2012 ..........

URUMHAMATAHAYİL

Yönetici
Katılım
5 Haz 2008
Mesajlar
7,118
Tepkime puanı
5,053
İş
Wellness Antrenör/Psikolog/ Sosyolog
Astekler ve mayalar 2012

XVI . Yüzyıl başlarında Orta Meksika’da ileri bir uygarlıkla karşılaşıldı. Aztek'lerin muhteşem bir mimarisi , titiz kayıt tutma yöntemleri ve Avrupalılardan çok daha üstün astronomi takvimleri vardı. Azteklerin sanat eseriyle karşılaşan Albert Düver Ağustos 1520’de şunları yazıyordu : “ şimdiye dek böyle bir şey görmedim “ bu Azteklerin astronomi takvimiydi. Azteklerin kitaplarıyla karşılaşan aydınlar bu kitaplardan biri için “ neredeyse Mısırlıların kitaplarını andırıyor” diyerek hayranlıklarını ifade ettiler. Başkentleri Tenochtitlan’ı dünyanın en güzel kentlerinden biri olarak nitelediler. Bir düzenin egemen olduğu ve iyi örgütlenmiş oldukları belliydi. Azteklilerin gelişimiyle ilgili yorumlarda dünya-dışı varlıkların rol oynadığı yaygın bir şekilde belirtilmektedir.

Toltekler ve Aztekler de yazıtlarında Tanrı KUTZALKOALTL’ın (Quetzalcoatl) parlak gezegen Venüs’ten geldiğini söylüyorlar ve ondan yazıtlarında şöyle bahsediyorlardı:

“ Sonraları o, Tulla şehrinin boğucu zehrinden kaçarak eski şehir Tlapallan’a yerleşti. Arkadaşları ile birlikte geldiği yere dönmek üzere kuş kılığında batı denizine doğru uçarak uzaklaştı. Çok sevdiği halkından ayrılıp gitti.”

Güney Amerika halklarının ısrarlı bir şekilde kendilerini eğitmek üzere , çoğu kez Venüs’ten uçan araçlarla gelen , farklı , üstün niteliklere sahip, beyaz tenli bir ırktan söz etmeleri dünya UFO tarihçesine önemli bilgiler katıyor.

Sadece geçmişte değil, her zaman , günümüzde bile Güney Amerika ve D.D dışı varlıklar arasında sıkı bir bağ var. Venezuela’da Peru’da, Arjantin ya da Brezilya da yaşayan 20. yüzyıl insanları, toplumun hangi tabakasından gelirlerse gelsinler, D.D uygarlıklar ve UFO’ların gerçekliği fikrini normal karşılıyorlar, karşı çıkmıyorlar. Bu gerçeğe karşı çıkmanın ne kadar anlamsız olduğunu biliyorlar. Belki genlerinde bu bilgiyi taşıdıklarından, belki de kültürlerinin yapısında D.D bağlantı unsurları sıkı bir şekilde yerleşmiş olduğundan...

Aztek Uygarlığı Meksika Vadisi’nde kuzey ve güneydoğuya doğru 800 millik bir arazi içinde yayılmışlardı. Ada şehirleri Tenochtitlan’ı anakaralara bağlamak için geçitler yapmadaki, su kemerleri oluşturmadaki, kanalizasyon sistemi, sulama kanalları ve barajlar kurmadaki mühendislikleri mükemmeldi. Eğitim de toplumlarının önemli bir parçasıydı. Diğer pek çok kadim uygarlıkta gördüğümüz benzer hikayeleri ve aynı yıldız ve gezegenlerin isminden bahsedildiğini Aztek Uygarlığı’nda da görmekteyiz.

Yine O "Göklerden Gelen Varlıklar"..

Aztek mitolojisine göre, Tanrı Quetzalcoatl parlak gezegen Venüs’ten gelmişti ve ondan şöyle bahsediliyordu;

“Sonraları o, Tulla şehrinin boğucu zehrinden kaçarak eski şehir Tlapallan’a yerleşti. Arkadaşları ile birlikte geldiği yere dönmek üzere kuş kılığında batı denizine doğru uzaklaştı, çok sevdiği halkından ayrılıp gitti.”

MAYALAR ve 2012

Zecharia Sitchin. Mezopotamya'daki bütün kazı alanlarında bulunmuş, binlerce eski tabletin derlenip okunmasına ve tercümesine olağanüstü destek vermiş, bütün Batı dillerinin yanı sıra antik dillerin neredeyse hepsini çok iyi bilen bu büyük usta, "12. Gezegen" adını verdiği kitabıyla bilim gündemine bomba gibi düştü.

Sitchin bir bilim adamıydı ve dünyanın her yerinde akademik çevrelerde sevgi ve saygıyla anılıyordu. Dahası, yaşamının otuz yılını Mezopotamya uygarlıklarına ait çivi yazısı tabletlerin derlenip okunmasına ve deşifre edilmesine vermişti. Bugün, altı kitaptan oluşan "Earth Chronicles" (Dünya Güncesi) dizisiyle, ortalığı sarsmaya devam ediyor.

Bundan 450000 yıl önce, "Nibiru" (planet X) ya da "Marduk" adlı bir gezegenden, bir grup ziyaretçi gelmişti dünyamıza. Nibiru, Pluton'un dışından elips bir yörüngeyle güneş sistemimize bağlı olan "12. Gezegen"di. (Sümerler Güneş ve Ay'ı da sayıyorlardı.) Yörüngesini tamamlaması yaklaşık 3600 yıl sürüyordu ve bu büyük turun önemli bir bölümünü dünyanın çok uzağında geçiriyordu Nibiru. Sümerlerin büyük tanrısı Anu, aslında bu federasyonun başkanıydı ve onun tarafından dünyamıza bazı mineraller almak üzere yollanmış olan ekibe de "Annunaki" deniyordu.

Astronomlar, güneş sisteminde, Pluton'un dışında, oldukça uzun yörüngeli bir gezegenin varlığından şüpheleniyor ve bu doğrultuda araştırmalar yapıyorlar. "Planet X" adı verilen bu araştırma misyonu içinde, Sümer metinlerinindeki bilgilerin doğruluğunun kanıtlanmak üzere olduğunu söyleyenler de var, böyle bir ize hala rastlanmadığını belirtenler de. Ama gezegenin dünya yakınına bir dahaki geliş tarihinin aşağı yukarı 2013 yılına rastlayacağı tezi dikkate alınınca...

Bunu Mayalarla ilişkilendirecek olursak. Şaşırtıcı bir astronomi bilgisiyle yalnızca Güneş, Ay ve Venüs gibi “birincil” gök cisimlerinin değil, neredeyse bütün önemli uzak yıldızların bile hareketlerini gözlemlemişlerdi bu insanlar.

Zamanı ölçmede en hassas hesaplara ulaşmak için, farklı döngülerden yararlanmışlardı. Bunların ilki, “kutsal takvim” olarak bilinen ve 20’şer günlük 13 aydan oluşan “Tzolkin” (Gün Sayımı) denen döngüdür. Bu döngü, 13 rakam ve 20 ismin oluşturduğu kombinasyonları içerir ve 260 günlük sürecin bitiş günü “13 Ahau”dur.

“Haab” adını taşıyan bir ikinci takvim, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin çok benzeridir ve yine 20’şer günlük 18 aydan oluşur. “Uinal” olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna “tun” adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla “tun”a eklenir (aynı Mısır ve Sümer’de olduğu gibi!)

Aynı “sıfır noktası”nda iki takvim de başladığında, daha ilk döngüden itibaren ritmlerinin tutmayacağı ortadadır. Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab’ın bitişleri aynı güne denk gelir yani, Tzolkin’e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir. Mayalar, bu günü ilginç bir şekilde, fazlasıyla önemserler. Her 52 yıllık dönem sonu, onlar için “dünyanın sona erebileceği” bir kıyamet kabusuna eşittir.

Mayaların zaman ölçümleri, Tzolkin ve Haab kombinasyonuyla bitmez. Sürekli olarak 20 ve 13 rakamlarının çarpımlarını kullanarak daha büyük birimlere ulaştıkları, değil insanlar için, toplumlar, devletler için bile “astronomik” ölçüde uzun süreçleri ve döngüleri hesaplamışlardır. Haab’ın ana parçası, 20 günlük 18 aydan oluşan bir süreçtir. Bu 360 günlük “yıl” (Haab buna 5 artık gün eklenerek elde edilir), Maya hesap sisteminde “tun” adını alır. Bir üst birim, 20 “tun”dan oluşan yeni bir ölçüdür ve “katun” ismiyle sistemde yerini alır. Dolayısıyla bir katun, 20 tun, aynı zamanda da 7200 güne “kin” eşittir. Mayaların zaman ölçümleri, bununla da bitmez: 20 katun, yani 400 tun ya da 144.000 günden oluşan “kritik” bir birim daha kullanırlar: “Baktun”. Doğaldır ki bu denli uzun bir süre günlük pratik kullanımlar için değil, daha yüce ve “ilahi” hesaplar için gerekmiştir Mayalara.

İşte Mayaların efsanevi “Long Count” yani “Uzun Sayım” dedikleri süreç, 13 Baktun’a eşittir (1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı).

Tarım ve günlük işler için Haab’dan ve kısmen Tzolkin’den yararlanan Mayalar, tarihin neresinde durduklarını anlamak için Uzun Sayım’a da bakar ve onun günlerini kaydederler.

Örnek: Bir günü, baktun,katun,tun,uinal ve kin’den oluşan 5 haneli bir “tarih” olarak yazmışlardır. Sözgelimi “11.2.5.1.4” gibi bir tarih, Maya Uzun Sayım esasına göre “11 baktun, 2 katun, 5 tun, 1 uinal ve 4 kin” demektir ve 721.107 güne, yaklaşık olarak 4381 yıla eşittir. (11 x 144.000 + 2 x 7200 + 5 x 360 + 1 x 20 + 4= 1600224. Bu sayıyı bir güneş yılına denk gelen 365,242 güne bölersek, 4381,27 sayısını elde ederiz.) Buda yaklaşık olarak M.S. 1267 yılına denk gelir.

(Sebebi için okumaya devam edin...)

Maya tarihinde “başlangıcı” olarak belirlenmiş noktayı bilmezsek, yukarıdaki hesabı yapamayız. Bizim takvim sistemimize göre bu an, İsa’nın doğduğu varsayılan yıldır. Gregoryen takvimimizde biz bu yılı “0” olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı 0.0.0.0.0 günü olmalıdır; yani herşeyin başlangıç noktası. Eğer bu tarihin, bizim takvimimize göre hangi güne denk geldiğini bilmezsek, Maya Uzun Sayım’ındaki hesapların da bizler için hiçbir anlamı yoktur.

Arkeolojik bulgular ve Karbon-14 yöntemi yardımıyla yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen birkaç tapınakta (İzapa, Chichen Itza ve Monte Alban’da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen Uzun Sayım tarihleri de bulunmuş ve basit bir hesap işlemiyle içinde bulunduğumuz devrenin başlangıç tarihi, yani Maya notasyonuna göre 0.0.0.0.0 günü de belirlenebilmiştir.

Yanılma payıyla birlikte tarih, İ.Ö 3114 yılının yaz aylarına denk gelir.

Maya kozmogonisine göre, dünyanın geçmişi, 13 Baktun’luk (aşağı yukarı 5125 yıl) devrelerden oluşur ve bunların her birinin bitimi, dünya için radikal değişimler ve büyük yenilikler içerir. İçinde bulunduğumuz devre, Mayalara göre beşinci ve son devredir ve 13.0.0.0.0 tarihinde son bulacaktır. Bizim takvimimize göre sözü edilen bu tarih, 21 Aralık 2012’ye denk gelmektedir. Mayalara göre dönemin bitişini işaretleyen 13 Baktun, yani 13.0.0.0.0 günü belirttiğimiz gibi 2012 yılının 21 Aralık tarihine, yani astronomik anlamda “Kış gündönümüne” (Güneş’in en güneyden, Oğlak Dönencesi hizasından doğduğu, yılın en kısa günü) rastlar. Oldukça yaklaşmış bulunduğumuz bu tarihin, astronomi uzmanlarınca yapılmış analizi de son derece çarpıcı sonuçlar sergiliyor.

Yıllardır bu konuyla ilgili çalışan Amerikalı araştırmacı John Major Jenkins, 1997 yılında yayımladığı “Maya Cosmogenesis 2012” adlı kitabında, 13.0.0.0.0 gününün bir analizini sunuyor meraklı okurlara. Jenkins’e göre 21 Aralık 2012’de gökyüzünde oluşan astronomik konumlar, oldukça sıradışı birleşmelere işaret ediyor. Bunların en önemlisi, gezegenlerin ve Ay’ın üzerinde hareket ettiği, “Ekliptik” olarak adlandırdığımız “tutulum çemberi”nin, tam 21 Aralık günü Samanyolu’nun dünyadan görülen sınırıyla kesişmesi. Bu kesişmenin, modern astronomik ölçümlere göre "galaksimizin merkezi” olduğu belirlenen “karanlık nokta”da (karadelik olduğun dair sağlam kanıtlar bulundu.) gerçekleşmesi, bu tarihi daha da ilginç kılıyor. Ama daha ilginci, 21 Aralık günü Güneş’in de tam “gündönümü” sırasında bu noktayla aynı hizaya gelmesi. Astronomik deyişle “Gündönümü Güneşi”, Ekliptik ile Samanyolu kuşağının “galaksi merkezi” olduğu belirlenen noktayla aynı hizada kesiştiği koordinata yerleşiyor.

Bu birleşim, Mayalara göre, “Güneşler” olarak adlandırdıkları devrelerin beşincisinin noktalandığı anı belirlemekte. O tarihe ilişkin beklentilerinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ama her Güneş’in, yani her dönemin bitişinde olduğu gibi, “5. Güneş”in bitiminde de olağanüstü gelişmeler ve büyük bir yenilenme bekledikleri açık. Bir “çarpı” işareti şeklindeki bu birleşim, Maya kozmolojisinde “Kutsal Ağaç” ya da “Yaşam Ağacı” olarak adlandırılıyor. (Bütün kutsal kitaplardaki “Yaşam Ağacı” mitini anımsayınız.) Ağacın iki ekseninin kesişme noktası da, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu noktayla aynı hizada. Mayalar, Samanyolu kuşağının göbeğindeki bu esrarengiz siyah alanın, çok önemli olduğunu düşünmüşler. İnsan dahil, bütün yaşam unsurları o noktadan doğuyor ve evrene yayılıyor onlara göre. 21 Aralık 2012 günü de, galaksinin merkezini işaretleyen bu noktadan, dünyadaki bütün yaşamı etkileyecek bir kapının açılacağını düşünüyorlar. İşin en ilginci ta 2500 yıl önce heyecanla bekliyor olmaları!

Maya düşüncesinde Uzun Sayım döneminin bitimi; aynı zamanda en çok saygı duydukları tanrılarının geri dönüş gününe ilişkin çağrışımlara da sahip. Neredeyse bütün tapınaklara damgasını vuran Kukulkan, uzun yıllar önce “Tekrar geleceğim” diyerek Maya yurdundan ayrılmış. Simgesi “tüylü yılan” olan bu bilge tanrı, Mayalara göre onlara her şeyi öğreten ilahi bir figür. Efsaneler, Kukulkan’ın Doğu ufkunda belirip, denizden geldiğini söylüyor. Atalarına dokumacılıktan tarıma, astronomiden mühendisliğe dek birçok şey öğreten bu “tanrı”nın fiziksel özellikleri ise, Mayaların tasvirine göre, Mayaların aksine, beyaz tenli, açık renk gözlü, açık renk saçlı, uzun boylu bir tanrı. Elinde de sürekli bir asa taşıyor.

Bu dönemde Mayaların daha hiçbir “beyaz adam” ile karşılaşmamış olduğu düşünüldüğünde, bu tanımlama oldukça ilginç geliyor insana. Üstelik, Kukulkan’ın uzun bir de sakalı var – Mayalarda hiç olmayan bir şey bu, çünkü genetik olarak sakalları çıkmıyor!

Benzerlikler, Güney Amerika’ya, And Dağları dolaylarına bakıldığında da farkediliyor. ortaya çıkıyor. İnkalar ve Keçua kabileleriyle birlikteyiz ve onların mitlerinde de açık renk tenli, sakallı, elinde asa taşıyan bir beyaz tanrıya rastlıyoruz, Viracocha. Kukulkan’a yükenen nitelikler, Viracocha için de geçerli. İnkalar ve Keçualar tarımı, yıldız bilimini, yazıyı, matematiği öğretmiş. Ve yine bir gün, geri geleceği sözünü vererek uzaklaşıp gitmiş.

Dil bilimci ve araştırmacı Zecharia Sitchin’e göre, Kukulkan ve Viracocha aynı kişilik. Ama Sitchin’in teorisinin farkı, bu iki karakterin Mezopotamya’da bir başka tanrıyla da özdeş olduğunu vurgulaması. “Earth Chronicles” serisinin beşinci kitabı olan “Zamanın Başlangıcı", Orta ve Güney Amerika’ya bu bilgileri taşıyan “beyaz tanrı”nın, Mısır’ın ünlü bilgelik tanrısı Thoth olduğunu söylüyor. Sitchin’e göre, Sümer’in büyük tanrılarından Enki’nin ortanca oğlu, Mısırlı Thoth’un ta kendisi. Mısır’da “Ptah” adıyla biliniyor ve “Büyük Mimar” olarak anılıyor Enki. Büyük oğlu Marduk’sa, Nil vadisindeki uygarlığa sahip çıkan ünlü Ra ile aynı kişi. Sitchin, iki kardeş arasındaki sürtüşme sonucu Ra’nın Thoth’u sürgüne yolladığını; bu duyarlı bilge tanrının da okyanusu aşarak Olmec ve İnkalara yeni bir uygarlığın temellerini oluşturmalarında yardım ettiğini ileri sürüyor. Zecheria Sitchin’e göre Mezopotamya’da başlayan uygarlık serüveninin mimarları, güneş sistemimizin henüz keşfedilmemiş 10. gezegeni Nibiru’dan gelen ve Sümer dilinde “gökten yere inenler” anlamında “Anunnaki” adıyla anılan gelişmiş bir ırktır! Mayaların 5. Güneş evresinin başlangıcını belirleyen İ.Ö 3114 tarihi, Kukulkan, Viracocha adlarıyla bilinen “tanrı”nın Amerika’ya geliş tarihidir. Aynı başlangıç noktası, Mısır’ın Ra egemenliğindeki dönemini ve hemen bununla aynı zamanda beliren Menes’in firavunluğunu da işaretlemektedir.

Mayaların astronomi birikimlerinde, Boğa takımyıldızındaki Pleiades grubunun ayrı bir önemi var. Güneş’i, Ay’ı, Venüs’ü, Mars’ı ve Ekliptik üzerindeki bütün değişimleri dikkatle izleyip gök günlüklerine kaydeden Mayalar, 7 parlak yıldızıyla açık gecelerde Pleiades grubunu da yakın takibe almışlardı. Bu yıldız grubunun gökyüzünün tepe noktasından (“Zenith” noktası) geçişi, Mayalar için önemli bir olaydı ve genellikle Tzolkin ile Haab’ın son günlerinin çakıştığı 52 yıllık dönemin sonunda yaşandığı için de fazlasıyla önemsenirdi. Monte Alban’dan İzapa’ya dek birçok kentte, gökyüzünün tepe noktasını gözlemlemek için hizalanmış şaftlara sahip yapılar bulunmuştur. Bu gözlem noktalarında başını yukarı kaldırıp belli bir anda daracık şafttan gökyüzüne bakan gözlemci, yalnızca Zenith noktasını görürdü. Ayrıca , Güneş’in Zenith noktasına ulaştığı öğle saatleri de bu şaftlardan gözlenirdi.

Meksika’nın güneyinde, İzapa’nın geçtiği paralel üzerinde Güneş – Pleiades buluşması, presesyon etkisinden bağımsız olarak her yıl, ilkbahar ekinoksundan 61 gün sonra gerçekleşir. Günümüzde bu tarih, Güneş’in Boğa Burcu’na girdiği 20 Mayıs tarihine denk gelmektedir. Gündüzleri yıldızlar görünmese de, tıpkı Mezopotamya, Mısır ve diğer Yakın Doğu halkları gibi Mayalar da geniş astronomi bilgisi ve ince hesaplarla çizilmiş yıldız haritaları sayesinde, yıldızların konumlarını gündüzleri de belirleyebiliyorlardı. Pleiades’in Güneş ile aynı hizaya gelmesi de dikkatle izledikleri göksel olaylardan biriydi. Bu buluşma Zenith’te gerçekleşirse? Bu müthiş üçlü birleşme, oldukça heyecan vericiydi Mayalar için ve hiç kuşkusuz, bir değişim döneminin başlangıcını işaretliyordu.

Mayıs 2000'deki gezegen dizilimini hatırlayacaksınız. (Yanda, gezegenlerin 5 Mayıs 2000'de aldığı konum resimde gözüküyor.) Ama ondan çok daha önemli birşeyi çoğunluğumuz bilmiyoruz Mayalarca önemli olduğu yeterince vurgulanan gün, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasıdır ve bu astronomik olayın gerçekleşme tarihi de 20 Mayıs 2000’dir. Mayalar, 13 Baktun’un hemen öncesine denk gelen bu astronomik buluşmayı, bir sürecin başlangıcını işaretlemek için kullanmışlardı

BuBu yeni bir çağın başlangıcına, 21 Aralık 2012’ye giden süreçti.

İzapa’nın konumuna göre belirlenen 20 Mayıs 2000 tarihi, Chichen Itza’da 23 Mayıs 2000’e rastlar. (Türkiye'de 25 Mayıs 2000.) Bu Maya kentindeki astronomik yapılar da, bu gizemli buluşmanın binlerce yıl önce hesaplanmış işaretleridir. Ünlü Kukulkan piramidinin tepesinde, doğrudan Zenith’e yöneltilmiş, çıngıraklı yılan kuyruğu biçiminde bir sütun yer alır. Çıngıraklı yılanın kuyruğundaki “çıngırak” işaretleri, Maya kültüründe Pleiades’in simgesidir. Çıngırağın biraz aşağısında, “Ahau yüzü” olarak adlandırılan bir kabartma vardır ve bu da, Güneş’i simgelemektedir. Bir bütün olarak Kukulkan piramidinin tepesindeki şekil, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasına işaret etmektedir yani. 20 Mayıs 2000 günü öğle saatlerinde oluşacak astronomik dizilim, yüzyıllar evvel Mayalarca, en önemli tanrıları için yapılan piramidin tepesinde simgesel olarak gerçekleştirilmiştir.

“Öğreten tanrı'nın söz verdiği "geri dönüş” gününün bekleyişi.

2012 yılının 20 Mayıs’ında aynı astronomik konum yine yaşanacak; ancak bir yenilikle: Aşağı yukarı tam o saatlerde, yani Güneş – Pleiades – Zenith birleşimi başladığında, bir de Güneş tutulması gerçekleşecek! Tutulmadan 7 ay sonra bu döneme noktasını koyacak o büyük günün, 21 Aralık’ın gelişi de gizem boyutunu bir misli daha artırıyor gibi.

Yeniden Mayıs 2000 göklerine dönelim: 17 Mayıs, beş gezegenin aralarındaki açının en daraldığı gün. 20 Mayıs’taysa, Mayaların yüzyıllar öncesinden dikkatimizi çektiği Güneş – Pleiades – Zenith buluşması yaşanıyor öğle saatlerinde. Buluşma anında, Güneşin sağ yanında Venüs, Jüpiter ve Satürn; sol yanındaysa Merkür ve Mars diziliyor. Güneş – Pleiades kesişmesinden, solda ve sağda yer alan gezegenlere doğru birbirine paralel çizgiler çizin. Ortaya çıkan şekil, sizce de bütün antik uygarlıkların saygı ve korkuyla yaklaştıkları ünlü “Kanatlı Disk” glifine benzemiyor mu?
--------------------
kanatlı disk üzerine

sfenkslerin üzerinde kanatlı disk vardır

Mısır, Suriye, Mezopotamya, Anadolu, Pers, Girit ve Miken Grifon ve kentauros gibi mitolojik bir yaratık olan sfenks, genellikle kadın başlı,aslan gövdeli,kartal kanatlıdır. Ancak koç başlı ve kanatsız sfenkslere de rastlanmıştır. Sfenks sözcüğü ‘sphingein’den gelir. Bağlamak, sıkmak ve boğmak anlamındadır. Bu tanımlar Yunan mitolojisindeki efsanesiyle yakınlık gösterir. Sfenks tıpkı grifon gibi Mısır,Mezopotamya, Anadolu,Suriye,Girit,Miken ve Yunan sanatlarında sık tasvir edilmiş bir yaratıktır.

Sanat Tarihinde bilinen en eski sfenks Mısır’da 4.sülalenin 4.firavunu Kefren döneminde (M.Ö. 2558-2532) yapıldığı belirtilen Gize’deki büyük heykeldir. Burada batı-doğu yönünde uzanmış durumda,erkek başlı,kanatsız ve aslan gövdelidir. 70 m uzunlukta ve 20 m yüksekliktedir. Bu anıtsal sfenksin yüzünün firavun Kefren’e ait olduğu sanılmaktadır. Bedeninin aslan olması firavunun gücünü sembolize eder. Heykel Gize platosundan doğal tek bir blok kireçtaşından yontularak yapılmıştır. Ayaklarının altında alabastar mermerden inşa edilmiş bir tapınak bulunur. Sfenks kralın piramidinin yanındadır ve tüm vadiyle, tapınağın süsüdür. Mezarların bekçisi konumundadır. Doğuya doğru bakan sfenksin başı düz bir başlık ile örtülüdür. Pençelerinin arasında bir hikayenin anlatıldığı bir stel vardır. Bu hikayeye göre 4.Thutmosis kafasına kadar kumlarla örtülü sfenksin üzerinde uyur. Rüyasında sfenks onunla konuşur. Sfenks kendisini bu kumlardan kurtarırsa Thutmosis’in Mısır’ın kralı olacağına dair söz verir. Yapıldığından bu yana defalarca çöl kumları altına gömülen sfenks 18. sülale devrinde, hikayede adı geçen 4.Thutmosis tarafından temizlettirildi. Sfenks sonraki dönemlerde önemsiz tamiratlar geçirdi. En son 1998’de Mısırlılar tarafından 10 yıl süren bir restorasyon yapıldı. Zemine kireçtaşı blokları ilave edildi.

Mısır’da firavun portrelerinin sfenks biçiminde yapılması gelenektir. Sfenkslerin ortaya çıkışı da firavunun gücünün gösterilmesi amaçlıdır. Firavun aslan kadar güçlüdür. “Bununla birlikte 56. sülale zamanında sfenks aslanların adı altında anılır ve Aton ile özdeşleştirilirdi. Yeni imp.lukta 1.Thutmosis zamanında Gize sfenksinin adı yani aynı zamanda dır. Latin metinlerinde sfenks yer altı dünyasının kuzeyinde uzak bir yerde durur ve sihirli peruğun muhafızıdır- Nemes krallığının-. Orta İmp.lukta sfenksler 1.Seostris sarayının kapısında muhafız olarak tasvir edilmiştir. 3.Amenemhat’ın Ugarit’e gönderdiği iki sfenks Baal Tapınağının girişine yerleştirilmiştir”(1).

Yeni İmp.luk döneminde de yapılan tapınaklara açılan yolların iki kenarında sfenkslerin dizilmesi adettir. Sfenksler kalın temeller üzerine otururlar. Karnak’taki Amon tapınağının giriş yolundaki sfenksler aslan gövdeli ve koç başlıdır. Sfenkslerin ayaklarının arasında bir tanrının ya da kralın heykeli bulunur. Sfenkslerin tapınağın tanrısını kötü etkilerden koruduğu sanılırdı (2).

Mısır mitolojisinde önemli bir rol oynamasına rağmen sfenks yer altı dünyasının kapılarının gardiyanı gibi düşünülmüştür. Sade, pasif muhafızlar olmaktan kralın düşmanlarını yok edicilere dönüşmüşlerdir. Bir yazıtta sfenks kendini şöyle ifade eder: ‘Mezar şapelini korurum. Mezara ait odanın muhafızıyım. Zorla içeri giren muhafızı uzaklaştırırı. Düşmanları ve silahlarını yere fırlatırım. Mezar şapelinden hainleri kovarım. Bir yere gizlenmiş düşmanları yok ederim. Gizlenecekleri yerleri kapatırım’. Kahire müzesinde bulunan 4.Thutmosis’in savaş arabası kartal başlı, elinde hayat sembolü ve oraklı, kanatlı tanrı Horus’un düşmanlarını ayakları altında çiğneyen sfenkslerle süslüdür(3).

Mısır’da sfenks heykel olarak tasvirinin yanı sıra böcek şeklinde muskalar,duvar resimleri ve steller üzerinde de yer alır. Mısır’da sfenksler tanrısal varlıkları, gücü ve bilgiyi simgelerler. Tasvirlerinde genellikle uzanmış durumda, erkek başlı,kanatsız ve sakallıdır.

Sfenks Mısır etkisiyle Yakın Doğu’da da tanınmıştır ama oradaki anlamı belirsizdir. Suriye ve Fenike sfenksinin Mısır’dakinden en önemli farkı kanatlı olmasıdır. Başka bir yenilikte M.Ö.
15.yy’da ortaya çıkan dişi sfenkstir. Mühürlerde, fildişi ve metal eşyalar üzerinde, oturmuş ve pençesini kaldırmış olarak çoğu zaman bir aslan, bir grifon ya da başka bir sfenksle canlandırılmıştır(4).

M.Ö.13.yy’da Fenike’de Kral Ahiram lahti üzerinde kral tahtının yanında bir sfenks görülür. Sfenksler cennetin kapılarının muhafızlarıysa buradaki sfenkste kralın ruhunu cennete almak için durur. “Eski Suriye üsluplu mühürler üzerindeki sfenkslerin saçları ya kısa kesilmiş ya da Mısır örneklerini anımsatan bir örtü ile örtülmüştür. Bazı örneklerdeyse iki sfenks arasında bitkisel motifler ya da figürler bulunur. Suriye’de sfenksler karşılıklı iki figür olarak tasvir edilmiştir. Ana konunun yanında ikinci derecede önemli, bezeme amaçlı olarak yer alırlar”(5).

Sfenksler Suriye sanatında mühürler dışında fildişi eserler üzerinde de vardır. Fildişi bir kutu üzerinde karşılıklı duran, kanatlı sfenkslerin ortasında lotus bitkisi görülür. Megiddo’dan fildişi plakada iki tip sfenks tasvir edilmiştir. Yukarıda oturan sfenksin kanadı tektir ve yüzü profildendir, yüksek konik bir şapkaya sahiptir. Göğsünden bir aslan başı çıkar. Aşağıda ise yüzü cepheden görülen sfenksin hathor lülesi göğsüne iner. Saçı bantlıdır. Kuyruğu arka bacağın altından yukarıya kıvrılır ve oturan Mısır sfenksi tarzında gergindir. İki sfenks arasındaki bitki simetrik olmayan bir şekilde konumlandırılmıştır. Doldurma öğesi olmasından çok bir sembol olması muhtemeldir. Suriye’den fildişi bir mobilya parçası da sfenks şeklinde yapılmıştır. Başı üzerinde ve ayakları altında delikler vardır.Gözleri iri,burnu çıkıntılı, ağzı hafif gülümser bir şekilde oyulmuştur. Saçlarının kıvrımları ve pençeleri belirgindir. Oldukça hoş bir çalışmadır.

Sfenks Suriye’den Mezopotamya’ya da geçmiştir. Sümerlerde İştar tapınağında böyle kanatlı, insan başlı yaratıklar görülür. Erken Sülale Devrinde ve Yeni Babil sanatlarında tasvirlerine rastlanır. Mezopotamya’da mühürler,fildişi eserler ve kabartmalarda gösterilmiştir. Yeni Asur döneminden 2.Asurnasirpal’in (M.Ö. 883-859) Nimrud’daki sarayının kapısında yer alan sfenks aslan gövdesine, kartal kanatlarına ve sakallı, uzun saçlı ve şapkalı bir erkek başına sahiptir. Beş bacaklı bir yaratıktır. Önden iki bacaklı görülür. Profilden bakıldığında arka bacakları ve ortadaki beşinci bacak yürür pozisyondadır. “Gövdesinin arka kısmına doğru geniş bir bant ile bağlıdır ve düğümün püskülü geriye doğru sarkar”(6).

Yeni Asur döneminde Nimrud’da Asurahaiddin Sarayının bir oda girişinde öndeki çifti büyük, arkadaki ise küçük boyutlu insan başlı, çökmüş kanatlı aslan biçiminde sütun altlıkları vardır(7).

Buradaki sfenksler sakalsızdır. Arslantaş’tan fildişi bir eserde kutsal ağacın iki tarafında karşılıklı duran koçbaşlı,kanatlı sfenksler vücutlarının oyumu ve ön ayakları arasından sarkan giysileriyle ince bir işçilik örneği gösterir.Çift taç takmış sfenkslerin boyunları, tüyleri ve boynuzları ve kutsal ağacın çevresindeki şeritler altındır. Bu yaratıklar giysilerinden dolayı Korsaabat’ta bulunmuş kanatlı sfenkse benzer. Ancak Korsaabattaki sfenks insan başlıdır ve Mısır örneklerindeki gibi başlıklıdır. Samarra ve Nimrud’da fildişi eserler üzerinde de bu şekilde sarkan giysili sfenkslere rastlanır.

Anadolu’da sfenks ilk olarak Asur Ticaret kolonileri devrinde (M.Ö. 1950-1750) Asur ve Suriye’den ithal edilen silindir mühürleri,Anadolu’ya özgü damga mühürleri ve Kapadokya tabletleri üzerinde mühür baskılarında görülür. Kapadokya mühür baskılarından birinde aynı silindir mühürün iki baskısı vardır. Bu baskılarda pençeleri yumruk yumruğa tüylü bir bitki sapı tutan karşılıklı iki sfenks yer alır. Soldaki sfenks sakalsızdır ve şişkin göğsü vardır.Sağdaki sakallıdır ve tek kanadı görülür. Her iki sfenksin kıvrımlı kuyrukları yukarıya doğrudur. Sfenkslerin aralarında aslan ve üzerinde kuş bulunur. Ana konu olan sfenkslerin cinsiyetleri belirsizdir. Bu dönemde Anadolu’da mühür kesicileri tarafından Suriye motifi yorumlanmıştır. “Suriye’den ithal edilmiş mühürler üzerinde sfenksler genellikle iki ana pozda yürürken ya da otururken gösterilmiştir. Aslanın sırtına basan şahlanmış sfenks pozu ilginçtir. Bu örneğin en yakın benzeri Ras Sarma- Ugarit kazılarında bulunan ve M.Ö 1400 yıllarına tarihlenen bir fildişi plakadır”(8).

Yerli stilde oyulmuş mühürlerden birinin üzerindeki sfenks sakallı ve kanatsız oluşuyla mısır prototipinin özelliklerini korur. Oturan kanatsız sfenksler Anadolu’da ilk koloni devrinin ikinci safhasında görülürler. Acemhöyük Sarayının fildişi sfenksleri sakalsızdır,dikey ve geriye doğru kalkık kuyrukludur. Geç Hitit heykeline yakın bir stilde yapılmışlardır. Saç Mısır örneklerindeki gibi göğse düşen Hathor kıvrımlıdır. Yeni Hitit devleti(M.Ö. 1400-1200) döneminde Boğazköy’de bulunan fildişi plakanın ortasında sakalsız bir sfenks figürü bulunur. “Başında bir şapka vardır ve saç kıvrımları Hathor lülesi gibi göğüs üzerine sarkar. Diğer kıvrım yan tarafa doğru Hitit saç örgüsü gibi, sallanır. Sfenksin kanatları ayrı olarak doğal olmayan bir tarzda açıktır. Aynı plakanın kenarındaki sfenksin kanadı tek gibi gösterilmiştir”(9).

Hitit devletinin başkenti Boğazköy’ün sur girişlerinden güneydeki Yerkapı’da kapı geçitlerini koruyan dört sfenks yontusu bulunur. Doğu sfenksi Berlin, Batı sfenksi İstanbul müzesindedir. Diğer ikisi ise restore edilerek bulundukları kapı girişlerine konmuştur. Dişi sfenks kapıların taştan pervazları içinden iç boyutlu yontu olarak şekillendirilmiştir. Sfenkslerde baş gövdeye egemen bütün yüksekliğin üçte birinden fazlasını kaplar. Gövdeleri dışarıya taşkındır ve detaydan arınmıştır. Kuyrukları yukarı doğrudur ve uçları spiral biçiminde sona erer(10).

Yerkapı sfenksleri 2.binde Anadolu’da benzerleri içinde en önemlilerindendir. Son yıllarda Boğazköy’de yapılan kazılarda bulunan sfenksler tanrısal boynuzlu başlığa sahiptir. İşleniş biçimleri Yerkapı ve Alacahöyük sfenkslerinden farklıdır. Yüzlerinin tasviri,Hitit tanrılarının konik başlığı ile bu sfenksler Anadolu Hitit sanatı özellikleri gösterir. “Geç Hitit devleti (1200-700) döneminde 8.yy’dan Zincirli’de İçkale’de Hilani 3’den sfenksli sütun kaideleri Arami sanatının özgün çizgilerini taşır. Sfenkslerin başları ve gövdenin ön kısmı, ön bacakların arkasına kadar heykel gibi üç boyutludur.saçları, kulağın önündeki helezon bukleleriyle Arami saç stilinin aynıdır. Ancak yele tüylerinin ve kanatlarının pul pul işlenişi, iki bacak arasındaki kuyruğun püskül biçimli ucu Asur özellikleri gösterir”(11).

Sakçagözü’nde de 8.yy’dan bazalttan çift sfenksli sütun kaidesi bulunur.Saçları ve tüyleri ayrıntılı bir şekilde yontulmuş bu ikiz sfenksler ilginç bir örnektir. Geç Hitit şehirlerinden biri olan Karatepe’de kalenin kapı aslanlarının arkasında yer alan sfenkslerin başları bedenlerine oranla çok daha iri ve heykel gibi üç boyutlu bir görünüme sahiptir. Bedenleri ise yüksek kabartmadır. Sfenkslerin iri başları, küskün yüzleri, beyaz taş üzerine kakma gözleri ürkütücüdür. Ön kısımlarında yer alan önlük benzeri giysi ve omuzluklar Fenike-Suriye sfenkslerinde görülen bir özelliktir. Bu dönemden ilginç bir diğer örnek Kargamış’tadır. 9.yy’a ait bazalt kabartmalarda insan ve aslan başlı sfenks tasvirleri vardır. İnsan başlı sfenksin göğsünden ağzı açık bir aslan başı çıkar. İnsan başlı sfenksin başında koniye benzer,üzeri yuvarlak olarak biten bir şapka bulunur. Saçı örgülü ve içe doğru kıvrımlıdır.kanadın tüyleri yatay çizgilerle gösterilmiştir. Aslan gövdesi yürür pozisyondadır. Kuyruğu yukarıya kalkık ve dışa dönüktür.

Pers Sanatında da grifon gibi sfenkste kabartma olarak, silindir mühürlerde ve küçük eserlerde tasvir edilmiştir. Persopolis sarayındaki kanatlı sfenkslerde Asur etkileri belirgindir. Bir kabartmada karşılıklı iki sfenksin üzerinde Pers dini Zerdüştte tanrıların tanrısı olan Ahuramazda’nın kanatlı diski yer alır. Sfenksler kanatlıi sakallı ve şapkalıdır. Kanatları içeriye, başları ise yukarıya dönüktür. Anadolu’da Pers satraplığı olan Lidya’nın başkenti Sardes’ten bir mühür üzerinde Lidya yazısı ve iki kral sfenks görülür. Karşılıklı duran sfenksler taçlı ve sakallıdır. Oturur vaziyettedirler ve ön ayaklarından biri yukarıya kalkıktır. Sardes’ten bir elbise parçası üzerinde altın plakada oturan Pers sfenksleri mühür üzerindeki örneğe benzerler. Sfenkslerin başı üzerinde kanatlı disk vardır.

Sfenks Girit’te Zakro mühürleri, minyatür fresklerde ve figürlü dokuma kumaşları üzerinde yer alır. Grifon gibi Suriye’den geldiği ileri sürülmüştür. Girit sfrenksi bazı orijinal özellikler gösterir. Çoğu kez önden tasvir edilir, kelebek gibi kanatları açıktır. Girit sfenksinin saç düzenlemesi farklıdır ve başında taç vardır. Grifon kadar sık kullanılmamıştır. Daha çok dini konuların tasvirinde rastlanır. Miken’de sfenks ilk kez M.Ö. 16.yy’ın ikinci yarısında kuyu mezarlarından çıkarılan eşyalar üzerinde görülür. Bir fildişi kabartma üzerinde karşı karşıya duran iki sfenks Aslanlı kapı üzerindeki kabartmayı hatırlatır. Attika’dan bir örnekte sfenks yatar durumdadır ve kanatları iki yana açıktır. Saçı göğsüne iner ve başında şapka vardır. Enkomi’den bir Miken vazosunda karşılıklı duran iki sfenksin ortasında bir bitki bulunur. Kanatları sivridir. Baş,göğüs ve kanatların biçimi tipik Miken tarzındadır. Miken sfenksi Asur ve Fenike sfenksleri gibi her zaman kalkık kanatlıdır. Kadın yüzüne sahip olmasına rağmen göğsü kadınsı değildir. Miken sfenksi bezeme amaçlıdır.

mardukla randevu

Babil, Sümer, Akat ve İbrani dillerinde uzman olan ünlü araştırmacı ve yazar Zecharia Sitchin ’in belgelere dayanarak açıkladığı ve yeni bakış açısı sağlayan teorilerini içeren Dünya Tarihçesi adlı dizi kitapları, sıra dışı düşünen ve yeniliklere açık beyinlerin en çok aradığı kitaplar arasında yer alıyor. Araştırmacı, gazeteci ve yazar olan Burak Eldem ’in “2012 Marduk’la Randevu adlı kitabı da konuyla ilgilenenler için tam bir araştırma ve inceleme kitabı. Metne konsantre olduktan sonra her ikisini de elinizden bırakamayacağınızdan emin olabilirsiniz.

Dünyanın Gizli Tarihi

Bu kitapları okurken, MÖ binlerce yıl öteye uzanan tarihsel bilgi hazinesi, dünyanın gerçek tarihini merak eden okuyucuların gözlerini kamaştırabilir. Kadim bilgiler bize, kıtaların batması nedeniyle Anavatan Mu’dan ve Atlantis’ten göçler yoluyla oluşan kolonilerden söz ediyor. Bu göçler yoluyla aktarılan bilgiler, Mezopotamya, Mısır ve Hint uygarlıklarının köklerini oluşturarak, farklı gözüken ama ortak mitolojilere sahip kültürlerin dünyanın her yanına, Sümer, Babil, Akat, Aztek ve İnka’lara kadar yayılmasını sağladı.

Mitlerin Ortak Özellikleri


Tüm gezegeni çepeçevre sarmış olan kültürlerin,mitlerin,efsanelerin kökenindeki ortak özellikler, insan, evren ve astronomiyle ilgili derin ve gerçek bilgileri yansıtıyorlar. Gerçeğe gözümüzü kapamamakta çok yarar var diyoruz. Bu ortak bilgiler günümüz bilim adamlarının da çok dikkatini çekiyor.Ve aynı zamanda Dünyanın Gizli Tarihinde, yazıtlarda, kalıntılarda, mitlerde, efsanelerde ortaya çıkan veriler, bilimin tüm yeni buluşlarını teyit edebiliyor. İnsanoğlunun yazılı ve sözlü tarihinde, mitolojilerinde, destanlarında, halk masallarında, kadim uygarlıkların yaratılış efsaneleri benzer mitlerle anlatılıyor, ortak argümanlar kullanılıyor.

Yaratılış efsanelerinin hemen hemen hepsi göklerden gelenlerden,göklerin hükümdarlarından söz eder.Sembolik, çocuksu ya da halk tarafından uydurulmuş öyküler diye düşündüğümüz bu efsaneler, destanlar; günümüzde belgelere,astronomik bilgilere dayanarak sağlam bilimsel delillerle 21. YY insanının karşısına yeniden çıkıyor. Bu kez, ciddi araştırma kitaplarını incelemeyi göz ardı etmezsek, dünya tarihi araştırmalarını ciddiye alarak, kendimizle, gezegenle ve evrenle ilgili bazı temel bilgilerimizi yenileme fırsatı bulabiliriz.Önümüzdeki günler oldukça karmaşık ve kaotik değişkenleri bir arada karşımıza çıkaracak olan günler…Şimdiden bilinci yeniliklere hazırlamak,herkes için çok faydalı çünkü değişim kaçınılmaz gözüküyor. Kadim uygarlıkların güneş sistemimiz hakkındaki günümüz bilimine yakın hatta bazen günümüz bilimini aşan verileri, bu verileri nasıl, kimlerden, hangi yollarla edindikleri hepimizin zihnini oldukça meşgul edeceğe benziyor..

Güneş Sisteminin Son Sınırı Pluto Olabilir mi?

Günümüz astronomi bilimi son sınır olarak Pluto 'yu kabul etmiyor.Ve araştırmalara göre modern astronomların 1930’ lu yıllardan beri peşini bırakmadıkları, ancak yerini henüz saptayamadıkları, adına ‘Gezegen X’ kod adını verdikleri dev bir gök cismi, kuyruklu yıldızlara benzeyen eliptik yörüngesiyle her 3661 yılda bir dünyamızın yakınından geçiyor.

NİBURU-MARDUK

Sümer yazıtlarında bu gezegene ‘Geçiş Gezegeni’ anlamına gelen ‘Niburu’ Babil astronomlarıysa güçlü tanrıları ‘Marduk’ adını verdi. Mısır belgelerinde adı ‘Milyonlarca Yılın Gezegeni’. Son yörünge geçişini, İ.Ö. 1649 yılında yapan gök cismi, Thera yanardağının patlamasını da içeren bir dizi doğal afete neden olmuş, “Mısır’dan Çıkış” mitlerine esin kaynağı oluşturmuş; Yakındoğu başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde siyasi ve sosyal dengeleri altüst etmiş.

Maya kozmolojisine göre içinde bulunduğumuz çağın, yani ‘Beşinci Güneş’in bitiş tarihi olan 2012 yılının baş kahramanı yine bu gizemli gök cismi. Mayaların takvimine göre tarih kesin.Binlerce yıl önce Meksika da Mısır piramitlerine benzeyen dev anıtlar inşa edebilen Maya kavmi bu takvimi neye göre, nasıl bir bilgiyle hazırladı tam bilinemiyor.Sadece Mayalar değil, aynı tarihlerde Sümer, Akat ve Babil’liler de aynı dev gezegen ya da gök cisminden sembolik olarak söz ediyor.


Sitchin ’e göre, bu gök cismi, güneş çevresindeki turunu 3600 yılda bir tamamlıyor. Turunu tamamlayıp Mars ile Jüpiter arasından güneşe yaklaştığı zaman, parlak kırmızı rengiyle,dünyadan görülebilecek. 30 yıl boyunca Mısır ve Mezopotamya’da bulunan kil tabletleri, papirüsleri araştıran yazar; eski Mezopotamya’da sayı sisteminin 60’lı taban üzerine oturduğunu tespit etmiş. Daire de 360 derecelik bir açıya sahip bildiğiniz gibi ve Akat dilindeki “Tanrı Kral” anlamına gelen“Şar” sembolü de,“3600” yıl anlamına geliyor.Sitchin, eski uygarlıkların tümünün Nibiru’yu bildiğini ve saydığını söylüyor. Yakındoğu’da her uygarlıkta rastlanan “Kanatlı Disk” amblemi aslında bu gök cismine ya da dev gezegene duyulan saygının bir yansıması.

Burak Eldem kitabında, Marduk adlı gezegenin 2012’de yeniden dünyanın yakınından geçeceğini iddia ediyor. Sitchin ’den yola çıkıyor ama yörüngenin 3600 değil, 3661 yıl sürdüğünü belirtiyor. Ona göre Maya Takvimi’ndeki beşinci ve son “dünya çağı” 2012 yılında sona eriyor. Son ziyarette dünyada doğal afetler pek çok uygarlığı yıkmış ve yenilerinin kurulmasına yol açmış. Burak Eldem kitabında bu felaketi şöyle anlatıyor:

“Ege’de Santorini adası’ndaki yanardağ patladı, patlamanın şiddetiyle oluşan tsunamiler birçok kıyı kentini sel altında bıraktı. İzleyen yıllarda Nil Deltası’nın doğusundan büyük bir göç görüldü. Babil de bu kargaşadan nasibini almış, aynı yıllarda kuzeyden gelen topluluklar tarafından işgal edilmişti. Yaşanan büyük afetin belleklerden silinmeyen izleriyle ‘Mısır’ dan çıkış destanı olan Eхodus kaleme alındı. Yani Marduk, göreceli olsa da Tevrat’ta da geçiyor.”

Eldem ’e göre Marduk’un dünyaya ikinci kez yaklaşacağı 2012’de insanlık, 3600 yıl önceki tablo ile karşılaşacak. Bu nedenle da bazı ülkeler stratejiyi yeniden düzenlemek için ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirme peşindeler. Peki bu hazırlık diyelim ki ulusların hazırlığı, bu noktada birey olarak biz ne tür bir hazırlık içinde olmalıyız diye sormak gerekmiyor mu? Dağlık bölgelere yerleşmek yeterli bir tedbir ya da hazırlık sayılabilir mi?
 

Şaman

Kayıtlı Üye
Katılım
4 Haz 2008
Mesajlar
376
Tepkime puanı
21
benim aldığım bilgiye göre altıncı çakrasında ışık olanlar kurtulacak ama gerisi ise burda kalmaya mahkum bırakılacak
 

MaHaRa

Kayıtlı Üye
Katılım
16 Eki 2008
Mesajlar
87
Tepkime puanı
6
Selamlar;

Çok uzun bir yazı olduğu için
tamamini okuyamadim.
Okuduktan sonra fikrimi beyan ederim
inşa_Allah (c.c) Ayrıca mayalı araştırmacılarında
konuya ilişkin görüşleri olduğunu okumuştum.
Neyse, yazıyı tam okuduktan sonra yazarim.

Şaman kardeşim, sizin 6.çakra ile ilgili aldiğınız
bilginin kaynağı nedir acaba?

Baki Selamlar
 

goşa

Kayıtlı Üye
Katılım
19 Ocak 2009
Mesajlar
45
Tepkime puanı
8
benim aldığım bilgiye göre altıncı çakrasında ışık olanlar kurtulacak ama gerisi ise burda kalmaya mahkum bırakılacak

Evet bende '6.çakra (lacivert renkli çakra) sı açık olanlara dünya çapındaki harpten ve mars gezegeninin ayı olan phobos,7 parça halinde dünyaya çarparken zarar gelmeyecek.' şeklinde bir not almışım defterime yanlız kaynağını yazmamışım.
 
Üst