirpik üstüne
Havada bulutun ağdığı gibi
Aman aman ben yarelendim aman

Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış
Yağmurun güllere yağdığı gibi
Aman aman sürmelim aman

Yozgat'ı sel almış Soğluk'u duman
Sıtkınan severim billahi inan
Aman aman ben yarelendim aman

Ölünce mezara girdiğim zaman
Ben susuyum kemiklerim söylesin
Aman aman sürmelim aman



Nida Tüfekçi
Akdağmadeni
 

serpi

Kayıtlı Üye
Katılım
16 Eki 2008
Mesajlar
20
Tepkime puanı
1
türkülerimizz değerlerimiz.yaşanmışlıkların gönüle,söze dokunması.o kadar çok değerlerimiz varkii umarım hiç kaybetmeyiz.
 

ebrarnaz

Kayıtlı Üye
Katılım
15 Ağu 2008
Mesajlar
28
Tepkime puanı
0
Yaş
2019
çok güzel türkülerimiz var..........:)
 
Üst