Matan Tora (Yaratan'ın İfşası)

aris

Kayıtlı Üye
Katılım
3 Tem 2008
Mesajlar
660
Tepkime puanı
132
(Yaratan’ın ifşası)

Rav Yehuda Aşlag – Baal Hasulam (Merdivenin Sahibi)

“Komşunu kendini sevdiğin gibi sev”

Rav Akiva şöyle der; “Maneviyatın en yüce yasalarından bir tanesidir”

1. Bu cümlenin açıklanmaya ihtiyacı var. Çünkü yasa kelimesi (İbranicede yasa aynı zamanda bütün demektir) birçok detayın bir araya getirildiği zaman bir bütünü oluşturduğu anlamına gelebilir. Dolayısıyla “komşunu kendin gibi sev” sevabı Tevrat’ta büyük bir kuraldır. Anlaşılmalıdır ki Kabala'da geriye kalan 612 ana kural bu temel prensip olan "komşunu kendin gibi sev"’in detaylarının açıklaması ve yorumundan başka bir şey değildir. Bu biraz kafa karıştırıcı bir durum, çünkü bunu insan ve insan arasında bir kural olarak belirtebiliriz; ancak diğer tüm kuralların da içinde bulunduğu bu tek kural, kendi içine insan ve Yaratan arasındaki tüm kuralları nasıl dâhil edebilir?

2. Ve karşımıza ikinci bir söylem gelir, söylenen bu deyim daha da çarpıcıdır. Dini kabul etmiş biri: “Bana tüm Tevrat’ı tek ayağımın üzerinde dururken anlat” dedi. Hilal cevap verdi: “Kendine yapılmasını istemediğini arkadaşına yapma” (Bu Aramikçede “komşunun kendin gibi sev” deyimiyle eştir); “ve gerisini git oku”. Burada önümüzde açık bir yasa var, bahsedilen 612 kural içinde ve Tevrat’ta yazılan her şeyde “komşunu kendin gibi sev” deyimine tercih edilen başka bir deyim yoktur. Zira olması gereken tek hedefimiz hiçbir koşul olmadan komşunu kendin gibi sev kuralını anlayıp uygulamaktır. Bu yüzden özellikle “gerisini git oku” der. Demek ki Tevrat’ın geriye kalan tüm kısmı, bu tek kuralın açıklamalarıdır ve bu açıklamalar olmadan bir bütün olmaz.

3. Bu yazının derinlerine inmeden bu kuralı dikkatlice incelemeliyiz, çünkü bize şöyle deniliyor: “komşunu kendin gibi sev”. Burada kendin gibi kelimeleri bize dostunu kendini sevdiğin kadar sevmelisin demektedir, daha az değil. Demektir ki sürekli tetikte olup her bir dostunun ihtiyacını karşılamak için hazır bulunmalısın, tıpkı kendi ihtiyacını doyurmak için hazır olduğun gibi. Bu tümüyle imkânsızdır, bir çok kişi kendi ihtiyaçlarını günlük hayatlarında doyuramazken onlara gidip tüm halkın ihtiyaçlarını doyurmak için çalışmalarını nasıl söyleyebiliriz ki? Kutsal kitapların abartacağını düşünmemiz mümkün değil, zira hiçbir şey eklemememiz ve çıkarmamamız konusunda bizi uyarır. Zira bu, kelimelerin ve yasaların mutlak doğruluğunu göstermek içindir.

4. Ve bu halen yeterli değil, dostunu kendinin gibi sev basit deyimi aslında daha da katıdır - dostlarımızın ihtiyacını kendi ihtiyacımızdan önce koymalıyız -. hocalarınızın şu deyimle ilgili yazdığı gibi “çünkü o onunla mutludur”. Yahudi köle ile ilgili: “Bazen tek bir yastığı varken kendi başını üzerine koyarsa ve kölesine vermezse ‘o onunla mutludur’ deyimine uymamaktadır zira o başını yastığa koyarken kölesi yere koymaktadır ve eğer kendisi de yastığa başını koymazsa ve kölesine de vermezse bu yine yanlıştır”. Demektir ki kişi kendi rızasına karşın yastığı kölesine vermelidir ve sahibi başını yere koymalıdır.

Aynı cümle içerisindeki talimatla görüyoruz ki, dostunu kendin gibi sev derecesinde dostunun ihtiyaçlarının tatmin edilmesi, kendi ihtiyaçlarının tatmin edilmesiyle karşılaştırılmakta. Şu örnekte olduğu gibi: "Çünkü o onunla mutlu". Bu bir köleyle ilgili olan deyimdir. Burada da şu şekilde; eğer oturacağı bir sandalye varsa ve dostunun oturacağı bir sandalye yoksa kendisi oturup sandalyeyi arkadaşına vermezse dostunu kendin gibi sev emrine aykırı davranır, zira dostunun ihtiyacını kendi ihtiyacını karşıladığı gibi karşılamamaktadır. Sandalyeye oturmaz ve dostuna da sandalyeyi oturması için vermezse yine aynı şekilde kötülük etmiş olur. Dolayısıyla oturması için sandalyeyi vermeli ve kendisi ya ayakta durmalı ya da yere oturmalıdır. Anlaşılacağı gibi elinde olan tüm olanaklarla arkadaşının eksikliklerini tamamlamak uygulanması gereken yasadır. Şimdi gidin ve bu yasanın ne denli mümkün olup olmadığını görün.

5. Öncelikle şunu anlamalıyız, maneviyat neden onu arzulayan insanlara verildi ve tüm insanlara verilmedi (Tevrat neden İsrail oğulları’na verildi ve dünyadaki diğer insanlara verilmedi). Burada, Yaratan göstermesin, bir milliyetçilik mi söz konusu? Elbette ki sadece bir deli bu şekilde düşünebilir. Atalarımız tabi ki bu soruyu incelediler ki sözleri şu anlamı taşır: "Yaratan her ulusa ve dile verdi ve onlar almadı." Esas anlaşılmaz olarak göze çarpan şey neden seçilmiş insanlar denilmesidir, zira şöyle der "Sahibiniz olan Yaratıcınız sizleri seçti", zira başka isteyen hiç bir ülke yok muydu? Dahası, Yaratan elinde kitabıyla gelip insanlarla bunun için anlaşmaya mı çalıştı? Böyle bir şey duyulmuş değil ve kabul etmek de mümkün değil.

6. Ancak maneviyatın özünü böyle anladıktan sonra ve bize arzulanan amacı gördükten sonra, tıpkı atalarımızın bize öğrettiği şekilde, bu yüce yaratılışın gözlerimizin önündeki nedeni algıladıkça o zaman her şeyi anlamış olacağız. Kabul etmemiz gereken ilk gerçek hiçbir şeyin sebepsiz yapılmadığıdır. Ve burada hiçbir ayrıcalık yoktur, en alt seviyedeki insan halinden ya da çocuklardan herkese. Dolayısıyla emin olunan şudur ki Yaratan’ın, bizim algılarımızın ötesinde olan varlığın, davranışı küçük ya da büyük ne boyutta olursa olsun amaçsız değildir.

Atalarımız bize der ki “Dünyanın yaratılış sebebi sadece maneviyatın yolundan ilerlemek ve sevap işlemektir”, bu şu demek; hocalarımızın bize öğrettiği gibi, Yaratan'ın amacı yaratılışın ilk anından beri varlığını yaratılanlarla paylaşmaktı. Bunun nedeni Yaratan’ın ortaya çıkması yaratılan varlıklara giderek, büyüyerek arzuladıkları kadar mutluluk hissini vermektir. Ve bu şekilde aşağı seviyedeki bir kişi bilinciyle birlikte Yaratan’a doğru ilerleyebilir ve O'na tutunabilir. Ta ki amacına ulaşana kadar ve: "O'ndan başkasını gözlerim görmüyor" derecesine ulaşana kadar. Ve mükemmelliğinden ve yüceliğinden dolayı, kehanetlerde ve kitaplarda bir tek kelime bile abartı yoktur ve hocalarımızın bu sözlerle yansıttığı gibi: "Tüm peygamberler, kehanetlerinin hepsini kurtarıcı peygamberin geleceği gün ve bir sonraki dünya için, hiç bir gözüm O'ndan başka Tanrı görmedi".

Bu mükemmellik kutsal kitaplarda ve kehanetlerde tek bir basit kelimeyle açıklanmaktadır: "Bütünleşmek". Ancak bu kelime, genel halk tarafından genel dilde kullanılması sonucu nerdeyse tüm içeriğini kaybetmiştir. Ama aklınızda bu kelimeyi biraz düşünecek olsanız, içerdiği güzellikle dolup taşarsınız. Şunu gözlerinizin önünde canlandırın; Yaratan'ın mükemmelliği ve yaratılanın mükemmellikten uzaklığı. Algılayabileceğiniz gibi Yaratan ile yaratılan arasındaki bütünleşmenin bu kelimeyle aslında yaratılışın tüm nedenlerini açıkladığını görebilirsiniz.

Ortaya çıkan şudur, Yaratılışın tüm nedeni maneviyat yolunda ilerleyerek yaratılanların, Yaratan’la bütünleşene kadar yükselmesini sağlamaktır.

7. Ve bu noktada Kabalistler şöyle sorarlar: Peki biz başlangıçta neden Yaratan’la bütünleşmiş olarak yaratılmadık? Hangi nedenle bizlere maneviyat yolunda ilerleyip sevap işleme yükünü verdi? Şu cevabı verdiler: "Her kim kendisine ait olmayanı yerse onun yüzüne bakmaya korkar", bu şu demektir ki, her kim dostunun çabasından haz duyup elinden yerse arkadaşının yüzüne bakmaktan korkar çünkü bu şekilde utancından tüm insanlığını yitirir. Ve onun mükemmelliğinden gelen hiçbir şey kusurlu olmadığından bizlere kendi yüceliğimizi edinebilmek için bir yer verdi, maneviyatın ve sevabın yolunu.

Ve bu kelimeler elbette çok derin ve bunları hayat ağacına giriş birinci dal adlı kitapta ve Talmud Eser Sefirot İç Yansıma birinci bölümünde zaten açıkladım. Burada da açıklık kazanması için kısaca aktaracağım.

8. Zengin bir adam, pazardan bir dilenci adamı alıp ona yemek verir ve ona altınlar, gümüşler ve arzuladığı her şeyi gün be gün verir. Ve her geçen gün ona daha fazla hediyeler verir. Sonunda zengin adam şöyle sorar: "Lütfen bana söyler misin, tüm arzuların yerine getirildi mi?" Eve getirdiği dilenci şöyle cevap verir; "Henüz değil, ne kadar güzel olurdu bana vermiş olduğun tüm değerli şeyleri kendi çabamla ve çalışmamla edinseydim, tıpkı senin gibi ve o zaman senin elinden gelen hayırseverliği almaz olurdum." Zengin adam da ona şöyle geri cevap verdi: "Bu halde senin arzularını tatmin edecek hiç bir insan doğmamıştır."

Bu doğal bir şey çünkü bir tarafta büyük bir mutluluk duyup güzel tecrübeler yaşamakta zira zengin adam onu her gün hediyelerle donatmakta öteki taraftan da bu zengin adamın vermiş olduğu şeylere büyük bir utançla tahammül etmenin zorluğu vardır. Çünkü doğada şöyle bir yasa vardır bedavaya hediyeler edinen kişi utanç hisseder, çünkü kendisini verene karşı acınacak bir şeymiş gibi görür. Buradan ikinci bir yasa doğar, hiç kimse dostunun ihtiyacını sonuna kadar doyuramaz çünkü sonuç itibariyle o kişiye kişisel edinimin şeklini ve doğasını veremez.

Ancak bu sadece yaratılanlar açısından böyledir, Yaratan açısından ise bu durum mümkün değil ve kabullenilemez. Bu yüzden Yaratan bizlere maneviyat yolunun ve sevabın işlenmesi üzerine sırtımıza bu yükü yükledi. Edineceğimiz yüceliği kendi çabamızla edinmek için, zira o zaman O'ndan gelen duyulan mutluluk ve haz yani O'nunla olan bütünleşmekte dâhil olan her şey kendi çabamızla sahip olduğumuz şeyler haline gelir. O zaman kendimizi bunların sahibi olarak hissederiz, zira bu edinimler olmadan bütünlük hissine asla sahip olamayız.

9. Elbette ki bu doğa kanununun içeriğini ve kaynağını incelemeliyiz ve bizlere başkalarından sadaka aldığımızda verilen utanç duygusunu, kusurunu kimin verdiğini görmeliyiz. Biliminsanlarının da bildiği şu yasa üzerine; her dal kökün doğasını taşımaktadır ve kökün her davranışı dal tarafından da arzulanır ve aranır. Buna karşılık olarak kökte olmayan her davranış dal tarafından da itilir ve tahammül edilmez zira dal içinde zararlıdır. Bu kanun her kök ve dal arasında bulunur ve aşılamaz.

Dünyada ki tüm mutlulukların ve acıların kaynağını anlayabilmemiz için şimdi bizlere bir kapı açıldı. Zira Yaratan yaratılan varlıkların kökü olduğuna göre, O’nun içinde var olan her şey bize direkt olarak O’ndan gelmekte ve bunu mutluluk ve haz olarak hissetmekteyiz çünkü doğamız kökümüze yakın.

O’nun içinde olmayan özellikler bize O’ndan direkt gelmez, yaratılışın karşıtlık prensibi üzerine, bizim doğamıza da ters olup bize tahammülü zor gelir. Örneğin, dinlenmeyi sever ve fazla hareket etmekten hoşlanmayız, yapılan davranış dinlenebilmeyi sağlamak içindir. Bunun nedeni kökümüzün sabit bir dinlenme içerisinde ve Yaratan’ın hareketsizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden hareket bizim tarafımızdan da sevilmez ve doğamıza da terstir.

Aynı şekilde erdemliği severiz, güçlü olmayı ve zengin olmayı, çünkü bu özellikler Yaratan’da vardır bizim kökümüzde. Dolayısıyla bunların tersini sevmeyiz, mesela salaklığı, zayıflığı ve fakirliği çünkü bunlar Yaratan’da olan özellikler değildir ve onlardan nefret ederiz ve bize çok acı verirler.

10. Bu yüzden de başkalarının elinden sadaka aldığımız zaman içimizde utancın ve sabırsızlığın çirkin bir tadı kalır, çünkü bu Yaratan’da yoktur; Lütuf almak gibi özellikler Yaratan’da yoktur zira zaten kimden alabilir ki? Ve bu özellik kökümüzde var olmadığı için bize de iğrenç ve tiksindirici gelir. Öteki taratan ise başkalarına özgecil davrandığımız zaman içimizde bir mutluluk olur ve haz alırız zira bu davranış kökümüzde mevcuttur çünkü O yardımseverdir.

11. Şimdi yaratılışın nedeni olan Yaratan’la tüm görünümüyle bütünleşmeyi incelemenin bir yolunu bulduk. Bu bütünleşme yüceliği maneviyatın ve sevabın yolunu takip edersek bize garantilenmiştir ve dalların kökle eşit olmasından daha az bir seviye değildir ve bu noktadan tüm sevecenlik ve mutluluk ve muhteşemlik doğal olarak uzanır. Daha öncede belirttiğimiz gibi mutluluk sadece Yaratan ile kişinin özelliklerinin eşitliğindedir. Ve kökümüzde olan tüm davranışlarımızı eşitlediğimiz zaman mutluluğu hissederiz ve kökümüzde olmayan her şeyde bize tahammül edilmez gelir, iğrenç ve acı olarak hissederiz. Ve doğal olarak görüyoruz ki her ümidimizin sonucu kökümüze olan eşitliğimizin derecesine bağlıdır.

12. Hocalarınız şöyle sordular: “Bir hayvanı boğazından ya da ensesinden keserek öldürmek Yaratan için neden fark eder?” sonuç olarak sevap insanlara kirli bedenlerini arındırmak için verildi, sevap işlemekteki amaç zaten budur.

“Vahşi bir eşek insana çevrilir” çünkü insan yaratılışın sinesinden tümüyle iğrenç ve kirli doğar; yani tümüyle kişisel sevgi içerisinde yaratılmış, tüm davranışları kendisine odaklı ve başkalarına gram bile özgecillik düşüncesi içerisinde olmadan.

Bu durumdayken kökünden en uzak noktadadır, en öteki uçta. Zira kök hiçbir alma özelliği taşımadan sadece özgecildir, yeni doğan ise sadece kendisi için almak özelliğine sahiptir ve zerre kadar özgecillik barındırmaz. Dolayısıyla bu durum en alçak nokta ve bizim dünyamızdaki en pis durum olarak nitelendirilir.

Büyüdükçe çevresinden başkalarına özgecil davranma özellikleri alır, çevresinin değerleri ve gelişimi sınırlarında. Sonra kendisine olan sevgisi vasıtasıyla maneviyata girer ve sevap işler, hem bu dünyada mükâfat hem de bir sonrakinde ve buna “O'nun adına değil” (Lo Lişma) denir, zira kişi başka bir şekilde alışamaz.

Yaşı ilerledikçe kişiye O’nun adına nasıl sevap işlemesi gerektiği söylenir ki bu özel bir amaçladır, sadece Yaratan’ına memnunluk vermek için ve Rav Musa Ben Nahman’ın dediği gibi: "Kadınlara ve çocuklara maneviyatın ve sevabın O'nun adına işlenmesi gerektiği söylenmemelidir, çünkü buna dayanamazlar. Sadece büyüyüp bilgi ve erdem sahibi olduktan sonra O'nun adına çalışmayı öğretilirler. Ve hocalarımız: kişi O’nun adına olmamaktan “O’nun adına” (Lişma) gelir.” ve bu şöyle tanımlanır, amacı Yaratan’a haz vermek ve kişisel sevgisi için yapmamak.

Yaratan'ın rızası için maneviyatı ve ıslahı çalışarak doğal bir iyileşme oluşur, hocalarımızın da söylediği gibi: Yaratan dedi ki; "Kötülüğün eğilimini yarattım ve ilaç olarak da maneviyatın yolunu verdim". Yaratılan varlık gelişir ve yukarıya doğru basamaklardan çıkarak konuşulan yüceliğe ulaşır, ta ki içindeki kişisel sevgiye ait olan tüm izleri kaybedene kadar ve bedenindeki tüm ıslah yükselip tüm davranışlarını özgecil bir şekilde uygulayana kadar, bu dünyadaki ihtiyaçlarını bile özgecillikle alana kadar. Ve hocalarımız şöyle dedi: "Sevaplar insanı arındırmak için verildi".

13. Maneviyatta iki şey vardır:1. İnsanla, Yaratan arasında sevap 2. İnsanla, insan arasında sevap. Ve bunların ikisi de aynı şeye, yaratılan varlığı yaratılışın nedeni olan Yaratan’la bütünleşmeye, yönlenmektedir.

Dahası bu iki maddenin pratik uygulaması birebir aynıdır, zira kişi Yaratan’ın adına bir davranış sergilediği zaman, kendisi için hiç bir sevgi olmadan, yani kendisine ait hiç bir menfaat beklemeden, dost sevgisi ya da Yaratan sevgisi için çalışması arasında hiç bir fark yoktur.

Bunun nedeni doğal bir kanun gereği, insanın kendi bedeninin dışındaki şeyleri gerçek dışı ve boş görmesidir. İnsan, bir başka insana yönelik sevgi için yapacağı her davranışın kendisi için bir ödül getireceğini düşünerek, kendi menfaati için yapar. Dolayısıyla, böyle bir davranış "Başka bir insanı sevmek" olarak değerlendirilemez çünkü davranış sonucuyla hesaplanmıştır, şöyle ki evdeki hesap çarşıya uymamaktadır. Zira hesap yapmak bir başka insanı sevmek olarak değerlendirilemez.

Bir başkasını sevmek adına herhangi bir hareket yapmak yani zerre kadar kişisel menfaat beklemeden davranmak tümüyle imkânsızdır. Bununla ilgili Zohar kitabında şöyle yazar; "Lütuf olarak yaptıkları her şey sadece kendileri için."

Bu demektir ki iyi davranış olarak yaptıkları her şey, arkadaşlarına yada Yaratan’a yönelik, başkalarına olan sevgilerinden değil ama kendilerine olan sevgilerinden. Zira menfaatsizce davranmak tümüyle insanın doğasına aykırıdır.

Dolayısıyla sadece maneviyatın ve sevabın yolunu izleyenler buna hak kazanır. Çünkü kişi maneviyatı ve sevabı izleyerek ve Yaratan’ın rızası için yaparak yaratılışının doğasından ayrılıp ikinci bir doğa edinmeye başlar. Bahsettiğimiz bir başkasına olan sevgidir.

Zohar'ın Kabalistleri bu yüzden dünyadaki diğer ülkeleri dost sevgisi kavramından ayrı tuttular, "Yaptıkları her lütuf kendileri için" cümlesini söylerken maneviyatın ve Yaratan'ın rızası adına bunu yapmadıkları için dediler. Tanrılarına olan duaları ödül ve güven için, hem bu dünyada hem de bir sonrakinde. Dolayısıyla Tanrılarına olan duaları sadece kişisel sevgileri için ve asla kendi bedenlerinin sınırı dışında bir davranış yapamazlar zira doğalarının temeli gereği kendilerinde en ufak bir davranışı yapacak gücü bulamazlar.

14. Açıklıkla görebiliyoruz ki Yaratan'ın rızası adına maneviyatı ve sevabı tutanlar için maneviyatın iki maddesi de aynıdır, pratikte de bu böyledir çünkü insan bunu başarana kadar, -insana ya da Yaratan’a doğru- özgecil davranışın algısını kişi bir boşluk olarak zoraki hissetmektedir. Ancak büyük bir çaba vasıtasıyla kişi yavaşça yükselmeye başlar ve ikinci bir doğa edinir, sonrada son amaca ulaşır, Yaratan’la bütünleşmek.

Durum böyle olduğuna göre mantıken düşünecek olursak insanın arkadaşı ile olan ilişkisinde, prensiple hareket edip manevi bir amaca ulaşmak daha faydalı olacaktır. Zira Yaratan’la insan arasındaki sevap ilişkisi sabittir ve insan buna kolayca alışabilir, ancak alışkanlıkla yapılan davranışlar artık faydasını yitirmiştir. Buna nazaran insanla insan arasında ki sevap sürekli değişmektedir ve insan nereye dönerse dönsün önünde yeni talepler doğmaktadır. Dolayısıyla bunun fazileti çok daha becerikli ve amaca ulaşmakta kesindir.
alıntı
 
Üst