Türk Ruhçuluğu

aris

Kayıtlı Üye
Katılım
3 Tem 2008
Mesajlar
660
Beğeni
132
Türk Ruhçuluğu

Yüzyılın başından bu yana Türkiye´de de Ruhçuluk yani Spiritüalizm hızla yayıldı. İnsanlar masalara oturup, medyum denen hassas kişilerin aracılığı ile ruhlardan bilgi almaya çalıştılar. Bu bilgiler daha insanca bir yaşam, ahlak, erdem ve öteki dünya ile ilgili bilgilerdi. Asla falcılığa ve kehanete yer verilmedi. Buna rağmen, ilerleyen yıllarda birşeyler oldu ve Türk Ruhçuluğu durakladı, değişen çağın dışında kaldı, kimler neler yaptılar ve hangi fırsatlar kaçırıldı? Ruhçuluk, Türkiye´de bağnazlığın çözümü olabilirmiydi? Bu yazıda Türk Ruhçuluğu´nu genel olarak tanıyacaksınız, daha sonra birer birer bu alana imza atanları...

Aslında, Türk Ruhçuluğunun tanınmış isimleri o kadar çok değildir, ama bunların içinden bazıları literatürde yer almaya layık kişilikler ve geçmişler sergilemişlerdi. Başta Dr. Bedri Ruhselman, Dr. Sevil Akay, Lütfü Kuday, Macit Aray, Dr. Refet Kayseriloğlu, Ferhan Erkey, Erken Türk Ruhçuluğu döneminin kitap yazarlarından Sinan Onbulak´un kardeşi Fahiman Onbulak, Agop Özyerli, Feridun Tepeköy, Recep Doksat, Reşat Bayer, Muammer Sağlam, Gültekin Caymaz, Gürmen Güler, Bülent Kısa, Metin Kiraz, Turhan Olgaç, Haluk Egemen Sarıkaya, Haluk Akçam, Jale ve Oktay Gürsoy, Gültekin Caymaz, Sevgi Çağıl, Cüneyt Gültekin, Işık Yazan, Melek Çakuş, Bülent Çorak, Sabahat Akşiray ve Fatma Fikret Arslanerer gibileri belli başlı isimler olarak sayılabilirler..

Öncelikle onları kısaca gözden geçirmekte yarar var, çünkü yaptıkları Türk Ruhçuluğu´nun kaderini belirledi. Bu bir avuç insan yukardan bakıldığında birşeye inanarak, kimi zaman bilinçli, kimi zaman da farkında olmadan arkalarından birçok insanın gelmesine neden oldular ama yine de tüm Ruhçu Türk Grupları´nın şu an ki veya bugüne kadar ki tüm mensuplarının sayısı onbini dahi bulmaz (Meraklı ve sempatizanlar dışında). Oysa, ülkede bu tür konulara meraklı en azından birkaç milyon insan bulunmaktadır ama bizim ruhçularımız ya birazdan göreceğiniz temel davranış bozuklukları yüzünden ya da kasdi olmadan yaptıkları hatalar nedeniyle bu büyük kitleye ulaşmayı başaramadılar. Günümüzde artık söz konusu meraklı kitlenin çoğunluğu gençlerden oluşmakta zira batıda bir dünya görüşü olarak patlayan ve bu tür konuları içeren Yeni Çağ Hareketi bize de ucundan da olsa ulaşmış ve özgür düşünce arayışındaki statükodan bıkmış olan Türk genci, Öte Alem, Uzaylılar, Parapsikoloji, Astroloji ve Maji gibi konuları merak eder olmuştur. Fakat, ne yazık ki yukarda adları geçen kuşağın ardından gelen bir tutam genç, öncülerinin yazdıklarını ve kuramlarını tekrarlamaktan öteye geçmek istemeyince Yeni Çağ bilgilerindan biraz da literatür yoksunluğu nedeniyle uzak kaldılar. Yani Ruhsal Evrim başarılamadı.

Beklentilerden cevap alınamıyor...

Bizim Ruhçularımız batıdaki "Psychic" anlamındaki ruhçulardan değildirler, onlarda bir bütünlük görülür, özet bir tanımla bir İngiliz veya bir Amerikan ruhçusunun ruhlarla, uzaylılarla, homeopati, herbalizm gibi özgün yaşam biçimleriyle, kristal veya mineral şifasıyla, majikal ve ezoterik bilgilerle, astrolojiyle, kehanet dallarıyla, Uzak Doğu inançlarıyla ve hatta büyüye kadar uzanan bir yelpaze ile ilgilendiğini görebilirsiniz ve bu ilgi yelpazesi doğrudur çünkü evrensel düşünce biçiminde bilgilenmek ancak çok yönlü olmakla mümkündür. Eğer sadece ruhsal bilgilerle ilgilenen ve dışındaki herşeyi dışlayan biriyseniz, durumunuz hergün aynı tek tip yemeği yiyen ve başka yemeklerden hiç haberi olmayan insandan farklı değildir. Hele bir de bu yoldan gezegenin kurtulacağını sanmak ciddi hata olabilir.

Çağlar boyunca sayısız düşünür, toplum bilimci, dinsel ve ideolojik lider kendince bunu yapmaya çalışmış ve milyon eser yazılmıştır, insan kitleleri bütün inançlardan aynı umutları umdular ve daha güzel, daha hakça, daha özgür, barış dolu bir dünya olacağını sanıp beklediler ama bu asla olmadı. Bilinen her çağda, savaş, açlık, haksızlık sürdü ve sürmekte, ne yazık ki de sürecek. Ve galiba İnsanoğlu gerçek anlamda dünya dışından gelebilecek bir tehlikeyle karşılaşmadığı sürece bu tür bir ortak bilince de kolay ulaşamayacaktır. Onun için birkaç bin kişinin umut ve hayalleriyle, büyük emekler verilip basılan kitaplar kitlesel etki yaratamamakta. Batı modernizminin motifleriyle süslü olması gereken ve Orient dinsel çizginin üzerine çıkması beklenen Ruhçuluk, kendi öğretisini iletemedi ve ülkemizin kitlesel inancı karşısında gerileyerek yenildi. Oysa, Ruhçuluk bu değildi, 1940´dan 1960´lara kadar uzanan dönemde, veli, evliya kişilikleriyle dolu, biraz tasavvufi, biraz ahi ve biraz da tariki olan Türk Ruhçuluğunun erken döneminde yakalanan ortak Ruh-Din mutabakatı sonraki yıllarda eridi gitti, dinsel kesim falcı, büyücü, astrolog gibileriyle Ruhçuların arasındaki nitelik ve nicelik farklarını daha çok kültürel yoksunluk nedeniyle, biraz da hoşlanmadığı için göremedi ve arada büyük bir uçurum böylece oluştu. Bu noktada Türkiye´nin tek legal ruhçu derneğinin bu alanda çekingen, temkinli ve izole olması da dikkat çeken bir yöndü, pek haksız da sayılmazlardı. Ama, kitlenin asıl beklentisi hızlı, yüzeysel ve kesin doğruya yakın cevaplardı. Yani, az gelişmiş ülkelerin kültür sorunu burada da ortaya çıkıyor ve yoğurtla değil, sadece kaymağı ile ilgileniliyordu.



Bergama´ya gelen ruhlar ve Osmanlı Sarayı..

Türk Ruhçuluğu´nun geçmişi epey uzaklara dayanır, hatta bu olay Türk Ruhçuluğu´nun en erken örneği sayılır. Yıl 1896, yer; Bergama. İstanbul´dan Bergama´ya gelen Saray Mabeyn Başkatibi´nin kardeşi Zorluhanzade Avnullah Bey, kasabanın eşrafından Müderris Emin Efendi ile tanışır. Çağına göre aydın bir insan sayılan Emin Efendi, sohbetler sırasında Avnullah Bey´den Ruh Çağırma yani İspiritizma hakkında bilgiler edinir, sonunda olayı görmek ister ve bir gece Belediye Reisi Ali Ağa´nın evinde bir Ruh Celsesi yapılır, üç ayaklı masa kendiliğinden hareketler yapar ama Emin Efendi olayı gördükten sonra "Allah´ın emri olan ruhun, bu kadar basit hareketlerle anlaşılamayacağını.." söyler. Ama bu arada olay duyulur, üç ayaklı çiuisiz masayla ruhların çağrılıp, gaipten haber alındığını herkes birbirine anlatmaya başlar, derken önüne gelen ruh çağırma merakına düşer.

Fakat devir başkadır, şakası olmaz çünkü İstibtad Devri´dir, Saray´a hemen haber uçurulur; "Ölülerimizi rahatsız ediyorlar, Allah´ın işine karışıyorlar, halkın maneviyatı bozuluyor, Hükümet aleyhine tertip hazırlamak için ölülerden haberler alınmak isteniyor.." diye jurnaller yapılır. Sonrası malum, tutuklananlar, İstanbul´a postalananlar vs.. Neyse ki Avnullah Bey araya girer, hatırlı bir kişi olduğundan işin bir eğlence olduğuna Saray ikna olur, tutuklulara beşer altın verilerek gönülleri alınır ve serbest bırakılırlar. Böylece Ege´de ilk Ruh Çağırma deneyleri bu şekilde hüsranla biter. Tabii ki, masaların hareketini ruhlara bağlamayan Emin Efendi, o dönemde bir anlamda Parapsikoloji´nin de temel ilkesini düşünmüş sayılabilir. Gerçekten de, insan ruhunun masa hoplatmaktan başka birşey yapamayan aciz bir bilinçli enerji kaynağı olduğunu bugünlerde hiç kabul etmiyoruz, kısacası Emin Efendi haklıydı..

Ruhselman´ın "Gizli Kitap" ında ne var?

Ruhçuluk geçmişte daha tutarlıydı, aralarındaki çatlaklıklara rağmen yine de bir noktada uyumlu sayılırlardı, örneğin Türk Ruhçuluğu´nun babası Ruhselman, Dr.Sevil Akay ve Lütfü Kuday adlı iki çağdaşının sürekli boy hedefi olmasına rağmen, aralarındaki çatışmanın kökeni yöntemler ve yorumlardı. Ruhlardan geldiği kabul edilen bilgiler konusunda çelişkileri ve redleri yoktu. Zaten o günlerin temel iddiası sadece ölüm ötesi bir yaşamı anlatabilmek ve dünyanın öteki yerlerindeki metafizik bazı olayları halkımıza iletebilmekti. İşte o yıllarda yazılan gerek Ruhselman, gerekse de Akay, Kuday, Sinan Onbulak ve Enis Behiç Koryürek gibi Ruhçuluk ustaları bu tarzı kullanarak yurdumuzdaki ilk referans kitapları yazdılar. Bu kitaplar sonraki yıllarda, birer el kitabı olacaklardı. Bu arada Türk Ruhçuluğu´nun duayeni saydığımız Dr. Bedri Ruhselman´ı ve gizli kitabını anımsatalım..

Ruhselman, 1960´larda ölümünden bir iki yıl önce bir kitap yazmaya başlamıştı, daha da doğrusu bilindiğine göre, çok özel bir ruhsal varlıktan veya özgün tanımıyla ruhsal bir plandan, bir medyum aracılığı ile gelen bilgileri derliyor ve yazıyordu. Olay, çok gizli tutuldu, sadece birkaç kişi işin içindeydi, Ruhselman´ın en yakın mesai ve ideoloji arkadaşları dahi dışarda bırakıldılar. Bedri Bey, medyumu ile çalışıyor, ruhsal bilgiler yazılıyordu. O dönemdeki yakınlarının anlattıklarına göre Ruhselman, çok farklı bir kişiliğe bürünmüştü, sinirli, kavgacı, huzursuz ve içe kapanıktı. Ve korkuyordu ama neden?

"Tek kişi kalana kadar açılmayacak.."

Ve sonra bir gün kitabın bittiğini söyledi, herkes merakla bekliyordu. Ama Ruhselman´ın tüm müridlerinın beklentileri, hayalleri suya düştü, öylesine ki çoğunun ömürleri gizemin çözümünü görmeye yetmedi. Bedri Ruhselman kitabın yayınını yasakladı, kitap alınan ruhsal emre göre gelecekte yayınlanacaktı ve yayın ancak kurallar yerine geldikten sonra mümkündü. Nasıl mı? Önce bir tür vakıf kurulacaktı, görevi ise, yayınlandığında biriken fonların kullanılarak Kitabın birçok dünya diline çevrilmesiydi. Bu işler için ve Kitabın korunması amacıyla Ruhselman işin içindeki üç arkadaşını "Emanetçi" olarak atadı. Metin, Hüsrev ve Atilla adlı bu üç emanetçi talimatları aldılar, içlerinden birisi eğer ancak kendilerinin bildiği özel bir işareti alırsa, Kitap açılacaktı. Bu vasiyet, adeta kutsal bir ahide dönüştü. Ölüm halinde ise, son kalan kişi Kitabı açabilecekti. Bunun dışında herşey yasaktı, ne olursa olsun Kitap açılmayacak ve Kitabın içeriğini bilen bu üç kişi asla konuşmayacaklardı. Ve kitap açılacağı günü beklemek üzere bir notere emanet edildi, hala da orada..

"Kitap"la ilgili söylentiler o kadar çok ki, buraya sadece en çok anlatılanları almakla yetiniyoruz. Çünkü önemli olan bu kitapta böylesine ciddi, neyin olabileceğini incelemek. Ruhselman, yaşamı boyunca beş kitap yazmıştı ve bir sürü de makale. Bütün bu çalışmalarında Ruhçuluk ve ötesiyle ilgili hemen herşeyi yazmıştı. Öyleyse daha ne olabilirdi? Türk Ruhçuluğunun önemli isimleri olan, Feridun Tepeköy, Agop Özyerli ve Haluk Egemen Sarıkaya gibileri bazı şeylerden söz edip, tahminler yaptılar ama işinözüne hiçbiri inmedi veya inemedi. Sonraları da olay belli küçük bir camianın içinde kalacak ve hatta bir anlamda da unutulacaktı. Ta ki, 1980´lerde ortaya yeni "Kitap" özentileri çıkıncaya kadar. Ruhselman´ın emriyle üç emanetçi tarafından İstanbul´da bir notere üç kopya halinde verilen Kitap, yukarda sözünü ettiğim talimat çerçevesinde binlerce evrağın içindeki yerini aldı. Geçtiğimiz yıllarda, bazı çabalarla birileri kitaba ulaşmaya çalıştıysa da, bir sonuç alınamadı. Ve bu arada da, emanetçilerden Hüsrev Bey´de yaşamını yitirdi, geriye iki kişi kalmıştı yani talimata göre bir kişinin daha ölümü halinde artık Kitap açılacak. Peki, o zaman ne olacak?

Kitap, dünyayı değiştirebilir mi?

Ne olabilir bu kitabın içinde? Anlatılanlara göre Ruhselman son dönemlerinde küskün ve yorgundu ve hatta bazılarına göre ölümden korkuyordu, acaba yaşamını ölümün sırrına adayan her araştırmacı veya bilgede olduğu gibi o da mı ölüm korkusuna uğramıştı? Bir diğer görüş ise, Ruhselman´ın o güne kadar yazdığı ve öğrettiği bilgilerin veya öğretinin yanlış olduğu sonucuna vardığıdır, bir kanıt da onun yayınlanmış kitaplarına ölümünden sonra basım yasağı koymuş olduğu söylencesidir. Neden? Pişman mı olmuştu yoksa yanıldığını mı anlamıştı? Bir başka görüşe ve beklentiye göre "Kitap" çok önemlidir ve tedrici olarak İnsanlığın gidişatını ve geleceğini etkileyecektir. Öylesine ki, "Kitap"ı okuyanlar tüm inançların ötesinde bir şeyle karşılaşacaklar, yaşamları, dünya görüşleri değişecektir. Bu ise, bugüne kadar yazılmış tüm dini, felsefi, ideolojik ve sosyo-ekonomik her tür öğreti ve bilginin yapamadığını bu "Kitap" ın yapabileceği anlamına gelir. Olabilir mi? İnanmak elbette kolay değil, bu gezegen üzerinde 5000 yıldan bu yana açık veya kapalı pek yazılmamış birşey kalmadı gibi. Üstelik, bu çağda ne kadar güç..

Fakat diğer bir bakış açısı, daha ağır basıyor; Burada önemli olan Ruhselman´ın kişiliğidir, geniş bir araştırmaya inildiğinde ortaya güç yaşanmış bir yaşamın çıktığı görülür, Ruhselman bir anlamda müzisyendir, Viyana´da konservatuar eğitimi görmüş ve keman çalar ama bu yarım kalmış, tatmin edilememiş bir müzik kariyeridir ve yine de Ruhselman kişiliğinde müziksel çizgiler vardır, sonra tıp doktoru olur ama bu kez de tam anlamıyla başarının doruğuna çıkamayacaktır çünkü son yıllarına doğru Ruhselman amaçladığı ünlü ve başarılı doktor grafiğininin uzağında kalacak ve yurt içi çalışan gemilerde gemi doktorluğu yapacaktır. Müzik ve Tıp; Birbirine zıt bu iki uç, bir yanda duyarlılık ve romantizm öte yanda ise realitenin ta kendisi, ölüm ve hastalık ve de insan denen yaratığın evrensel güç olan ölümün karşısındaki aczi..

Ruhselman´ın paradoksu..

Ve bu noktada Ruhselman üstelik bir de Ruhçudur ve ölümsüzlüğün peşindedir, yaşamı boyunca müzik, tıp ve ruhlar arasında dönenir durur; Bu arada da Osmanlı´nın bitişiyle, Cumhuriyet´in ise kuruluş sıkıntılarını da yaşar. Zor günler geçirir, işte bu arada yolu Afganistan´a düşer, orada İslam´la Hinduizm´in sentezi görerek, yaşamın zorluklarına karşı daha rahat olunabildiğini görür. Sonra? Sonra ise, evlenemeyen Ruhselman yanlız, uzun karanlık gecelerde ve bazen de ağzından çıkana tapan müridlerinin yanında ölüm ve ölüm ötesinin sırlarını çözmeye çalışır, yıllarca süren bu çabanın sonunda acaba ne düşünmüştür? Bunu onunla yakın çalışanlar dahi anlamış sayılmazlar ama Türk Ruhçuluğunun babası, piri ve duayeni olan Bedri Ruhselman´a bu mantıkla bakıldığında, aradığı ve amaçladığı sonuca ulaşmış olduğunu söyleyemeyiz, öylesine ki kendi elleri ve etkisiyle kurduğu derneğine dahi sahip çıkamayacak ve dernek çerçevesinde Ruhselman sadece göstermelik bir isim veya bir vitrin olarak kalacaktır. Sonuç olarak bu mantıkla Bedri Ruhselman´ı, bazı özel araştırmaların ışığında edinilen bilgilerle yorumlayacak olursak, oluşturduğu Neo-Spiritüalizm yani Yeni Ruhçuluk inancını yitirmiş ve tam aksi bir yorumu içeren yeni bir kitabı geleceğe bırakmayı amaçlamış olarak düşünebiliriz ama bunun için belli bir özümleme süreci hesaplamıştır, emanetçilerin yaşam süresidir bu ve bu dönem içinde Ruhçuluk deneyiminin yaşanması gerektiğini düşünmüştür.

Kısacası, Bedri Ruhselman belki de kendine özgü bir düşünceyle uzak zamanın bazı ruhsal gelecek modellerini koşullayacağını düşlemiş de olabilir. Her fikir adamının, her ideolojistin veya her liderin değişmez kaderi onun için de geçerlidir, kaldı ki Ruhselman lider veya lojist de değildir ama o da varsayımlarının ve çalışmalarının kendince özgün modeller olduğunu anlamanın yanısıra, kendinden önceki milyonlarca düşüncenin arasında bir tane daha vaaz ettiğinin farkına ne mutlu ki, sağken varmıştır, anlatıldığına göre ihanete uğraması ve mutsuz yanlızlığı onu son yıllarında daha pragmatik ve realist yaparken, kesin gerçeği ancak ölümünden sonra anlayabileceğinin farkına varabilmiştir.

Öldükten sonra ise Ruhselman artık Ruhselman değildir, onun kadar hırslı ve inancına bağımlı birisi ölümünden sonra muhakkak yandaşlarına şu veya bu şekilde varsayımlarının veya çalışmalarının gerçek olduğunu haber verebilir ve bu şok haber gerçek dünyaya ilan edilebilirdi, salt bu olay binlerce kitaptan çok daha etkili olurdu ama olmadı, öldükten sonra ondan kimse haber alamadı, aynen önceki ve sonraki benzerlerinde olduğu gibi. Özetle Ruhselman ve gizem dolu "Kitap" varoluşdan bu yana her mitte olduğu gibi abartılmış da olabilir. Çünkü ne olursa olsun, şu anki gidişat görüldüğü kadarıyla öğreti yöntemleriyle değişmeyecek gibidir..

Bu bir dünya görüşü diyebiliriz, bütün bunların bir ütopya veya bir tür Altın Çağ beklentisi olduğu anlaşılabilir. Bilinir ki, umutsuzluk ve mutsuzluk çok doğal olarak çok büyük beklentiler getirir. Sonuç olarak Ruhselman´ın gizemli "Kitap"ı büyük bir olasılıkla yayınlanmayacaktır veya az bir ihtimalle yayınlansa dahi, beklentiler ve bekleyenler umulduğu kadar etkin, sanıldığı kadar evrimsel olamayabilir. Ve bunda Ruhselman´ın hiçbir suçu yoktur, sadece kendinden sonrakilerin neleri idol daha da uygunu put haline getirebileceklerini hesaplayamamıştır, kaldı ki Ruhselman döneminin Ruhçuluğunda da ciddi bölünmeler ve ithamlar yaşanmıştır. Her çağda olduğu ve olacağı gibi Ruhçuluğun Altın Çağı sayılan 1850-1920 yılları arasında yaşanan sahtekarlıklar, bugünküleri pek aratmaz. O yılların iki ünlü medyumu olan Eusopia Palladino ve D.D.Hume sahtekarlıkları yakalandığı için hapse dahi atılmışlardı, "Katie King" adlı ruhun insanlara görünmesinde aracı olan medyum Florence Cook´un celselerinde tül mankenlerle hile yapıldığı, Palladino´nun ise mekanik illüzyonist sahteliklere başvurduğu anlaşılmıştı. İşte Ruhselman döneminde de benzer çatışmalar yaşandı. Ruhselman Önemli Ruhçu ve araştırmacılarımızdan olan Lütfü Kuday o yıllarda şöyle diyordu; ".. medyumlukları kesilmiş, şöhretlerini kaybetmemek için hileye başvurmuşlar.. kendilerini kontrol edenlerin manevi baskıları altında kalmışlardır.." Ama asıl dikkat çeken olay, Kuday´ın 1955´lerde yazılan "Ruh Ansiklopedisi" nin 248.Sayfasında yazdıklarıdır; ".. Ruhselman´ın medyumunu iyi tanırız..yüksel tahsilli ve iyi bir meslek tutmuştur, güzel kalemi vardır, o kitabı (Ruh ve Kainat) okuduktan sonra fikirlerinde değişim olduğunu söyler, hatta ilave eder; ´Bana medyum deniyor ama yazdıklarım kendi galiba kendi malımdır, olmazsa ise % 99 medyum değilim.."

Bütün bunlar önemlidir zira Ruhselman, Dr. Sevil Akay ve Lütfü Kuday arasında o dönemde sürüp giden tartışmalar ve çekişme bugünkü ruhçu ayrılıkların bir anlamda tohumu sayılabilir, her ne kadar Kuday Ruhçuluğa karşı hoş görülü bir köktendinci sayılsa dahi.. Demek ki şimdi, Türk Ruhçuluğu´nun ikinci aşamasına geçebilir ve başarısızlığın genellemesini yapabiliriz..

Küçülüş ve değişim..

Ruhselman sonrası Türk Ruhçuluğu bölünme, parçalanma ve tek bir amaca yönelememe dönemini yaşadıktan sonra günümüzdeki izolasyon dönemine ulaştı. Aslında Ruhselman döneminde batıyla başabaş gelişen Türk Ruhçuluğu 1965´den sonra 1990´ların başına kadar gerilerde kalmış ama son üç yılda Batı Ruhçuluğunun çöküşü nedeniyle yine aynı düzeye gelmiştir ama bunu anlamak için öncelikle batıda nelerin olduğunu iyi anlamak gerekir. İlerdeki bölümlerde, bu ayrımı ve ardındaki olayları Yeni Çağ paralelinde daha geniş olarak göreceksiniz..

Türk Ruhçuları falcılar veya çıplak mankenler kadar tanınmış değillerdir, hiçbir zaman popüler olmayı başaramamışlardır, bunun temel nedenleri arasında bir önceki kuşaktan gelenlerin günümüze olan uyumsuzlukları ile sonrakilerin öncekilerden daha ciddi olma kayguları ilk başta düşünülebilir ama asıl gizli neden, toplumun bir sonuç getirilmesi isteğine hemen cevap verilememesindedir. Ölüm ötesiyle ilgili ölümsüzlük tabloları hem net değildir, hem de gerçekliğini tartışmak mümkün olamaz, demek ki bu noktadan sonra ortaya din benzeri bir inancın çıktığı görülür. İşin içinde aşırı bir fanatizm veya kökteninançlılık gibi dinsel unsurlar olmasa da, sonuçta birşeylere kanıtsız inanmak zorunluluğundan kaçınılamaz. Ruhlara inanır, medyumlar aracılığı ile ilişki kurulduğunu göz yumar, celselere katılır, yazıcı ve konuşmacı medyumların sözlerini ruhların diktesi ve konuşması olarak kabul eder, mümkün olduğunca ölüm sonrası bir yaşam biçimini çelişkilere rağmen oluşturmaya çalışırsınız ve ölümden sonra yeniden doğum için umutlar ve amaçlar imajlamaya çalışırsınız. Oysa bu model, dinsel modellere göre biraz daha karmaşık bir prototiptir, çünkü her ne kadar Allah´a ve peygamberlere güçlü bir biçimde inanılsa da, her dinde görüldüğü gibi temel dini yasaların sonucu olarak, ruhlarla görüşmek ve onlarla ilişki kurmak yasaktır. İşte bu yüzden de, yaşları ilerleyen birçok Türk ruhçusunun, uzun yılların sonunda dinsel içerikli bir inanç boyutuna geçtikleri görülür, burada da en kolay model, Tasavvuf´tur çünkü İslami radikalizmden bir oranda kurtulmuştur ve daha özgürlükçü, daha sevecendir. Türk Ruhçusu sevgi ve saygı temaları üzerine kurulmuş bulunan Ruhçuluğu, Tasavvuf ile bütünleştirerek daha olgun bir modeli seçer.


Alıntıdır..
 
Üst