Kalabalık ortamlarda enerjinin birdenbire düşmesi, baş ağrısının başlaması ve sanki bütün sistemin kısa devre yapması gibi hissetmek, aslında birçok insanın yaşadığı ama pek konuşulmayan gerçek bir durumdur. Bu tepki, genellikle beynin duyusal işlem kapasitesinin sınırlarına çok hızlı ulaşmasından kaynaklanır. Dışarıdan bakıldığında sosyal bir ortamda olduğun için keyif alman beklense de, iç dünyanda tam tersi bir süreç işler. Çok fazla ses, çok fazla insan hareketi, yüz ifadeleri, beden dilleri, parfüm kokuları, ışık yansımaları, ayak sesleri, telefon zil sesleri, arka plandaki müzik, hatta insanların birbirine değme ihtimali bile… Bütün bu uyarıcılar aynı anda sinir sistemine yüklenir. İçe dönük bir yapıda ya da yüksek duyarlılık (HSP) özelliğine sahipsen, beynin bu uyarıcıları filtrelemek yerine hepsini neredeyse aynı yoğunlukta işler. Bu da çok kısa sürede mental yorgunluğa, hatta fiziksel bir tepkiye dönüşür.
Bu süreçte vücut da alarm verir. Omuzlar farkında olmadan kasılarak yükselir, çene sıkılır, boyun tutulur, solunum yüzeyselleşir. Bütün bunlar gerilim tipi baş ağrısını tetiklemek için mükemmel bir kombinasyondur. Baş ağrısı genelde şakaklarda, alın bölgesinde veya enseden başlayıp kafanın tamamına yayılır. Bazen zonklama şeklinde değil de, başın etrafına demir bir mengene sıkılmış gibi sabit ve ağır bir basınç hissiyle gelir. Aynı anda gelen aşırı yorgunluk ise sanki birden bütün bataryan bitmiş gibi olur. Konuşmak bile zorlaşır, göz teması kurmak yorar, gülümseyip sohbet sürdürmek imkânsız hale gelir. Bu noktada birçok kişi neden böyle oldum, herkes normalken ben niye dağılıyorum diye kendini suçlar ama aslında suçlanacak bir şey yoktur. Bu, sinir sisteminin çalışma şekliyle ilgilidir. Kalabalık bir ortam senin için yüksek voltajlı bir elektrik akımı gibi işler.
Pratikte bu durumun yönetimi, büyük ölçüde önleme ve hasar kontrolü üzerine kurulur. Öncelikle kalabalığa girmeden önce kendine gerçekçi bir zaman sınırı koymak çok işe yarar. Bir saat kalacağım, sonra çıkacağım ya da en fazla iki kere fotoğraf çektirilirim, sonra kenara çekilirim gibi somut kurallar koymak, beynine sonsuz bir maraton değil, sınırlı bir sprint mesajı verir ve kaygıyı azaltır. Ortamdayken ise en büyük yardımcılardan biri küçük kaçışlardır. Tuvalete gitmek bahanesiyle 3-5 dakika koridorda, merdiven boşluğunda ya da dışarıda hava almak, sinir sistemini inanılmaz derecede resetler. Kulak tıkacı ya da gürültü önleyici kulaklık kullanmak da neredeyse sihirli bir etki yaratır. Kalabalığın ses şiddetini yarı yarıya düşürdüğünde, beynin işlem yükü de aynı oranda azalır ve baş ağrısı çok daha geç başlar ya da hiç başlamaz.
Eve döndüğünde ise gerçek recovery başlar. Loş ışıkta, mümkünse tamamen karanlıkta, telefon ekranını ilk 20-30 dakika açmadan yatmak ya da koltukta uzanmak, sistemi en hızlı şekilde toparlar. Derin ve yavaş nefes alıp verme, boyun ve omuzlara hafif esnetmeler, ılık bir duş ya da sadece battaniyeye sarılıp sessizlikte durmak bile birkaç saat içinde o bitkinlik hissini büyük ölçüde temizler. Uzun vadede ise bu hassasiyeti kabul etmek, utanılacak ya da düzeltilmesi gereken bir kusur olarak görmek yerine, sinir sisteminin bir özelliği olarak benimsemek çok özgürleştiricidir. Kalabalıkta enerjinin düşmesi ve baş ağrısı çekmek bir zayıflık değil, duyusal sisteminin yoğun ve derin çalışan bir versiyonunun doğal tepkisidir. Bunu anladıkça, yönetmesi de o kadar kolaylaşır. Kendine bu konuda daha fazla alan tanıdıkça, kalabalık ortamlarda geçirdiğin zamanlar da eskisi kadar ceza olmaktan çıkar ve sadece kontrollü, sınırlı, bilinçli dozda bir deneyim haline gelir.
Bu süreçte vücut da alarm verir. Omuzlar farkında olmadan kasılarak yükselir, çene sıkılır, boyun tutulur, solunum yüzeyselleşir. Bütün bunlar gerilim tipi baş ağrısını tetiklemek için mükemmel bir kombinasyondur. Baş ağrısı genelde şakaklarda, alın bölgesinde veya enseden başlayıp kafanın tamamına yayılır. Bazen zonklama şeklinde değil de, başın etrafına demir bir mengene sıkılmış gibi sabit ve ağır bir basınç hissiyle gelir. Aynı anda gelen aşırı yorgunluk ise sanki birden bütün bataryan bitmiş gibi olur. Konuşmak bile zorlaşır, göz teması kurmak yorar, gülümseyip sohbet sürdürmek imkânsız hale gelir. Bu noktada birçok kişi neden böyle oldum, herkes normalken ben niye dağılıyorum diye kendini suçlar ama aslında suçlanacak bir şey yoktur. Bu, sinir sisteminin çalışma şekliyle ilgilidir. Kalabalık bir ortam senin için yüksek voltajlı bir elektrik akımı gibi işler.
Pratikte bu durumun yönetimi, büyük ölçüde önleme ve hasar kontrolü üzerine kurulur. Öncelikle kalabalığa girmeden önce kendine gerçekçi bir zaman sınırı koymak çok işe yarar. Bir saat kalacağım, sonra çıkacağım ya da en fazla iki kere fotoğraf çektirilirim, sonra kenara çekilirim gibi somut kurallar koymak, beynine sonsuz bir maraton değil, sınırlı bir sprint mesajı verir ve kaygıyı azaltır. Ortamdayken ise en büyük yardımcılardan biri küçük kaçışlardır. Tuvalete gitmek bahanesiyle 3-5 dakika koridorda, merdiven boşluğunda ya da dışarıda hava almak, sinir sistemini inanılmaz derecede resetler. Kulak tıkacı ya da gürültü önleyici kulaklık kullanmak da neredeyse sihirli bir etki yaratır. Kalabalığın ses şiddetini yarı yarıya düşürdüğünde, beynin işlem yükü de aynı oranda azalır ve baş ağrısı çok daha geç başlar ya da hiç başlamaz.
Eve döndüğünde ise gerçek recovery başlar. Loş ışıkta, mümkünse tamamen karanlıkta, telefon ekranını ilk 20-30 dakika açmadan yatmak ya da koltukta uzanmak, sistemi en hızlı şekilde toparlar. Derin ve yavaş nefes alıp verme, boyun ve omuzlara hafif esnetmeler, ılık bir duş ya da sadece battaniyeye sarılıp sessizlikte durmak bile birkaç saat içinde o bitkinlik hissini büyük ölçüde temizler. Uzun vadede ise bu hassasiyeti kabul etmek, utanılacak ya da düzeltilmesi gereken bir kusur olarak görmek yerine, sinir sisteminin bir özelliği olarak benimsemek çok özgürleştiricidir. Kalabalıkta enerjinin düşmesi ve baş ağrısı çekmek bir zayıflık değil, duyusal sisteminin yoğun ve derin çalışan bir versiyonunun doğal tepkisidir. Bunu anladıkça, yönetmesi de o kadar kolaylaşır. Kendine bu konuda daha fazla alan tanıdıkça, kalabalık ortamlarda geçirdiğin zamanlar da eskisi kadar ceza olmaktan çıkar ve sadece kontrollü, sınırlı, bilinçli dozda bir deneyim haline gelir.