TASAVVUF YOLUNDA 100 ADIM

crowley

Kayıtlı Üye
Katılım
5 Haz 2008
Mesajlar
223
Tepkime puanı
22
Yaş
38
İş
kulluk
Burada yer alan metinler Abdulkadir es-Sufi'nin Yüz Basamak adı ile yayınlanan eserinden alınmış olup Şazeliyye tarikatının Darqawi kolunun tasavvuf anlayışını yansıtmaktadır... Eserde tasavvufi terminolojiyi ifade eden kavramlar 100 bölüm halinde düzenlenmiştir. Burada bu bölümlerden bazıları kitabdaki sıralanış sayıları ile sunulmuştur.

ŞERİAT ~ 2
Şeyh'ül Ekber, "Hakikate şeriatın söylediğinden başka bir yol yoktur," dedi. İslam şeriatı Allah'tan başka ilah olmadığını ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğunu tasdik etmektir. Günde beş vakit namaz kılmaktır. Ramazan ayı boyunca oruç tutmaktır. Malının zekatını vermektir. Eğer imkanı varsa Hacca, Allah'ın Münezzeh Evi'ne gitmek ve Arafat'ta vakfe yapmaktır. Şeriat bunların üzerine temellendirilmiştir. Şeriata uyan kişi, Kur'anî buyruklarda belirtilen geniş ahlakî ölçüler ve Muhammed sallallahü aleyhi vesellem'in yaşama biçimi olan sünnet çerçevesinde yaşamayı seçmiş demektir. Şeriatı kabul etmiş olmak; insan denilen mahlukun sınırlı olduğunu, bir bedende bulunduğunu ve böylece fiziksel dünyadaki tüm bedenler gibi, verilen belirli yasalara uyduğunu derinlemesine kavramış olmaktır. Hayatın işleyişinde zorlama yoktur, bunun için şeriata "örgütlenmiş bir din" denilemez; hayır; bu, insanın, aydınlanmanın suyunu içmek üzere kendi kaynağına, hayatının kaynağına ulaşıncaya kadar bilgisini derinleştirmek için benimsediği, kendi seçtiği hayat tarzıdır.
Bu yüzden şeriat, varoluşun her kademesinde işlerlik gösteren biyolojik yasalara dikkat çeker. Nitekim, inkar edenlerin, kafirlerin de herşeye rağmen kendi şeriatlerini izlediklerini gözleriz. Herkes bir şeriat tutar, uydurulmuş da olsa hepsinin bir işlevi vardır. Bizim şeriatımız herşeyiyle rahmettir. Onlarınki ise her zaman zalimdir, baskıcıdır, daraltıcıdır. Bizimki milyonlarca insanın sevgilisi, Yaratılmışların En Mükemmeli vasıtasıyla gelendir. Onlarınki, ıssız kuruntuların karanlık gölgesidir.

TARİKAT ~ 3
Yol, iki karşıtlık arasında, şeriat ve hakikat arasında uzanır. Zahiriyle tanımlanabilir ve batıniyle tasdik edilir. Şeriatın İslam olarak adlandırılışı gibi, tarikat da îman -kabulleniş- olarak adlandırılabilir, îman kabul ediştir, İman Allah'ın, Kitaplarının, Elçilerinin, Meleklerinin, Son Gün'ün, Mizan'ın, Kader'in kabulüdür. Olaylardaki yaratılışsal gerçekliklerden görünendeki kişisel kozmik manzaraya kadar, tüm kozmik manzaranın batınîleştirilmesidir. Bütün bunlar varoluşun ikili (dual) tabiatını ve onun tevhid sırrının anlamlarını açıklıyor ve yorumluyor.
Tarikat alelade varoluşun güvenli konumundan arayışın tekinsiz varoluşuna geçiştir..Bu, kişinin hayatını anlamlı kılan özel tasarımlarından, yani aileden vazgeçmesidir. Allah celle celalühü, bunun bir tuzak olduğunu ikaz etmiştir. Bu ikaz, toplumun sunduğu hedefin terki anlamına gelir. Toplumun sunduğu hedef yine toplumun kendisidir ve vadettiği şey de topluma kulluktan ötürü ödüldür. Arayışı göze alan kimsenin ödülü hayatın sonunda değil Görünmez'de ve ölümden sonradır. Bu, hayatı hedefleştiren şöhret ve başarı tasarımlarını terketmek demektir, çünkü nefîs, "arayıcı" (mürid) için bir düşmandır. Yani nefs, saf ruhun nurlu hakikatine dönüşünceye kadar bir düşmandır.
Şeriat boyun eğmektir. Tarikat teslimiyettir. Hakikat galibiyettir.

HAKİKAT ~ 4
Hakikat, gerçekler, arayıcının kalbine akan bilginin iç parıltılarıdır. Şeriatın duyumların alanı oluşu gibi, hakikat de anlamların alanıdır. Biri nasıl zahir'in ilmi ise öteki de bâtın'ın ilmidir. Bunu müşahade etmenin, insan olma, ölümlü olma, zaman - içi bir yaratık olma gerçeğine boyun eğmekten başka yolu yoktur. Şeriata bir kez boyun eğildi mi, Yol'daki arayıcı yokluktan gelip yokluğa gittiğini anlar. Zaman dardır. Kaçırılmamalıdır. Kestirmeden git! Bu dünyada herşey görünürdedir ama insanlar her yerde kör. Dünya nimetlerinin insanlara doyum getirmediğini görmeye katlanamıyorlar. Doyumun hayal aleminde aranması gerektiği söylenmiyor; öteki dünyada, ölüm sonrasında aranması gerektiği söyleniyor. Burası eylem (ameller) kuşağıdır. Kamil insanlık statüsüne ulaşmak, kuralları yıkmadan mümkün değildir. Kuralların yıkılması denilen şey Yol'dur. Meyveleri şehadet ve aydınlanmadır. Ne var ki bunlar, duyumda ölüm - sonrası'na aittir. Bunun için, mana aleminde görüm'e ulaşmak demek, duyumsal ölümden önce mananın ölümüyle ölmektir. "Ölmeden önce ölünüz,"der ünlü hadis... "Kendinizi kabir sakinleri gibi kılınız," benzeri buyruklar Sahih'te birçok kez tekrarlanır. Bu, hayattan vazgeçmeyi değil, büyük bilgiye ulaşmak için amel gerektiğini öğretir ve hikmeti de budur.
Eğer hakikati arzu ediyorsanız, artık hayatınız asla eskisi gibi olamaz, "İnsan uykudadır, öldüğünde uyanır!" Hakikat uyanıştır, ihsan.

EDEB ~ 5
Edeb, ruhsal incelik, içtenlikli iyi davranışlardır. Edeb içtenliği, o da alçakgönüllülüğü ifade eder. Çünkü kişi eğer davranışlarından haberdarsa, o zaman bencilliğiyle güdülmekte ve kendiliğinden [zorlamasızl davranış melekesinden yoksun bulunmaktadır.
Edeb, dünyada hemen hemen imkansızdır. "Doğru davranışlar" dünyada yaşanır. Edeb halk çevresinde gösterilir. însan bir kez halkın korunmuş çevresine girdi mi, bir güven ortamına girmiş olur. Artık edeb, sizin için bir görev olur. Nefs'i -zaviyede, halkada, Allah'ın kulları arasında, Şeyh'in önünde- köşeye sıkıştırmışsmızdır. Bu, edeb ortamıdır.
Yol, edebden başka bir şey değildir.
Yabancıya ve konuğa gösterilen bir edeb vardır. Fukaraya gösterilen bir edeb vardır. Soyluya ve seçkine gösterilen bir edeb vardır. Şeyh'e gösterilen bir edeb vardır. Edebin kemale ermesi, kendinize gösterdiğiniz edeb iledir.
İlkine, varışta ve ayrılışta gösterilen cömertlik ve sunulan armağanlarla ulaşılır, ikincisi tercihle belli olur. Elindekilerde ve aldıklannda, kendinden önce kardeşini tercih etmelisin. Sonraki hizmetle, beklemekle, sabırla ve dinlemekle olur. Sonraki, Şeyhinin istediğini sen istiyormuşsun gibi istemendir. Sonuncusu, ilk aşamada deliler gibi dövünmemen, öfkelenmemen ve bağırıp çağırmamandır. Orta aşamada aşırı keder ve neş'eden kaçınmandır. Son aşamada ise Hakikat'in Huzurunda olmanın hazzıyla hepsini unutmandır.

SÛLUK ~ 7
Sülûk, yol almanm tüm iç ögelerinin ilmidir. Sülûk, yüreği kıpırdadığında, içinde aşk uyandığında ve mahlûkatın merkezinde aşk rüzgarlarıyla hasret fırtınaları hüküm sürmeye başladığında, kendini delilikten korumak için sırtını hikmete dayamandır. Dünya ve dünyanın kapsadığı herşey arayıcı için bir azap ve bir imtihan halini aldığı zaman, yoldaki kişiyi hikmete ulaştıran; böylece, yüz geri etmenin baştançıkarıcılığına karşı zorunlu bazı sınırlamalar koymak gerektiği ve yiğitçe davranmak mümkün olduğu zaman onu sulara gömülmekten kurtaran sülûktür. Süluk, meczub (Allah'ın delisi) olmaksızın cazibenin meyvelerinden faydalanmayı mümkün kılar; böylece cazibe gerçekleşebilir -zira o kaçınılmazdır- ama faydasız cazibeden kaçınılmış olur. Demek ki, insan bir makama mahkum olmadan müşahadeye ulaşabilir.
Yolumuz salik/meczub olmak, yani sülûk sonunda cezbeye ulaşmaktır. Dıştan (zahiren) aklıbaşında ve içten (batınen) Allah delisi, dıştan dengeli, ayık, içten sarhoş...
Süluk, zahiren kötü sözleri iyi sözlerle, kötü davranışları iyi davranışlarla, kötü niyetleri iyi niyetlerle, doğru konuşana, doğru davranana ve doğru niyet edene kadar değiştirmektir. Salikin işareti elinden ve dilinden emin olunması, kanıtı ise salikin kendi elinden ve dilinden emin olmasıdır.
Süluk, kişiye usulün hazmedilmesiyle halden makama yükselmeyi ve makamı da Esirgeyici Rabbin ileriki armağanlarının umuduyla bırakmayı sağlar. Sülûkun şartı, onu başka arayıcılar için de doğrulamak üzere geri dönmek ve Hakikat'in dilinden olandan başkasını iddia etmekten kaçınmaktır.

MÜRÎD ~ 19
Efendimiz, Şeyh el - Kamil, Seyyidi Muhammed îbn el -Habib şöyle demiştir:
"Mürid, irade'den gelir ve ihlas'a dayanır. Mürid'in hakiki anlamı, kendi iradesinden soyunan ve Allah'ın kendisi için istediğini isteyendir. Bu da Allah'a, o şanı büyük olana ibadet etmekle olur. Çünkü O, "İnsanları ve cinleri yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım," buyurmuştur. Mürid - içerde nefs ve şeytanın sözü geçtiğinden - nefsini disiplin altına almada zayıf düştüğünde kendini Şeyh'in iradesine ve O'nun gücünün korumasına bırakır. Buna karşılık O da, Allah'ın izni ve bağışıyla etkili olan himmeti ve sözleriyle müridine, Allah'a itaat ve ibadet etmesinde yardımcı olur. Böylece bir mürid, zamanın şeyhlerinden hangisi kendisine uygunsa O'na bağlanmalıdır.
Seyyidi Abdülvahid ibn Aşir şöyle der: "Mürid, onu yolculukta tehlikelerden koruyan ve nasıl davranılacağını bilen bir şeyhten ayrılmaz. Mürid, şeyhi gördüğünde Allah'ı hatırlar ve sonra Şeyh o kulu Mevla'sına yöneltir."
İbn Ataullah, Allah O'ndan hoşnut olsun, Hikem'inde "Hali seni değiştirmeyen ve konuşması seni Allah'a yöneltmeyenle birlikte olma ! " demektedir.
Makamın yükselmesi ve sohbetin yol göstericiliği bu beraberliğin sonuçlarıdır. Demek ki, kim onunla birlikte olmakla böyle bir hali bulamazsa, onu Allah'a havale etsin ve bu tanıma uyan birini arasın. Mürid kendi içtenliği ve sebatınm gücüne göre bir Efendi[=Mürşid] kazanacaktır. Yardımı istenecek olan Allah'tır.

ZİKİR ~ 21
Zikir, Allah'ı anmak, beşerin en büyük melekesidir. Üç mertebesi vardır. Avam için dilin zikridir. Seçkinler için kalbin zikridir. Seçkinlerin seçilmişleri için sırr'ın, gizlinin zikridir; ilki, herkesçe bilinir, ikincisi, uyanıklıkla yapılan ve bu suretle Mevla'nın huzurunda kalbi istiğrak alanı kılan zikirdir. Sonuncusu dehşetli bir iştir. Onda dil susar, kalp durur.
İlki, yokluk zamiri Hüve'nin zikridir,ikincisi, varlığın zamiri Ente'nin zikridir, Üçüncüsü, tevhidin zamiri Ene'nin zikridir.
Birinci mertebeden ikinciye geçiş, - ritmik sallanışlar gibi -bazı bedenî davranışlardan, ani haykırışlardan, ayağa fırlamalardan belli olur. İkinci mertebeden sonuncusuna geçişin alameti ise uzuvlardaki uyuşma ve dildeki suskunluktur; böylece zikir "kaybolur". Üstadım, Saki, Şeyh el-Fevterî bunun için şunları söylemişti: "Ne harika şey! Sen zikri arıyordun, zikir de seni arıyordu!"
Hikem'de deniliyor ki: "Zikirde Allah'ın Huzur'unu duyumsayamıyorum diye zikri terketme! O'nun zikrini unutman zikirde O'nu unutmandan daha kötüdür. Herhalde o seni, unutkanlığın zikrinden uyanıklığın zikrine, uyanıklığın zikrinden Huzur'un zikrine, Huzur'un zikrinden içinde zikredilenden başkası olmayana götürür. Ve bu, Allah için güç değildir."
Allah'a doğru yolculuk için gerekli üç şey vardır. Zikir bunlardan ilkidir.

FİKİR ~ 22
Fikir. Düşünme. Şeyh ibn Ataullah, Hikem'inde şöyle der:
"Fikir kalbin gayblık alanında yolculuğudur. Fikir kalbin ışığıdır, söndüğünde kalbin de aydınlığı kalmaz. Fikir iki türlüdür: teyidin ve imanın fikri, müşahadenin ve tecellînin fikri; ilki imtihana çekilenler için, ikincisi de tecellî ve basiretin ruyet ve iç müşahade ehli içindir."
"Ufukta ve nefs'te ayetler var." Öyleyse ilk fikir yaratılışta Allah'ın birliğini tanımak ve alemde Buyruğu bilmektir. İkinci fikir, insanın özünü, uzuvlarının büyüklüğünü, melekelerin sıralanışını, iç uyanıklığını (vukuf) "Ben"in ulaşılamazlığını dikkatle düşünmektir. Üçüncü fikir, murakabenin, gözlemlemenin en derin evresinde, halvette yer alır. Burada O'nu görmemizin imkansız oluşu gerçeği karşısında, O'nun bizi görüyor oluşunun şiddetiyle, gözlemcinin bulunduğu yer eriyip gider.
Zikir duyumsaldır, fikir anlamdır. Zikir zahiridir; fikir batınidir. Allah'a doğru yolculuk için üç şey zorunludur. Fikir bunlardan ikincisidir.

HİMMET ~ 23
Allah'a doğru yolculuk için gerekli üç şey var; himmet bunlardan üçüncüsüdür. Şeyh ibn el - Habib ,ünlü Divan'ında "Kimde zikir, fikir ve himmet varsa, o her an masivanın ötesine yükselir. O kişi, istediğinden fazla marifete kavuşacak ve varoluşun sırlarını hızla kavrayacaktır." der.
Şunları da söyler: "Himmetini arzu ve hasreti ve Ebedî olandan azına razı olma!" Ve şöyle der: "Ah dostum, himmet malik olunacak bir mülkiyettir;eğer bütün ariflerin amaçladığını arzuluyorsan onu aramaya başlayabilirsin."
Himmet, yüksek bir gayeye ulaşma arzusu, Şeyh'ül Ekber tarafından şöyle tanımlanmıştır: "Kalbin tutkuyla özgür kılınmasına denir. Müridin içtenliğinin başlamasıdır. Bütün himmet, tutkunun arıtılmasıdır."
Şeyh ibn el-Habib ondan "himmet bineği" olarak söz etmektedir, çünkü Yol'u himmetle alırsın. Arayıcıyı, önce bir kılavuz aramak ve sonra da sanatın temelini ele geçirmek üzere harekete geçiren kalbin dürtüsüdür himmet.Sonra uygulamada bir kez başarıya ulaştı mı, aracı amaçla karıştırdığı için, arayıcının kalbine bir uyuşukluk yerleşir.Yolculuğun zor olan orta kısmında arayıcıyı harekete geçiren yine himmettir. Yol'un ortasında hatırlanmalıdır ki , o anda himmet olan şey daha sonra kökünden değişecektir. Çünkü sonunda şehadet şarabı ve Maşuk'un kutlaması için huzura kabul arzusundan başka bir tutku kalmayacaktır.
Başlangıcında, ilimleri elde etmek için arzudur. Ortasında, doğrudan müşahadeye ulaşma arzusudur.Sonunda müşahadeden de daha ileri marifetlerle ödüllendirilme ve Rabb'ın temaşasında erime arzusudur.

NEFS ~ 24
Bu üçlü, marifetteki bütünlüğü çerçevesinde insan denilen yaratığı tanımlar. Beşer hayvanının ilk deneyim düzeyi nefs düzeyidir. Nefsin bilinmesi yolculuk için gerekli temel şarttır. Onsuzsanız -yani mecnun (deli) iseniz- başlayamazsınız. [Ayağınızı basacağınız] işe yarar bir deneyim merkezi olmadığı sürece, kendini tanıma sürecinde bu merkezin kaydırılıp silinmesi sözkonusu olamaz.
Şeyh'ül Ekber, Nefs'i "kulun niteliklerinden doğan şey" olarak tanımlıyor. Böylece nefs, bizzat kendisini özgürleştireceğini sandığı unsurların (eylemlerin) kafesine kapatılmıştır. Nefs birşeyler yaptıkça, yanılsamaya dayanan bir süreklilik ve tarih inşa eder kendine. Olup-biten herşey, benlik mitos'unu pekiştirir. Şeyh el-Kamil'in nefsteki herşeyin korkunç olduğunu söylemesinin nedeni budur, iyi bir nefs kotarılabileceğini tasarlamak abes olur. Bu kötü olandan daha dehşetli bir puttur. Nefs başka putları dikerken kendini deviremeyen büyük puttur, insanın bir şeyhe bağlanmasının nedeni de budur.İşlevi, basit olarak, kişiyi, durmadan kendini yineleyen benliğin aldatmacaların-dan kurtaracak bir benlik aynası olmaktır. Halkın amacı, deneyimleri gerçekleştiren benliği ortadan kaldırmaktır.
Beşerin bir melekesi olan zikir, kalbi arıtır ve böylece katı ve donuk nefs incelip nurlanır. Zikir ve dostluk bir kez nefse boyun eğdirdi mi, arayıcı, insan denilen yaratığın yerinin göründüğü gibi olmadığını ayırdedecektir. Ben'in anlatısal kurgusu yerine doğrudan bir biyolojik kimliğin farkına varacaktır. Bu evrede sözkonusu olan, artık nefs değil, ruhtur.

RUH ~ 25
Ruh. Şeyh'ül Ekber onu "Gayb'ın ilmini kalbe belli bir yönde akıtan olarak tanımlar. Görüyoruz ki her iki durumda da, onları izleyen durumda da deneyim alanı kalptir. Ama şimdi deneyim alanı tarihsel değil doğal biçimde görülmektedir. Artık bir olay-alanı olarak değil bir temaşa perdesi olarak düşünülmektedir. Böylece eski eylem meydanı, temaşa meydanı olmaktadır.
Şeyh ibn el - Habib, Divan'mda şöyle diyor: "Ruhum benimle konuşuyor vo diyor ki: Benim hakikatim Allah'ın nurudur, bu yüzden ondan başkasını görme. Ben bir nur olsaydım O'ndan başkası olacaktım, masiva yokluktur gerçekten. bu yüzden onunla yetinme."
Bu bir kere görüldü müydü, artık arayıcıya ruhun sırrını bulmak kalıyor. Kendi özgün nefs'ini. Ademî suretini keşfetmelidir.
Bu, marifetin son aşamasıdır ve bu aşamada ruha, bu anlamlara uygun bir başka ad seçmek gerekir. Böylece gördük ki, burada benlik deneyiminin en mahrem ve kişisel alanım tanımlayan bu üçlü aslında daha önce yalnızca kavramlar ve inançlar kalıplarını tanımlayanlardan hiç de farklı değillerdir.

SIR ~ 26
Sır, giz. Bu, benlik alanımn üçüncü tasviridir. Şeyh'ül Ekber'in açık tanımına bakın ve anlayın:
"Denenmiş ve denmiştir ki: bilginin sırrı, onu bilenin marifetine; halin sırrı, Allah'ın onda dilediğinin hikmetine; hakikatin sırrı, işaretin getirdiğine tekabül eder."
Artık arayıcı, "tarihsel" varoluşun anlamını bulmak için başlayan "otobiyografik" arayışın ortadan kalktığını anlamış olmalıdır. Artık kendini anlatısal bir figür olarak göremez. Bir biyologun organizmayı kendi [doğal] çevresinde incelemesi gibi, o da kendi, doğallığını gözlemekte, incelemekte; halini görmektedir. Kendisinin bilen [bir varlık] olduğunu keşfeder. Bu öyle bir yetidir ki, her an derinleşebilir ve derinleştikçe bir önceki aşamada bildiklerini - safra gibi - bir kenara atması gerekir, işte o zaman, bilgisi başlayınca "hayat"ının bir hedefe vardığı söylenebilir. Sufi ölümden sonra yaşar. Nefs/evren alanının gittikçe incelen anlamlarını, bağlanmadan tadabilir. Sırrın ilk dairesi etkindir, gösterileni kavrama ve yalnızca Allah için himmete sarılma yetisi gerektirir, ikinci daire edilgendir. Burada bütün rehberler geride bırakılmıştır. Bu bilgiye gözlemlemenin (murakabe) derinliklerinde ulaşılır. Üçüncü daire o kadar incedir ki, Aşıklar Sultanı, Şeyh ibn el-Farid'in kullandığı gibi şifreli bir dil olmadan konuşulamaz. Etken/Edilgen'dir. Tevhidi keşfe dayanır. Buna sırru's-sırr denir. Sırrın sırrı , gizlinin gizlisi... Şeyh'ül Ekber bunu "Allah'ın onunla kuldan ayrıldığı şey" olarak tanımlar.

MÂNA ~ 34
Mâna anlamdır. Seyyidî Ali el - Cemal şöyle demiştir: "İyisiyle kötüsüyle bütün yaratılış Allah'ı zikreder. Bununla birlikte, kalbinde mana nuru olanlardan başkası O'nu bilmez ve Hakikat'i Hakikat olarak görmez. Allah'ı görüp tanımanın aracı olan Mâna nurları, ancak, Allah'ı arama eğilimindeki duyuların yüceltilmesinden sonra kalpde belirir. Bunun gibi, manaları örten karanlık, ancak duyuların aydınlanmasıyla dağılır; çünkü hikmet [bizzat] zikretme(nin kendisinde) değildir. Hikmet marifettedir; zira Allah herkese aşikar ve herkesten gizlidir. Arif odur ki, O'nu zahirde de batında tanıdığı gibi, batında da zahirde tanıdığı gibi tanıya... O'nu zahirde bildiği gibi batında da bilmeyen ya da batında nasıl biliyorsa zahirde de öylece bilmeyen cahildir. Cahile arif denmez. Şeyh eş-Şüsterî, Allah'ın rahmeti üzerine olsun, şunu söylemiştir:
"Gemilere bakma
Mana ummanına dal
Belki beni
Sufîlerin dostluğunda görürsün..."
Manalar görmenin, duyuların yüceltilmesi de manaların ortaya çıkmasının bir şartı olur. Bilinci Allah'ı aramaya yöneltme, duyuların kararması için bir şart olur. Başarı Allah'tandır!
Artık şurası açıktır ki, fakir, kozmik/ben varlığının en derin dokusunu kavrayabilecek bir bilgi sürecine şimdiden girmiş bulunmaktadır. Artık bu aşamada o [fakir], bilincini Allah'ı arama yolunda yoğunlaştırdıkça önünde açılan akıl ve hikmet duraklarını ona açacak yeni bir öğretiler cümlesiyle donanmış olmalıdır.

CEZBE ~ 47
Cezbe, çekim/çekicilik. Meczub ilahî çekiciliğe kapılmış olandır. Bu tabir Darqawî Yolu'nda yaygındır ve bazan çok latif bir biçimde kullanılmaktadır. Fakir, Allah'ın kudretinden ve O'nun çekiminden korkmalıdır. Kişi ona doğru sürüklenir, ama marifet için gerekli meleke kesinlikle "akl-ı selim" olduğundan, Rasül'ün delilikten duyduğu dehşetle geri itilir. Behlül Velîsi'nin meczuba karşı edeb "Es-selamü Aleyküm, dedikten sonra onu basından savmaktır." diye ihtar etmesinin nedeni budur. Meczubla arkadaşlık eden ya meczub ya da meczubun uşağı olur, çünkü bunların zihinleri hiçbir yerde olmadığından yani her yerde olduğundan güçleri çok fazladır. Yine de büyük meczublarla kısa ilişkiler olağanüstü faydalıdır ve arayıcıyı hedefine doğru yaklaştırır, ilahî deryanın derinliklerine dalarken şeriata boyun eğen ve çizgiyi aşmayan bazı Salik/meczub'lar vardır, ama bunlar nadirdir.
Meczub masallarından, bilgiyle bir cezbeyi özleme durumuna düşmekten kaçının. Cüneydî Yol'umuz zahirde ölçülü, batında sarhoş olmaktır. Şeyh el - Fevterî bize şunu demiştir: "Dünyayı aşıp bende halvete girmekten daha büyük cezbe var mıdır? Sizin cezbeniz sizi marifete, şehadet ve velayete götürür. Kazanılacak cezbe budur. Saki için tutkuyla dolup taşan bir özlem."
Şeyh ibn'ül-Habib şöyle demiştir: "Bir çoğuna meczub diyorlar, ama gerçek meczub öğleyi Meknes'te Ulu Ca-mi'de, ikindiyi Mekke'de Kabe'de kılan ve akşamı kılmak için Meknes'e geri dönendir!"
TEVHÎD ~ 61
Tevhid, birlik ve birliğin doğrulanması.
İmamımız şöyle demiştir: "Ana çizgileri silip, bilgileri birleştiren bir manadır: Allah her zaman olduğu gibidir. Tevhidin beş esası vardır: Olayların örtüsünü kaldırmak, ebedîliği yalnızca Allah'a isnad etmek, dostları terketmek, memleketi terketmek, bildiklerini ve bilmediklerini unutmak."
Şeyh'ül Ekber'in bu konuda söylenebileceklerin en yükseği dediği, tevhid üzerine en büyük sözü şudur: "Suyun rengi bardağın rengidir." Şeyh ibn Acibe bunu yorumlarken şöyle demiştir: "Bu, övülen öz latiftir, gizli ve aydınlıktır, demektir. Ana çizgilerde ve biçimlerde gözükür ve onların rengini alır. Bunu kabul edin ve eğer tatmamışsanız anlayın."
Tevhid, onu içeren kişi ondan vazgeçmedikçe, yahut daha doğrusu, Bir'in içinde tamamen erimek üzere işaretlerini tüketip onu terketmedikçe, kendi başına, anlamı tamamlanmamış bir tanımdır.

EF'AL ~ 63
Ef'al, Allah'ın eyledikleri olarak, fiiller. Ef'al, Allah'ın mahlûkattaki eylemleri ve hükmüdür. Bu, hem zerrecikler (veya Evren'in temel malzemesine her ne ad verirsniz) alanında, hem de hayat dolu organik varlıklar alanında yürürlükte olan Hüküm'dür. Sufinin kendi büyük psikolojisi olan tasavvufi kozmolojide, organizma, olaydan ayrı olarak görülmez. Diğer bir deyişle, her varlık bir mekan/organizma olduğu kadar bir olay/organizma'dır, çünkü yaşayan herşey bir mekan - içi yaratık olduğu kadar bir zaman-içi yaratıktır. "Savaşlar" ın ve "toplumlar" ın tasvirinden bir yarar sağlanabilirse de, bunlar, bireyleşmiş organizmalarda olduğu türden bir gerçeklik taşımazlar.
Bütün yaratılış "Kün!" ["01!"] ilahî Buyruğu altında olduğundan, bütün eylemler Bir Eyleyici'nin etkinliğidir. Kur'an: "Allah sizin ve amellerinizin yaratıcısıdır," der. Bir bakıma amellerinizin sorumlusu siz olduğunuz halde; bir bakıma da amelleriniz sizin zaman-içi yerleştirilmenizden ve sizin önceden belirlenmiş hücresel gerçekliğinizden neşet eder. Allah'ın istediğini isteyinceye kadar kimse özgür değildir. O zaman isteyecekler ve istedikleri hep gerçekleşecek. Bunu anlayabilmek için, "seçim özgürlüğü", "önceden - görülemezlik" vesaire türünden naiv matematiksel işlemlerle, "rastgelelik" yanılsamalarını ve diğer benzeri kavramlarla değer kalıplarını kozmik gerçekliğe yamamaktan vazgeçmek gerekir. Eğer olay istiyorsanız, yalnızca bir tek şey olmaktadır: Evren.
Seyyid Muhammed îbn'ül Habib Divan'ında söylüyor:
"Kozmostan Saflığın Huzuru'na seyahat edeceksin, hilkatte ve Hüküm'de Allah'ın Eylemesi'ne şahid olacaksın."


HİMMET ~ 23
Allah'a doğru yolculuk için gerekli üç şey var; himmet bunlardan üçüncüsüdür. Şeyh ibn el - Habib ,ünlü Divan'ında "Kimde zikir, fikir ve himmet varsa, o her an masivanın ötesine yükselir. O kişi, istediğinden fazla marifete kavuşacak ve varoluşun sırlarını hızla kavrayacaktır." der.
Şunları da söyler: "Himmetini arzu ve hasreti ve Ebedî olandan azına razı olma!" Ve şöyle der: "Ah dostum, himmet malik olunacak bir mülkiyettir;eğer bütün ariflerin amaçladığını arzuluyorsan onu aramaya başlayabilirsin."
Himmet, yüksek bir gayeye ulaşma arzusu, Şeyh'ül Ekber tarafından şöyle tanımlanmıştır: "Kalbin tutkuyla özgür kılınmasına denir. Müridin içtenliğinin başlamasıdır. Bütün himmet, tutkunun arıtılmasıdır."
Şeyh ibn el-Habib ondan "himmet bineği" olarak söz etmektedir, çünkü Yol'u himmetle alırsın. Arayıcıyı, önce bir kılavuz aramak ve sonra da sanatın temelini ele geçirmek üzere harekete geçiren kalbin dürtüsüdür himmet.Sonra uygulamada bir kez başarıya ulaştı mı, aracı amaçla karıştırdığı için, arayıcının kalbine bir uyuşukluk yerleşir.Yolculuğun zor olan orta kısmında arayıcıyı harekete geçiren yine himmettir. Yol'un ortasında hatırlanmalıdır ki , o anda himmet olan şey daha sonra kökünden değişecektir. Çünkü sonunda şehadet şarabı ve Maşuk'un kutlaması için huzura kabul arzusundan başka bir tutku kalmayacaktır.
Başlangıcında, ilimleri elde etmek için arzudur. Ortasında, doğrudan müşahadeye ulaşma arzusudur.Sonunda müşahadeden de daha ileri marifetlerle ödüllendirilme ve Rabb'ın temaşasında erime arzusudur.

NEFS ~ 24
Bu üçlü, marifetteki bütünlüğü çerçevesinde insan denilen yaratığı tanımlar. Beşer hayvanının ilk deneyim düzeyi nefs düzeyidir. Nefsin bilinmesi yolculuk için gerekli temel şarttır. Onsuzsanız -yani mecnun (deli) iseniz- başlayamazsınız. [Ayağınızı basacağınız] işe yarar bir deneyim merkezi olmadığı sürece, kendini tanıma sürecinde bu merkezin kaydırılıp silinmesi sözkonusu olamaz.
Şeyh'ül Ekber, Nefs'i "kulun niteliklerinden doğan şey" olarak tanımlıyor. Böylece nefs, bizzat kendisini özgürleştireceğini sandığı unsurların (eylemlerin) kafesine kapatılmıştır. Nefs birşeyler yaptıkça, yanılsamaya dayanan bir süreklilik ve tarih inşa eder kendine. Olup-biten herşey, benlik mitos'unu pekiştirir. Şeyh el-Kamil'in nefsteki herşeyin korkunç olduğunu söylemesinin nedeni budur, iyi bir nefs kotarılabileceğini tasarlamak abes olur. Bu kötü olandan daha dehşetli bir puttur. Nefs başka putları dikerken kendini deviremeyen büyük puttur, insanın bir şeyhe bağlanmasının nedeni de budur.İşlevi, basit olarak, kişiyi, durmadan kendini yineleyen benliğin aldatmacaların-dan kurtaracak bir benlik aynası olmaktır. Halkın amacı, deneyimleri gerçekleştiren benliği ortadan kaldırmaktır.
Beşerin bir melekesi olan zikir, kalbi arıtır ve böylece katı ve donuk nefs incelip nurlanır. Zikir ve dostluk bir kez nefse boyun eğdirdi mi, arayıcı, insan denilen yaratığın yerinin göründüğü gibi olmadığını ayırdedecektir. Ben'in anlatısal kurgusu yerine doğrudan bir biyolojik kimliğin farkına varacaktır. Bu evrede sözkonusu olan, artık nefs değil, ruhtur.

RUH ~ 25
Ruh. Şeyh'ül Ekber onu "Gayb'ın ilmini kalbe belli bir yönde akıtan olarak tanımlar. Görüyoruz ki her iki durumda da, onları izleyen durumda da deneyim alanı kalptir. Ama şimdi deneyim alanı tarihsel değil doğal biçimde görülmektedir. Artık bir olay-alanı olarak değil bir temaşa perdesi olarak düşünülmektedir. Böylece eski eylem meydanı, temaşa meydanı olmaktadır.
Şeyh ibn el - Habib, Divan'mda şöyle diyor: "Ruhum benimle konuşuyor vo diyor ki: Benim hakikatim Allah'ın nurudur, bu yüzden ondan başkasını görme. Ben bir nur olsaydım O'ndan başkası olacaktım, masiva yokluktur gerçekten. bu yüzden onunla yetinme."
Bu bir kere görüldü müydü, artık arayıcıya ruhun sırrını bulmak kalıyor. Kendi özgün nefs'ini. Ademî suretini keşfetmelidir.
Bu, marifetin son aşamasıdır ve bu aşamada ruha, bu anlamlara uygun bir başka ad seçmek gerekir. Böylece gördük ki, burada benlik deneyiminin en mahrem ve kişisel alanım tanımlayan bu üçlü aslında daha önce yalnızca kavramlar ve inançlar kalıplarını tanımlayanlardan hiç de farklı değillerdir.

SIR ~ 26
Sır, giz. Bu, benlik alanımn üçüncü tasviridir. Şeyh'ül Ekber'in açık tanımına bakın ve anlayın:
"Denenmiş ve denmiştir ki: bilginin sırrı, onu bilenin marifetine; halin sırrı, Allah'ın onda dilediğinin hikmetine; hakikatin sırrı, işaretin getirdiğine tekabül eder."
Artık arayıcı, "tarihsel" varoluşun anlamını bulmak için başlayan "otobiyografik" arayışın ortadan kalktığını anlamış olmalıdır. Artık kendini anlatısal bir figür olarak göremez. Bir biyologun organizmayı kendi [doğal] çevresinde incelemesi gibi, o da kendi, doğallığını gözlemekte, incelemekte; halini görmektedir. Kendisinin bilen [bir varlık] olduğunu keşfeder. Bu öyle bir yetidir ki, her an derinleşebilir ve derinleştikçe bir önceki aşamada bildiklerini - safra gibi - bir kenara atması gerekir, işte o zaman, bilgisi başlayınca "hayat"ının bir hedefe vardığı söylenebilir. Sufi ölümden sonra yaşar. Nefs/evren alanının gittikçe incelen anlamlarını, bağlanmadan tadabilir. Sırrın ilk dairesi etkindir, gösterileni kavrama ve yalnızca Allah için himmete sarılma yetisi gerektirir, ikinci daire edilgendir. Burada bütün rehberler geride bırakılmıştır. Bu bilgiye gözlemlemenin (murakabe) derinliklerinde ulaşılır. Üçüncü daire o kadar incedir ki, Aşıklar Sultanı, Şeyh ibn el-Farid'in kullandığı gibi şifreli bir dil olmadan konuşulamaz. Etken/Edilgen'dir. Tevhidi keşfe dayanır. Buna sırru's-sırr denir. Sırrın sırrı , gizlinin gizlisi... Şeyh'ül Ekber bunu "Allah'ın onunla kuldan ayrıldığı şey" olarak tanımlar.

MÂNA ~ 34
Mâna anlamdır. Seyyidî Ali el - Cemal şöyle demiştir: "İyisiyle kötüsüyle bütün yaratılış Allah'ı zikreder. Bununla birlikte, kalbinde mana nuru olanlardan başkası O'nu bilmez ve Hakikat'i Hakikat olarak görmez. Allah'ı görüp tanımanın aracı olan Mâna nurları, ancak, Allah'ı arama eğilimindeki duyuların yüceltilmesinden sonra kalpde belirir. Bunun gibi, manaları örten karanlık, ancak duyuların aydınlanmasıyla dağılır; çünkü hikmet [bizzat] zikretme(nin kendisinde) değildir. Hikmet marifettedir; zira Allah herkese aşikar ve herkesten gizlidir. Arif odur ki, O'nu zahirde de batında tanıdığı gibi, batında da zahirde tanıdığı gibi tanıya... O'nu zahirde bildiği gibi batında da bilmeyen ya da batında nasıl biliyorsa zahirde de öylece bilmeyen cahildir. Cahile arif denmez. Şeyh eş-Şüsterî, Allah'ın rahmeti üzerine olsun, şunu söylemiştir:
"Gemilere bakma
Mana ummanına dal
Belki beni
Sufîlerin dostluğunda görürsün..."
Manalar görmenin, duyuların yüceltilmesi de manaların ortaya çıkmasının bir şartı olur. Bilinci Allah'ı aramaya yöneltme, duyuların kararması için bir şart olur. Başarı Allah'tandır!
Artık şurası açıktır ki, fakir, kozmik/ben varlığının en derin dokusunu kavrayabilecek bir bilgi sürecine şimdiden girmiş bulunmaktadır. Artık bu aşamada o [fakir], bilincini Allah'ı arama yolunda yoğunlaştırdıkça önünde açılan akıl ve hikmet duraklarını ona açacak yeni bir öğretiler cümlesiyle donanmış olmalıdır.

CEZBE ~ 47
Cezbe, çekim/çekicilik. Meczub ilahî çekiciliğe kapılmış olandır. Bu tabir Darqawî Yolu'nda yaygındır ve bazan çok latif bir biçimde kullanılmaktadır. Fakir, Allah'ın kudretinden ve O'nun çekiminden korkmalıdır. Kişi ona doğru sürüklenir, ama marifet için gerekli meleke kesinlikle "akl-ı selim" olduğundan, Rasül'ün delilikten duyduğu dehşetle geri itilir. Behlül Velîsi'nin meczuba karşı edeb "Es-selamü Aleyküm, dedikten sonra onu basından savmaktır." diye ihtar etmesinin nedeni budur. Meczubla arkadaşlık eden ya meczub ya da meczubun uşağı olur, çünkü bunların zihinleri hiçbir yerde olmadığından yani her yerde olduğundan güçleri çok fazladır. Yine de büyük meczublarla kısa ilişkiler olağanüstü faydalıdır ve arayıcıyı hedefine doğru yaklaştırır, ilahî deryanın derinliklerine dalarken şeriata boyun eğen ve çizgiyi aşmayan bazı Salik/meczub'lar vardır, ama bunlar nadirdir.
Meczub masallarından, bilgiyle bir cezbeyi özleme durumuna düşmekten kaçının. Cüneydî Yol'umuz zahirde ölçülü, batında sarhoş olmaktır. Şeyh el - Fevterî bize şunu demiştir: "Dünyayı aşıp bende halvete girmekten daha büyük cezbe var mıdır? Sizin cezbeniz sizi marifete, şehadet ve velayete götürür. Kazanılacak cezbe budur. Saki için tutkuyla dolup taşan bir özlem."
Şeyh ibn'ül-Habib şöyle demiştir: "Bir çoğuna meczub diyorlar, ama gerçek meczub öğleyi Meknes'te Ulu Ca-mi'de, ikindiyi Mekke'de Kabe'de kılan ve akşamı kılmak için Meknes'e geri dönendir!"
TEVHÎD ~ 61
Tevhid, birlik ve birliğin doğrulanması.
İmamımız şöyle demiştir: "Ana çizgileri silip, bilgileri birleştiren bir manadır: Allah her zaman olduğu gibidir. Tevhidin beş esası vardır: Olayların örtüsünü kaldırmak, ebedîliği yalnızca Allah'a isnad etmek, dostları terketmek, memleketi terketmek, bildiklerini ve bilmediklerini unutmak."
Şeyh'ül Ekber'in bu konuda söylenebileceklerin en yükseği dediği, tevhid üzerine en büyük sözü şudur: "Suyun rengi bardağın rengidir." Şeyh ibn Acibe bunu yorumlarken şöyle demiştir: "Bu, övülen öz latiftir, gizli ve aydınlıktır, demektir. Ana çizgilerde ve biçimlerde gözükür ve onların rengini alır. Bunu kabul edin ve eğer tatmamışsanız anlayın."
Tevhid, onu içeren kişi ondan vazgeçmedikçe, yahut daha doğrusu, Bir'in içinde tamamen erimek üzere işaretlerini tüketip onu terketmedikçe, kendi başına, anlamı tamamlanmamış bir tanımdır.

EF'AL ~ 63
Ef'al, Allah'ın eyledikleri olarak, fiiller. Ef'al, Allah'ın mahlûkattaki eylemleri ve hükmüdür. Bu, hem zerrecikler (veya Evren'in temel malzemesine her ne ad verirsniz) alanında, hem de hayat dolu organik varlıklar alanında yürürlükte olan Hüküm'dür. Sufinin kendi büyük psikolojisi olan tasavvufi kozmolojide, organizma, olaydan ayrı olarak görülmez. Diğer bir deyişle, her varlık bir mekan/organizma olduğu kadar bir olay/organizma'dır, çünkü yaşayan herşey bir mekan - içi yaratık olduğu kadar bir zaman-içi yaratıktır. "Savaşlar" ın ve "toplumlar" ın tasvirinden bir yarar sağlanabilirse de, bunlar, bireyleşmiş organizmalarda olduğu türden bir gerçeklik taşımazlar.
Bütün yaratılış "Kün!" ["01!"] ilahî Buyruğu altında olduğundan, bütün eylemler Bir Eyleyici'nin etkinliğidir. Kur'an: "Allah sizin ve amellerinizin yaratıcısıdır," der. Bir bakıma amellerinizin sorumlusu siz olduğunuz halde; bir bakıma da amelleriniz sizin zaman-içi yerleştirilmenizden ve sizin önceden belirlenmiş hücresel gerçekliğinizden neşet eder. Allah'ın istediğini isteyinceye kadar kimse özgür değildir. O zaman isteyecekler ve istedikleri hep gerçekleşecek. Bunu anlayabilmek için, "seçim özgürlüğü", "önceden - görülemezlik" vesaire türünden naiv matematiksel işlemlerle, "rastgelelik" yanılsamalarını ve diğer benzeri kavramlarla değer kalıplarını kozmik gerçekliğe yamamaktan vazgeçmek gerekir. Eğer olay istiyorsanız, yalnızca bir tek şey olmaktadır: Evren.
Seyyid Muhammed îbn'ül Habib Divan'ında söylüyor:
"Kozmostan Saflığın Huzuru'na seyahat edeceksin, hilkatte ve Hüküm'de Allah'ın Eylemesi'ne şahid olacaksın


 
Üst