Gökkuşağının Farklı Renkleri

aris

Kayıtlı Üye
Katılım
3 Tem 2008
Mesajlar
660
Beğeni
132
Acı ve ıstırabın bin bir yüzü, bin bir çeşidi vardır ve bu bin bir yüzün içinden geçmeden de bir yere varmanın yolu yoktur... Mevlana'nın, Yunus Emre'nin yolu da aynı yoldur... daha nicelerinin de... çünkü başka yol yoktur... doğdun mu bir kez indin mi buralara, acıya temas etmemek, içinden geçmemek, ta ki ne kadar fazlan var ise onu terk edinceye kadar içinde dönenmemek mümkün değildir.... terk etmenin bir biçimidir bu... evet acılar içinde, evet perperişan... bu süreç hep böyledir... fazla olanı bırakmak istemeyince, hep böyle acı verir... Acısız olmaz mıydı? Olurdu... Eğer terk etmemiz gerekenleri sevgiyle kabullenip, bir bir bıraksaydık kendiliğinden uçup giderdi, acı da vermezdi... ama bunu yapacak noktada değiliz ki...
Terk etmek gerektikçe tutunmak en ağır ıstıraptır... yoksa bize ıstırap eden yoktur... tutunmak eylemi acı verir... o her şeyi bu kadar ağır ağdalı yapar... süreyi uzatır... Acı verenin, tutunmaya çalışmak olduğunu anlamak gerekiyor... olaylar değil... tutunmaya çalışmak acı verir... bırakman gerekenlere, terk etmen gerekenlere yapışıp, tutunmaya çalışmaktır asıl acılı olan... yaşam değil...
Bin bir karmaşa arasında acısı, sevinci ile yaşanan günlük yaşam içinde insan, bazen durup şu soruyu sorar kendine; “Ben bu kadar ACI çekmeyi hak ettim mi? Oysa ne kadar iyi bir insanım, kime ne zararım var ki? Etliye de sütlüye de bulaşmam” bu tip soru ve yanıtlar insanın yaşam serüveninde karşılaştığı olaylar, acılar, zorluklar karşısında belki de bir savunma mekanizması olarak anlamlı olabilir; bir süre nefes aldırabilir ama bu tip, tek yönlü ve kendine yönelik soruların yanıtları her zaman sandığımız gibi değildir çünkü böyle bir yanıt ayrımcı bir yanıttır ve insanın kendisini, içine doğduğu dünyadaki diğer insanlardan çok farklıymış, tek ve özelmiş hatta kusursuzmuş gibi algılamasına neden olur. Elbette insan özel ve tek. Fakat bu aynı zamanda bütünün bir parçası olduğumuz gerçeğini ortadan kaldırmıyor ki!
Hem özel, tek ve farklıyız; hem de hepimiz aynı bütünün bir parçasıyız. Yani aynıyız. Hem aynı, hem de farklı olmak paradoksmuş gibi görünen bu iki kavramı net olarak anlamak için gökkuşağını gözlerimizin önüne getirebiliriz veya tıpkı bir tablonun farklı renkleri olmak, hem de tek bir tabloyu meydana getiren bütünlük içinde olmak gibi bir şeyi düşünebiliriz.

Gökkuşağının farklı renklerinin bir arada olduğunda sunduğu o muhteşem armoni gibi bizim farklılığımız ve benzerliğimiz de dışarıdan bakıldığında hem bütün hem ayrı gözükebilir. Bir gökkuşağının içinden renklerini ayırabilir misiniz? Yandaki resmi inceleyin, mümkün değil, en çok birkaç renk ön plana çıkıyor oysa iç içe geçmiş yedi rengin armonisi söz konusu bir gök kuşağın tayfında.
İşte tıpkı gökkuşağındaki renkler gibi bütünlüğün anlamı içinde bir fonksiyonumuz olduğu gerçeği; aynı zamanda tek başına da özel bir anlam içerdiğimizi kendinde saklı tutuyor. Ancak bu saklı anlam ile şuurluluk arasında sıkı bir bağlantı var, saklı anlam gökkuşağını oluşturan diğer renkler ve biçimlerle birlikte var olduğumuz, tek başımıza varolamayacağımız şuuru uyandığı zaman ortaya çıkıyor. Yoksa bütün bunları bilmeden, anlamadan yarı uyur yarı uyanık yaşıyoruz bu güzel yaşamı ve bize yazık oluyor.
Bilsek de bilmesek de biz hem etrafımızda bulunan her şeyle, aynı bütünün parçaları olmak nedeniyle görünmeyen bir iletişim içindeyiz, durmadan bir radar gibi bir alıcı-verici gibi gönderiyor alıyor, dönüştürüyor ve yeniden yeni bir alıp-verme sirkülasyonu içine giriyoruz. Aynı zamanda da her şey bizimle hiç durmadan iletişim kuruyor, ileti yolluyor, bilgi alıyor, bilgi veriyor; devamlı yeni enerji, bilgi yani yeni alan dengeleri kuruluyor.
Hem doğrudan ilişkide bulunduklarımızla, hem de hiçbir ilişkimizin bulunmadığını düşündüğümüz şeylerle sürekli etkileşim içindeyiz. Üstelik bu etkileşim tekdüze ve belirgin olmayıp sürekli değişiyor. Çünkü yaşayan, değişen ve değiştiren bir bütünlüğün parçasıyız.
Bu durum, bilgi ve enerji transferine ve dönüşümüne neden oluyor. Tıpkı ağaçların çevrelerindeki atmosferi benzer bir metotla yenilemeleri gibi biz de bazen yükseliriz. Hem duygu ve düşüncelerimiz yükselir, hem de kendimizi çok daha dinç ve zinde hissederiz. Bazen de enerjimiz tükenir, düşünemeyecek, kıpırdayamayacak hale geliriz. Önemli olan bu halleri takip edebilmek, farkında olmak ve dönüşümü bilerek, isteyerek, şuurlu bir biçimde gerçekleştirmektir. Ama dönüşümü bilinçli yapmanın bir yolu daha vardır ki, o da evrendeki Feda Yasasından haberdar olmak ve bilerek isteyerek gerekli dönüşüm için bir şeyleri feda edebilecek gücü kendinde barındırdığını anlayarak eylemde bulunmak!... Örneğin; fedakar bir anne çocuklarının eğitimi için yıllarca ek bir işte çalışabilir, ya da günün yorgunluğuna aldırmadan gece de dikiş dikebilir, örnekleri çoğaltmak ve yaymak mümkündür.
Kendini yeniliğin ve iyiliğin doğması için feda eden bir kişi bile çok kıymetlidir, sevgi dolu insanların; aileleri, toplumları, meslekleri ya da ülkeleri için yaptıkları fedaları da kendi çevrelerine ışık tutmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde bu şekilde çalışacak güçte insan vardır. Çalışmaktadır ve kendi çevrelerinde küçük mumlar yakmaktadırlar bazı enerjileri temizlemek için, birilerinin kendini o enerjiye feda etmesi gerekir yani o acıya… Ama bu çok kıymetli bir iştir çünkü feda eden varlığın inanç enerjisi ile yeni ve temiz alanlara ulaşılır elbette evrenin yardımları da vardır bu işte. Yoksa varlık tükenir. Evrenin desteği hep vardır o varlıkta, o da gücünü evrenden alır ve ortaya yıkanmış, temizlenmiş, borcu bitmiş yeni alanlar, yeni sayfalar çıkar.
Dönüşüm böyle bir şeydir. Dönüşümü gerçekleştirmek ve kullandığımız enerjiyi, evrimimizin hızlanması için sabitleyebilmek yani mümkün olduğunca yüksek seviyede tutmak, günlük olayların girdaplarına çok fazla katılmamak, gelişimimiz ve iç huzurumuz için o kadar önemli ki! Şimdi enerjiyi sabitleyebilmek yani yüksek seviyeli enerji kullanmak için şuurlu şekilde bilerek ve isteyerek neler yapabileceğimize kısaca göz gezdirelim;

- Mümkün olduğunca zihinsel, mental olarak berrak kalabilmek ve konsantrasyon dağınıklığına mahal vermemek
- Gerek çevresel etkiler, gerekse kendi duygusal hallerimizin, endişe ve kaygıların yarattığı durumlar karşısında dik kalabilmek enerji düzeyimizi koruyan, evrenin yüksek enerjileri ile kurduğumuz bağlantıları, ayarlarımızı muhafaza eden şeylerdir.
Bu da bir nevi evrensel ilkelerin uygulama alanıdır. Evrensel ilkeler ışığında, yüksek enerji seviyesinde kalarak, bu kuralları uygulayıp hayata geçirmek evren armonisine katılmak anlamına gelir.
Ayrıca 3 önemli temel prensip vardır ki, bu temel prensiplere ne kadar yaklaşırsak o kadar iyi uygulayıcılar oluruz.
* Tam güven
* Tam teslimiyet
* Hayatın akışı içerisinde olabildiğiniz en iyi durumda olduğunuzu bilerek yaşamak....
alıntı
 
Üst