İnsanlık tarihine baktığımız zaman, en eski arkeolojik buluntulardan tutun da, ilk yazılı kaynaklara kadar insan zihnini en çok meşgul eden üç objeyle karşılaşırız: Tanrı, kâinât ve insanın kimliği… Tanrı ve kainat olgusunun insan zihnindeki serüveni konumuz dışında olduğu için, bunun üzerinde durmayacağım.Vaktimizin darlığı nedeniyle, direkt konuya geçmek istiyorum.
Biraz önce de ifade ettiğim gibi, insanın kimliği, daha açık bir ifadeyle, “ben kimim?” sorusu, insan zihnini tarih boyunca meşgul etmiş bir konudur. Bilimsel araştırmalar sonucunda hakim kanaat şöyle olmuştur: Birey veya toplum, kendini nasıl algılıyorsa, nasıl hissediyor ve nasıl ifade ediyorsa, bu onun kimliğinin çekirdeğini oluşturur. Kimlik sorunu, özellikle ulus devletlerin ve milliyetçiliğin öne çıktığı son yüzyılda kazandığı ivmeyi, Globalizmle birlikte evrensel hukuk anlayışı ve insan haklarının daha da önemsenmesiyle, günümüzün en önemli uluslararası sorunu olmuştur.
Hiç şüphesiz kimlik, sosyal, siyasal, ve tarihsel gelişimi olan bir olgudur. İnsanlık tarihinde her toplum kendi kimliğini tanımlarken, öncelikle üzerinde yaşadığı coğrafyayı ve onun siyasi kültürel zeminini, ikinci olarak da ilişki içinde oldukları coğrafyanın siyasi-kültürel farklılıklara sahip topluluklarıyla nasıl bir etkileşim içinde olduklarını göz önüne alarak, kendini tanımlar. Son iki yüzyılda toplumların kimliklerini ifade etmede dayandıkları öğelerin başında din ve etnisite gelmektedir.
Ana hatlarıyla verdiğimiz bu girişten sonra, esas konumuz olan Süryaniler’in etnik ve dinsel kimliklerine bakalım. Öncelikle bu ikisini ayrı ayrı analiz edelim, sonra da birlikte değerlendirmeye çalışalım. Bugün Ortadoğu tabir ettiğimiz eski dünyanın en kadim sakinlerinden olan Süryaniler’in etnik kimliklerini literatüre bakarak tespit etmek pek de sağlıklı olmayacaktır, kanaatindeyim. Bu kanaatimizi belirtmeden önce, klasik kaynaklarda bu konuda yer alan bilgileri hatırlatalım. Öncelikle de Süryani tabirini ele alalım. Başta Mor Dionyesius Yakub b. Suleybi, Mor Mihoyel Rabo ve yazarı bilinmeyen Anonim Süryani Vakayinamesi’nin müellifine göre , bu tabir bir kralın ismi olan Suros’tan, bazı iddialara göre Lübnan’ın Sur şehrinden, bazılarınca Yunanlılar’ın bölgeye hakim olan Asurlular’ın ülkesi anlamında bu coğrafyaya verdikleri Surya’dan gelmektedir
Süryani kelimesi nereden gelirse gelsin, çok önemli değildir. Süryani kronikleri bu kelimenin, Aramiler’den bir kısmının Miladi I.yüzyılda Hıristiyanlığı kabul ettiğini, Hıristiyanlığı kabul eden bu Aramiler’in, kendilerini paganist ırkdaşlarından ayırt etmek için Süryoye lakabını kullanmaya başladıklarını kaydederler. Miladî V. yüzyıla kadar Doğu’da Hıristiyanlık ile eş anlamlı kullanılan kelime, 451 Kadıköy Konsili’nden sonra, hem İsa-Mesih’te tek tabiat olduğuna inanan bir kristolojik görüşü, hem de Bizans İmparatorluğunun resmî kilisesince Doğu Hıristiyanlığının uğradığı kitle katliamlarının
doğurduğu öfkeden dolayı, milli öğeler de taşımaya başlamıştır. Bu öfkenin taşıdığı milli öğelerden dolayı, Doğu Kiliselerinden Grekçe kovulmuş ve Kitab-ı Mukaddes, bu coğrafyanın kadim dili olan Süryanca’ya çevrilmiştir.
V. yüzyıldan itibaren Süryani tabiri, çeşitli etnisiteye mensup olsalar da, İsa-Mesih’te tek tabiatın olduğuna inanan Hıristiyanları, yani bir mezhebi ifade ediyordu. Hatta kendileriyle aynı etnik kökene sahip olan ancak İsa-Mesih’te iki tabiatın olduğuna inanan dindaşlarını Nasturî olarak tanımladılar. Yani Süryani kelimesi Batılıların kullandığı Monofizit kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. 1782 yılına gelindiğinde bir patrik seçimindeki ihtilaf neticesinde Mihael Carve’nin liderliğindeki bir grup Roma Katolik Kilisesi’ne bağlanınca, geleneksel Antakya Kilisesi’ne mensup Süryaniler, bu Katolik Süryanilerden de kendilerini ayırmak için, Süryani Kadim ismini kullanmaya başlamışlardır. Bu tabir bugün de bir mezhebi, yani İsa-Mesih’te tek tabiatın varlığına inanan Antakya Süryani Kilisesi mensuplarını ifade etmektedir.
Süryani tabiri ile ilgili yaptığımız bu izahattan sonra, şimdi de gelelim, Süryanilerin etnik kimliğine: Bu konuda da maalesef tabir-i caiz ise, sapla-saman karışmış vaziyettedir. İleri sürülen tezlerin hiçbirisi bilimsel bir temele dayanmamaktadır. Politik ve ideolojik kaygı ve düşüncelerin beslediği bu tezler, maalesef aynı zamanda Süryaniler arasında da çatışmalara sebep olmaktadır. Hiçbir bilimsel kıymeti haiz olamayan bu tezleri tek tek burada ele alarak üzerinde durmayı, zaman kaybı olarak telakki ederim. Ancak bunları çok kısa olarak iki ana başlık altında, bir iki cümle ile ifade ettikten sonra, yirmi beş yıllık bilimsel araştırmalarım neticesinde vardığım kanaati sizlere aktaracağım.

1- Tarihî Geleneksel Görüş:

a-) Aramîler’e dayandırılan görüş;

Buna göre Süryaniler, etnik köken olarak Aramî’dirler. Tarihi-geleneksel çizgi içinde, Süryani müellifler ve Kilise, bu görüştedir. Yakın dönemlerde, bu görüş, muhafazakâr görüş olarak da dillendirilmektedir.

b-) Bölge Halkları Mozayiğine Dayandırılan Görüş;

Buna Göre, Süryaniler baskın olarak etnik açıdan Aramîler’e dayandırılmakla beraber, bölge halklarından oluşan bir mozayiği de ifade etmektedir. Aslında, Aramîler’e dayandırılan görüşün temsilcileri de bunu kabul etmektedirler. Yani bu iki görüş, aynıdır da denilebilir.

2- Politik ve İdeolojik Kaygılarla Beslenen Görüş:

Politik ve ideolojik kaygılarla beslenen görüşler, 1960’tan sonra, özellikle Süryaniler’in Avrupa’ya göçleri ile ortaya çıkmış görüşlerdir. Bunların bir kısmı bizzat Batılı siyasal stratejistler tarafından ortaya atılmış; hiçbir bilimsel temele dayanmamasına rağmen, ısrarla bıkmadan-usanmadan işlenmiş görüşlerdir. Bunların çıkış noktası ve ilk savunucuları Süryaniler değildir. Ancak daha sonra, Avrupa’daki yeni kuşak Süryani gençleri arasında taraftar bulmuşlardır. Bunları üç talî başlık altında toplayabiliriz.
a-) Asurîlere Dayandırılan Görüş;

Özellikle Avrupa’da doğan, büyüyen ve eğitim alan genç Süryani kuşağı arasında taraftar bulan bir görüştür ki, muhafazakar görüş olarak da nitelendirilen geleneksek kilise görüşüyle, yani Aramî kökene dayandırılan görüşle çatışma halindedir. Bu çatışma kilisede bir bölünme meydana getirmemişse de, Süryani toplumuna en fazla rahatsızlık veren bir oluşuma zemin teşkil etmektedir. Bu görüşün arkasında batılı stratejistler vardır. Son yirmi yılda Süryaniler’e ait yazılı medyada bu konu ile ilgili olarak yazılan yazılarda, özetle şu düşünce işlenmektedir: Din, devletsiz olmaz. Ortadoğu’nu en eski sakinlerinden olan Süryaniler, çok eski ve köklü bir medeniyetin temsilcileridir. Dünyada sayıları yüz binlerle ifade edilen halklar da artık devlet kuruyorlar. Süryaniler, tarih içerisinde mezhep anlayışlarından dolayı bölünmüşlerdir: Süryanî, Keldanî, Nasturî, Asurî vs. eğer bu mezhep farklarını bir taraf bırakır, etnik kimlik olarak Ortadoğu’da tarihi zemini tartışılamayan Asurîler üzerinde ittifak ederseniz, Ortadoğu’da bir devlet için hatırı sayılır bir nüfusa erişirsiniz….Bu düşünce ile işlenen, Asurî kökenden gelme görüşü, genç ve idealist Süryanilere sadece heyecan vermemekte aynı zamanda onlara siyasal bir bilinç de kazandırmaktadır.

b-) Orta Asya Halklarına Dayandırılan Görüş;

Bu görüşü ileri sürenler, Aramî kökenden hareket etmektedirler ve Aramîleri Orta Asya halklarından saymaktadırlar. Yani, zımnen de olsa Süryanileri Turanî ırklara dayandırmayı hedeflemektedirler. Süryaniler arasında taraftar bulmayan bu görüş, bilimsel verilerden çok, Türkiye’nin iç politik gelişmelerinden beslenmektedir.

c-) Kürtlerle İlişkilendirilen Görüş;

1985’den sonra cılız da olsa dillendirilen bu görüşe göre, tüm Mezopotamya halkları bir mozaiktir. Ortak kültüre, ortak kadere, ortak dünya görüşüne sahip halkların birlikteliği kaçınılmazdır. Bu görüş, Süryaniler arasında taraftar da bulmamıştır. PKK’nın özellikle Avrupa kamuoyunda Hıristiyan bir unsurla daha çok destek bulurum düşüncesinin ürünüdür. Bunun arkasında da bazı Batılı stratejist ve bilim adamları bulunmaktadır.

Ana hatlarıyla verdiğimiz bu görüşler için kanaatimiz şudur: Bunlar politik ve ideolojik düşünce ve stratejilerden beslenen görüşlerdir ve bilimsel açıdan hiçbir kıymet-i harbiyeleri yoktur. Bu konuda bizi hayrete düşüren nokta ise, Süryaniler üzerinde akademik çalışma yapmaya çalışanların (bu sahada çalışmaların yok denecek kadar az olmalarından gerek), temel kaynaklara dişleri batmayınca, bu tür amatör çalışmaları, bilimsel çalışmalarında kullanmaları ve bunlara itibar etmeleridir.
Bu konuda sonuç olarak Süryanilerin etnik kimlikleri için şunları söyleyebiliriz: Ortadoğu halklarının sakinlerinden olan Aramiler, ister kuzeyden, ister güneyden nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, yaygın şekilde kuzey Mezopotamya’da ikamet ediyorlardı.
Bölge üzerindeki çalışmalarımızda, Aramilerin Hıristiyanlığı kabul etmeden önce, bu bölgenin sakinleri oldukları hususunda sadece Urfa ve Tur-Abdin civarında yüzellinin üzerinde kitabe, mozaik, rölyef, mezar taşı v.b. kültürel kalıntılar bulduk. Bunları okuduk ve bölgenin tarihini yazarken kullandık. İki ciltlik bu çalışmamız şu anda baskı aşamasındadır. Bu kitabelerden bölgenin adının da Beyt Aramoyo(Aramilerin Ülkesi) olduğunu kesin olarak tesbit ettik.

Miladi I.yüzyıl ile II. yüzyıldan kalma bu kitabeler ve taş yazıtlardaki yazı ve dil, bugün de Süryaniler tarafından kullanılan yazı ve dildir. Bölgede bulunan iki bin yıllık kültürel kalıntılar, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar nettir. Yazı ve kültürel kalıntılar açısından, Süryanilerle Asurlular arasında bilimsel bir bağ bugüne kadar kurulamamıştır. Ancak, şunu da söyleyeyim ki, Arami köken etnik yapının merkezini teşkil etmekle beraber, Süryani toplumu bölge halklarının her tonunu da az-çok içinde barındırmaktadır.

Bu konuya burada son verelim ve şimdi de Süryanilerin dinsel kimliklerine bakalım: Tarihi kaynaklar İsa-Mesih’in Aramca’nın bir diyaleği olan Süryanca konuştuğunu ve İncil’i bu dille vaaz ettiğini kaydederler. Bu açıdan Süryaniler İsa-Mesih’in dilini konuşmak ve o dille ibadetlerini yapmak açısından haklı bir gurur taşırlar. Başta Eusebius olmak üzere tarihi kayıtlar Süryanilerin, İsa-Mesih’in dünyadan ayrılışından hemen sonra 72’lerden olan Aday vasıtasıyla Urfa’da Hıristiyanlıkla tanıştıklarını kaydederler. Aday Şliho’ya atfedilen Melfoniso dı-Aday Şliho adlı menkıbevi eserde Urfa Kralı Abgar Ukomo’nun Hıristiyanlığı nasıl kabul ettiğini ve çevresini de yeni dini kabul etmede nasıl teşvik ettiğini, Aday ve yardımcısı Agay’ın bölgede nasıl misyon faaliyetlerinde bulunduklarını efsanevi anektodlarla nakleder .

Urfa Kilisesi’nin Antakya’nın da ruhani ağırlığını arkasına alarak metropolitlik merkezi oluşu, misyon faaliyetlerinde kendisine yeni bir güç kazandırdı. Bu misyon faaliyetleri neticesinde Urfa’nın güneyine düşen Aşağı Mezopotamya’ya ve doğusundaki İran toprakların (Babylonia) da Hıristiyanlık hızlı bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Özellikle bu bölgelerde Aramca’nın çeşitli diyalektlerinin konuşulmuş olması, buralarda Hıristiyanlığın çabuk yayılmasını sağlamıştır. Bu konuda bize fikir verecek tek Süryani vakayinamesi Haybat (Erbil)’lı tarihçi Mışiho Zohe’nin eseridir. Bu vakayiname, Adiabene Kilisesi’ni VI.yüzyıla kadar yöneten ruhanilerin hayat hikayelerinden müteşekkildir. Mışiho Zohe’ye göre bölgeye (iki Zap Nehri arası) Hıristiyanlığı getiren Aday’dır. Aday burada bir çok kişiyi yeni dine

Bu kısa özetten sonra, Süryanilerin dinsel kimliği üzerinde şu değerlendirmeyi yapabiliriz: İsa-Mesih’in konuştuğu ve İncil’i vaaz ettiği dili, halen kiliselerinde ve dini eğitimlerinde kullanmakta olanlar Süryaniler’dir. Yine onlar, 325’deki İznik Konsili’nde tespit edilen “Üç Ekümenik Patrikhane” den biri olan Antakya Kilisesi’nin mensuplarıdır. Süryaniler, Pavlos’un şekillendirdiği Hıristiyan teolojisine sadık, I. ve II. Efes konsillerinin itikadî ve idari kararlarına bağlı kalmışlardır
. Buna mukabil Kadıköy Konsili’nin almış olduğu idari ve itikadî kararları reddetmektedirler. İtikatlarının merkezini; “İsa-Mesih’te tek tabiat” ilkesi teşkil etmektedir. Bu noktada Ermeni, Kıptî ve Habeş kiliseleriyle mutabık olmakta, ancak Katolik Roma ile başta Fener Patrikhanesi olmak üzere diğer Ortodoks Kiliselerden ayrılmaktadırlar.

Roma ve Bizans devlet kiliselerinin İtikadî anlayışlarını objektif olarak yansıtan tüm bilim adamlarınca sübjektif olarak kabul edilen eserlerde, maalesef Süryani Kilisesi, 451 Kadıköy Konsili’nden itibaren heretik düşünceler taşıyan sapkın bir mezhep olarak Ana Ortodoks Kilise’den ayrıldığı tezi işlenir ki, bu kiliseler arasındaki yetki çekişmelerinden kaynaklanan bir düşüncedir ve hilaf-ı hakikattir. Eğer, Ortodoks çizgi olarak Ekümenik İznik ve I. ve II. Efes konsillerinin itikadî kararları esas alınıyorsa, bu çizgiden sapan Antakya Süryani Kilisesi değil, Ekümenik statü elde etmek için, bugün de olduğu gibi o gün de çok çırpınan, Fener Rum Patrikhanesi’dir.
Süryanilerin dinsel kimliğini netice olarak şu şekilde formüle edebiliriz: Onlar, Pavlos’un şekillendirdiği itikadî çizgide, Ekümenik Antakya Patrikhanesi’ne mensup, bugün de tarihi Antakya Patrikhanesi’ni temsil eden, Hıristiyanlığın en kadim Ortodoks mensuplarıdırlar. Batılılar tarafından kendilerine yakıştırılan Monofizitve Ana Kilise’den ayrılmış heretik, sapkın bir kilise cemaati oldukları iddialarının bilimsel hiçbir temeli yoktur. Bu iddiaların temelinde kiliseler arasındaki siyasî çekişmeler vardır. Süryanilik bugün de dünyanın dört bir tarafında yaşamakta ve çeşitli ırklara mensup milyonlarca insanın bağlı bulunduğu mezhebî bir anlayışı ifade etmektedir.


Prof. Dr. Mehmet ÇELİK


[1] Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi(çev. E. Sever), İstanbul 2002, 67.

[2] Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi I, s. 82 v.d.

[3] Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi I, s. 164 v.d.


[/COLOR]

.


[/FONT][/COLOR][/FONT][/COLOR]