PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : A Dan Z Ye Efsanevi Yaratıklar



ChiReiki
02.01.2012, 21:16
Albız, Albis, Almış

Yakut mitolojisinde, kötülükleri simgelediklerine inanılan ve korunmak için kendilerine kurbanlar sunulan, kötü ruhlara verilen ad. Abası; Orta ve Batı Türklerinde Albastı, Alkarısı; Osmanlı metinlerinde Albız; Uranha-Tuba Türklerinde Albis; Altay Türklerinde Almış ismini alan karakteristik bir Türk motifi olan karşımıza çıkar.
Abra (Abura)

Abra, Altay şamanlığında, yeraltındaki büyük denizde (Tengiz) yaşadığına inanılan, Erlik hizmetlisi, timsah biçimli efsane yaratığı. Abura diye bir söylenişi de vardır. Yeşil bir kumaştan yapılmış ve örgülerle süslenmiş Abra'nın tasviri, şamanın giysisine asılır. Abra'nın başı puhu tüyleri (ülberk) ile süslenir. Gözü, parlak bakır düğmelerden, ayakları da genellikle kırmızı kumaşlardan seçilmiş yamalardan yapılır. Bunlara, örülmüş dokuz püskül eklenir.

Ölüm Meleği

Yeraltı tanrısı Erklik'in, insanların canını alması için yeryüzüne gönderdiği ve onun elçisi olduğuna inanılan kötü rûh, "Ölüm Meleği" Bu inanç, Türkler'in başka dinlerin etkisinde kalmalarıyla oluşmuştur.

Altaylılar'a göre ölü bir evden çıktıktan sonra "Aldacı" denilen kötü rûhlar, evde kalır. Bunun için o evden 7 gün dışarıya eşya verilmez ve içeriye de alınmaz. Ev, 7 gün sonra temizlenir ve ancak ondan sonra o eve girilip yemek yapılır.
Al Karısı Hakkında Anlatılan Hikayeler

AL KARISI - I

Al karısı, lohusa kadınlara gider ve onların ciğerlerini çekermiş. Lohusa kadının yanında kimse olmadığı zamanlarda da evin bir yerinden çıkıp gelirmiş. Hele hastanın yeri karanlık oldu muydu, o muhakkak gelir ve kadının göğsüne oturarak elini kadının boğazına sokar, ciğerini koparır gidermiş. Bu esnada kadın, bir türlü kıpırdayamaz ve sesini çıkaramazmış. Çok ağır ve korkunçmuş. Yok eğer kadın, cesur çıkarsada Al Karısının mücevher dolu olan beresini eline geçirirse, o artık kaçıp gidemezmiş. Erkek sesi, öksürüğü bile, Al Kansı'nı korkutmaya yetermiş. Ocak olan ailelere gitmediği gibi, o aileden birisine ait bir giyecek eşyası loğusa kadının yanında bulundurulursa yahut giydirilirse, oraya da gitmezmiş. Elazığ'da Al Karısı ile ilgili anlatılan hikâyelerden birini derleyicisinin kaleminden kitabımıza aldık.
Ninemin annesinin dayısı İsmail Hoca, bir bahar gecesi kırda tarla suluyormuş. Hava soğuk olduğu için üşümüş. Etrafına bakınca da ötelerde bir yerde yanan bir ateş kümesi görmüş. Isınmak için oraya doğru yürümüş.
Yaklaştığında bir de ne görsün Al Karısı, loğusa bir kadın ciğerini kebap edip, çocukları ile birlikte yiyorlarmış. Bir yerde gizlenerek başlamış onları gözetlemeye... Yemişler, yemişler, fakat çocukları doymamış olacak ki, ciğerleri bittiği zaman: ''Anne, daha yok mu?" demişler. Al Karısı da onlara: "Şimdi yatın" demiş. "Yarın sabah İsmail Hoca'nın gelini doğuracak. Kaynanası da sarma saracak. Bir sahan da gelinine verecek. İşte gelinin yiyeceği üçüncü sarmaya bir kıl olup yapışacağım. Gelin beni yutacak ve içerden ciğerini çekip, çıkaracağım. Getiririm, yersiniz." diye onları uyutmuş.
İsmail Hoca bütün konuşulanları duymuş tabiî. Sahiden de gelini o sabah doğuracakmış. Kalkmış, oradan doğruca eve gelmiş ... Kimseye de bir kelime söylememiş.
Sabah olduğunda gelin doğurmuş ve hakikaten karısı da öğlen yemeği için sarma sarmaya başlamış. İsmail Hoca, yine bir şey dememiş. Sadece ayran tuluğuna su koyup ıslatmalarını tembih etmiş.
Öğlen olmuş, sarma hazırlanmış; bakmış ki, karısı bir tabak da gelini için ayırmış. O zaman demiş ki: "Hanım, ben oğlumu evlendirirken ahdetmiştim ki, gelinim ilk doğurduğu zaman onun yiyeceği üç lokmayı ben kendi elimle vereyim. Şimdi ver o sarmayı bana, sen de tuluğu al, gel benimle." demiş.
Gelinin odasına gitmişler. İsmail Hoca almış, tuluğu da yanına ve başlamış sarmalan geline yedirmeye. Birinci sarmayı vermiş, ikinci sarmayı vermiş, sıra üçüncüye gelince, onu tuluğun ağzını açarak, koymuş onun içine ve ağzını kendir ipiyle sıkı sıkı bağlamış.
Sonra ayran tulumu başlamış şişmeğe. Şişmiş, şişmiş...Nihayet "boommp" diye patlamış. Al Karısı, meydana çıkmış ve hemen İsmail Hoca onu yakalamış. Bir daha salmamış, evinde çalıştırmış. Tam on iki sene Al Karısı, İsmail Hoca'nın evinde hizmet etmiş. Evin adamı gibiymiş artık. Ama bir aksiliği varmış. Ona, "filan işi çabuk yap" deyince Al Karısı, o işi çok ağır aheste yaparmış. Eğer "ağır yap" dedi mi, hem çabuk hem de çok güzel yaparmış.
Fakat zamanla birgün Al Karısı, kendisini, salmalarım söylemiş. Tövbe ettiğini bildirmiş ve İsmail Hoca da bunu tutup salıvermiş.
Serbest bırakılınca da "Hay vah hay. Tam on iki sene hizmet ettim de genç ölümün çaresi nedir, diye sormadınız." demiş. Yakalama çabaları sonuç vermemiş, kaçıp gitmiş.
Ertesi gün köyün yakınlarında bir gölde kanlar içerisinde boğulmuş hâlde bulmuşlar.

Kaynak: Harput Efsaneleri (Meftune GÜLER)
AL KARISI - II

Ömer Dede'nin gelini doğum yapmış. Dedik ya Al Karısı, lohusalara başında kimse olmadığı zaman gider ciğerini çekermiş, diye. Bu nedenle yeni doğum yapmış kadınlar tek başlarına bırakılmazmış. Ömer Dede'nin ve karısının da gafletlerine gelmiş olacak ki, gelini tek başına bırakıp akşam gezmesine gitmişler. Geç vakit eve döndüklerinde Ömer Dede, merdivenlerden elinde ciğer olan bir kadının indiğini görünce onun Al Karısı olduğunu anlamış.
Kadına:
-Çabuk götür onu nereden aldıysan oraya koy, demiş. Kendisi de hemen gelinin odasına koşmuş. O'nun can çekişircesine çırpındığını görünce, baş ucunda, Kur'an okumaya başlamış. Gelin yavaş yavaş soluk alarak kendine gelmiş.
Ömer Dede, lohusanın başına Kur'anı Kerim, soğan, sarımsak, tuz, iri iğne koyarsanız Al Karısı, lohusaya yaklaşmaz diye ev halkını tembihlemiş.
Kaynak: Harput Efsaneleri (Meftune GÜLER)
AL KARISI - III

Genç bir delikanlı, dağda gezerken bir ev görüyor. Evde üç-beş tane kadın ve kız yaşamaktadır. Genç delikanlı, bunlardan birisine aşık oluyor ve evleniyorlar.
Gel zaman git zaman, gelinle damat kızın annesinin evine misafir oluyorlar oturup sohbet ediyorlar. Vakit ilerleyince genç adam yatıyor. Kızlar ve anaları sohbete devam ediyorlar. Kızların Annesi soruyor: "Kızım, nasılsın? Evliliğin nasıl, memnun musun?" diye. Kız, "Anne, çok iyiler; fakat insan ciğeri yemiyorlar." der. Annesi, "Köylerinde loğusa var mı?" diye sorar. Kız; "Var, ama çok iyi birisi. Yazıktır anne!" diyor. Annesi, oklavaya binip genç adamın köyüne gidiyor. Loğusa kadının ciğerini alıp geliyor. Közde pişirip yiyorlar.
Kız acıyor, "Anne, ölmüş müdür?" diyor. Annesi, "Ölmüştür ama kızım, eğer bu közlerden götürülüp ezilir ve suya atılıp suyundan geline içirilirse, loğusa kadın sağalır." diyor. Diğer tarafta uyur gibi gözüken genç adam, bunu duyuyor. Kadınlar yattıktan sonra genç adam, közden bir parça alarak doğru köye gidiyor. Al karısının anlattıklarını uygulayarak loğusa kadını hayata döndürüyor.Ammit (Amemet, Kalp Yiyici)

Türkçe

Ammit, (diğer söylenişleri: Ammut, Ammet, Amam, Amemet ve Ahemait), Mısır mitolojisinde ölülerin kalbiyle beslenen suaygırı, timsah ve aslanın melezi olan bir canavardır.


Eski Mısırlılara göre ölümden sonra ruh, ağızdan bir kuş şeklinde çıkardı. Bunun için "Tanrı Anubis, elindeki aletle ölünün ağzını açar, bu sayede ölünün ruhu rahatça gidip gelirdi." Yine öteki dünyanın kapılarını da Tanrı Anubis açardı. Batıda olduğu düşünülen ölüler ülkesinin kapılarında Tanrı Amente bekler, "yeni gelenleri kapıda karşılardı."


Diriler ve ölüler ülkesi arasındaki korku ülkesini geçince, büyük yargıcın karşısına, Anubis veya Horus tarafından getirilirdi. Orada bir tören düzenleniyor, bu törende ölenin kalbi tartılıyordu. Bu tören sırasında yeraltı tanrısı Anubis elinde bir terazi tutardı. Ölünün kalbi bu terazinin kefelerinden birine konurdu. Öteki kefede ise adaleti ve doğruluğu ölçebilecek bir tüy bulunurdu. Eğer ölü adil ve dürüst bir yaşam sürmüş ise kefeler dengelenirdi. Eğer kalp tartıda eksik gelirse, yemesi için Ament adlı canavara verilirdi. Bütün bu olup biteni Tanrıların katibi Thoth kayda geçirirdi.


İnanışa göre insanlar ölünce, ruhları Duat'ta (Mısır mitelojisinde yer altı dünyası, Araf) yargılanırdı. Bu yargılama, Hakikat'i temsil eden bir tüy yardımıyla yapılır. ölünün ruhu Duat'taki bir mahkeme salonuna Anubis (mumyalama tanrısı) tarafından götürülür ve ölünün kalbi, ki kalbin kişinin ahlaki durumunun kayıdı olduğuna inanılırdı. Osiris tarafından yapılan bu mahkemede, ölünün ruhu temiz ise; Ammit, ölüye dokunamaz. Ruh,, Osiris tarafından Aaru'ya götürülür; ama Maat'ın hakikat ve adaleti temsil eden devekuşu tüyü, ölünün kalbinden daha hafif ise Ammit, ölünün ruhu / kalbiyle beslenir, ve ruh, Duat'ta (Araf'ta) kalmaya mahkum edilir; kişi, ikinci kez ölürdü.(Apophis)

Türkçe


Apep (Apepi, Aapep veya Apophis olarak da yazılır), Mısır mitolojisinde, Nun'un suyu dedikleri ve kutsal ettikleri Nil Nehri'nde yaşayan çok büyük bir yaratıktır. Yılan veya timsaha benzediği söylenir. Şeytâni bir cin / iblis olan Apep, karanlığın ve kaosun simgelerindendi. Varlığına dair inanç, Orta Krallık döneminde ortaya çıkmış ve daha sonraki hânedânlıklar boyunca da devam etmiştir.

Arçuri

Çuvaşların inançlarına göre orman ruhu denilen şeytani bir varlık. Uzun saçlı, kara görünümlü ve bütün vücudu tüylerle kaplıdır. İkisi önde, ikisi arkada olmak üzere dört gözü, üç eli ve üç ayağı vardır.
Paasonen Sözlüğünde uzun boyu, yere değecek kadar uzun saçları şeklinde tanımlanır. İri, uzun ve sallanan göğüslerini omuzları üzerinden geriye doğru atar. Ancak erkek görünümünde de tasavvur edilir. İnançlara göre bu ruh, insanı öldürmez; bedenine zarar verir.
Arçuri, Çuvaş inançlarında Hıritiyanlığın kabulünden sonra kötü bir ruh olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Avın uğurlu geçip geçmemesi onun elindeydi. Ormanda onu rahatsız edici bir sesle birbirlerini çağıranları aklında tutar, sonra yakalayıp gıdıklayarak öldürürdü. Kurban isteyen bu varlığı rahatsız etmek tehlikeli olurdu. At sırtında dolaşmaktan hoşlanan bu varlığa bazen su kenarlarında da rastlanılırdı. Değişkenlik becerisiyle istediğinde ak sakallı adam, istediğinde balina olabilen bu varlık göz açıp kapayıcıyıncaya kadar birçok nesneye dönüşebilirdi. En çok hoşlandığı ise tokat sesine benzeyen sesiyle ürpertici bir kahkaha atarak insanları çağırmak. Eğer birisi dönüp bakarsa bu sese, bakanı yer. Zamansız ölenlerin veya eceliyle ölmeyenlerin ruhlarının öldükten sonra Arçuri'ye dönüştüğüne inanılır.

Azıktı

Azdıran anlamında. Kırgızların ve Özbeklerin İslamiyet öncesi inançlarında yer alan şeytâni bir varlık. Her türlü kılığa girebilen bir varlıktır. İnsanlara kendilerine en yakın olan kişi şeklinde görülebilir. Bu şekilde kılığa giren Azıktı insanı azdırıp, uçuruma, dağa veya bir akarsuya götürerek

'Azmıç'ın adı, 'az' köküyle bağlantılı olup, Yol Azdıran şeklinde anlamlanır. Karaçay - Balkarların inançlarına göre Şeytâni bir ruh. Belli bir görüntüsü yoktur. İnsanlara düşmandır, kurbanları tek başına yola çıkan insanlardır. Azmıç bu insanları onu tanıyan birisinin sesiyle çağırır. İnsan dönüp cevap verirse Azmıç'ın buyruğu altına girer. Azmıç da bu insanı kayalıklardan aşağı atar,öldürebilir.

Bahamut (Arapça: بهموت Bahamūt) Arap mitolojisinde orijinalde su ile ilgili bir figür. Fakat modernizasyon işlemi sırasında bu figür büyük oranda değiştirilmiştir. Bahamut engin bir denizde yaşayan dev bir balıktır. Kujuta isimli dört bin göz, kulak, burun, ağız, dil ve ayağa sahip dev bir boğayı destekler.Basilisk

Avrupa hikâyelerinde adı geçen efsânevi bir canavardır. Devâsa ölçülerde, binlerce yıl yaşayabilen bir yılandır. "Yılanların Kralı" olarak da tanınır. Sadece zehirli dişleriyle değil, bakışlarıyla da öldürebilir. Basilisk kelimesinin aslı, Yunanca "kral" demek olan "βασιλίσκος", "basiliskos"tur. Latincesi, Regulus'tur.

Naturalis Historia of Pliny The Elder'e göre Basilisk, oldukça zehirli, küçük bir yılandır ve dişleri kadar bakışları da öldürücüdür.

Basilisk, genellikle bir "yılan", bazen de "başı horoz, kuyruğu yılan" şeklinde tarif edilir. Yunanca adı "küçük kral" anlamına geldiği için Basilisk'e "yılanların kralı" denir. Ağzından ateş çıktığı ve sadece tıslamasıyla da öldürebildiği söylenir. Akrep gibi kuru iklimleri tercih eder. Isırığı, kurbanını hidrofobik hale getirir. Yalnızca tilki tarafından öldürülebilir. Başka bir kaynağa göre de, horoz ötüşü Basilisk için ölümcüldür. Bir Basilisk, "bir karakurbağasının altında kırılan bir horoz yumurtasından" doğar.

Bukrek

Altay şamanlığında, "Sangal" isimli kötü ejderle uzun yıllar savaş yapmış, kertenkele görüntülü olan bir ejderdir. Denizleri (Tengiz) birbirine bağlayan ve üst denizlerde yaşadığına inanılan efsane yaratıktır. "Bukra" biçiminde söylenişi de vardır.
Uçamayan çok az ejderden birisidir. Uzun bir boynu vardir; fakat çok sağlam ve güçlü pençeleri vardir. Sesi çok güzeldir ve çok uzaktan duyulabilir. Sesini duyan kötü ejderler ondan kaçarlar.
Sangal ile olan 9 yıl boyunca süren savaşı kazandıktan sonra kuyruğunun ucunda taşıdığı yelpazeyi Anadolu'da bir yere saklayIp hâlen yaşadığı üst denizlere gitmiştir. Efsaneye göre her bin yılda bir kez Anadolu'da gezinip duruma gözkulak olurmuş.

Bunyip (genelde şeytan ya da ruh şeklinde çevrilir), Aborjin inancında suda yaşayan bir deniz canavarıdır. Bazı insanlar bunyipi gördüklerini söyleseler de; Bunyip, şu an diğer Aborjin inancındaki canavarlar gibi mitolojiktir. Çeşitli hesaplar ve Bunyip hakkında açıklamalar, Avustralya kolonilerinin ilk kuruluşlarından beri yapılmıştır. Avustralya'da en çok tanınan efsanevi yaratıktır.

Bunyip tanımları büyük ölçüde değişmektedir. Aborjin açıklamalarda ortak özellikleri bir köpek-yüz, koyu kürk, at kuyruklu, palet gibi veya boynuzlu bir ördek gibi olmalarıdır. Genelde bataklıklarda yaşadıkları söylense de, nehirlerde, göllerde ve diğer su kaynaklarında yaşadığı da anlatılmaktadır.

Çay Ninesi

Su merasimi ile bağlantısı olan olan mitolojik bir varlık.
Yaşlı kadın kılığında, çayda (ırmakta) yaşadığına inanılır. 'Çay Ninesi', köprüden geçerken suya çok bakılırsa kızar ve insanın başını döndürür. Başı dönen insanın gözleri kararır ve çaya düşer.
(Keçi Yiyen, El Chupacabra, Chupacabras)

Kategori: Batı Folkloru / Halk İnanışları / Efsanevi Yaratıklar

Chupacabra, İspanyolca keçi emici anlamına geliyor. Keçi emici adının verilmesi, Porto Rico'da meydana olaylarda evcil keçilerin vücutlarında çeşitli izler ve yaralar bulunması ve neredeyse vücutlarındaki tüm kanın tamamen çekilmiş bir şekilde bulunmasından sonra olmuştur. Benzeri olaylar ilk olarak Porto Rico ve Meksika da görülmüş, daha sonra ABD, Şili ve Nikaragua'da da benzer vakalara rastlanmıştır.
Her ne kadar bu tip bulgular olsa da meydana gelen evcil hayvan ölümleri tam olarak açıklanamamış ve olayların üstündeki sır perdesi tam olarak kaldırılamamıştır. Asıl adı El Chupacabra olan bu varlık söylenene göre Latin Amerika'da küçükbaş hayvan ve kümes hayvanlarına saldırıp kanlarını tüketene kadar içtikten sonra bırakıyor. Tam olarak ne olduğu hala bilinmese de ortada birçok teori var. Chupacabra'nın genetik bir deneyin sonucu oluşan yaratık ve uzaylı yaratık olduğuna da inanılıyor.
Chupacabra efsanesi, ilk olarak 1995 yılında Puerto Rica dağlarında duyuldu. Canovanas civarında garip bir yaratık çiftlik hayvanlarının kanını içerek onları öldürmeye başladı. Bulunan hayvanların cesetleri üzerinde kanın çekildiği küçük bir veya birkaç delik bulunmaktaydı. Hayvan cesetlerini inceleyen bir yerel veteriner “Yaralar kamış çubuk girecek kadar ve 8-10 cm kadar derine inmekteydi” diye açıklama yapmıştır. 1995 yılında başlayan esrarengiz katliamlar daha sonraki senelerde de artan oranda sürecektir. Chupacabra'nın saldırısına uğrayan bir kadın, onu koyu kırmızı gözlü, sivri dişli kanguru benzeri bir yaratık olarak tanımlamış tır. Canovanaslı bir başka tanık ise yaratığı “60-70 cm. boyunda dinozorunkine benzer derili, tavuk yumurtası büyüklüğün de kırmızı gözleri olan, uzun sivri dişli ve sivri çeneli geri doğru yatan kafası olan” bir yaratık olarak tarif etmiştir. Evcil keçilere musallat olduğu için ona "Keçiboğan adı" verilmiştir

Kasım 1997 senesi içerisinde Puerto Rica'dan yeni Keçiboğan raporları gelmeye başlamıştır. Luis Guadalupe, gördüğü yaratık için “Çirkin bir şeytan gibiydi, havada uçuyordu” kelimelerini kullanmıştır. “Bir yılanınkini anımsatır uzun bir dili vardı” demektedir.

Pekiyi bu yaratık neyin nesidir? Bazılarına göre kurttur, bazılarına göre vampir kimine göre ise şeytan veya uzaylı yaratıklardır. Puerto Rico uzun zamanlar Uçan Dairelere ev sahipliği yapmıştır. Amerikan hükümetinin burada bir askeri üs kurduğu ve üsten esrarengiz gemilerin havalandığı anlatılır.

Chupacabra'nın görülmesiyle birlikte, şeytanla ilgili efsanelerde bahsi geçen yoğun bir kükürt kokusu etrafı kapladığı söylenmektedir. Tanık Madelyne Tolentino kanguru gibi zıplayan hayvanı gördüğünde, sülfür kokusu aldığını anlatmaktadır. Bazı olaylarda inanılmaz bir güç gösterdiği bilinmektedir. Bir olayda yaratık 3,5×4 metre ebadındaki bir demir kapının menteşelerini attırmıştır. Bir dedikoduya göre ise yaratık çıkardığı koku sayesinde avının hareketsiz kalmasını sağlamaktadır. Böylece onun kanını daha rahat içebilmektedir. Yaratık sadece çiftlik hayvanlarına değil insanlara da saldırmaktadır. Jalisco'da oturan Angel Pulido “büyücü gibi dev bir yarasa tarafından” ısırıldığını bildirmiştir. Ayrıca Meksika'dan Teodora Reyes, Chupacabra'ya ait olduğunu iddia ettiği toprak üzerinde pençe izleri tespit etmiştir.

Bu tür kan içme ve vampir olayları Puerto Rico ve Meksiko halkını oldukça korkutmaktadır. Chupacabra'nın gün ışığında mağara veya toprak altında saklanıyor olma ihtimali halkı tedirgin etmektedir. Ne yazık ki, Puerto Rico bir çoğunun içerisine hala girilememiş millerce uzunlukta mağara sistemleriyle örülüdür. Bu da bir Chupacabra avının yapılması imkanını ortadan kaldırmaktadır. Puerto Rico'da yaratığı aramaya oldukça gönüllü biri vardır. Canovanas Belediye Başkanı: Jose Soto. Başkanın 30 cm uzunlukta bir hac ile silahlanarak kendini korumaya aldığı söylencesi yaygındır. Tüm bunlar oldukça komik gibi görülse bile Puerto Rico halkının olay karşısında duyduğu korkunun neticesi olduğu açıktır.
"Keçi yiyen"in görüldüğü zamanlar El Chupacabra'da 1970'lere dayansa da ünü 1990'larda hızla internette yayıldı. 1995'te Puerto Rico'da çiftçilerin tavuk ördek hindi tavşan ve keçilerini öldüren yaratığın bulunması için polise başvuranların sayısı artınca gerginlik arttı. Vahşi hayvanların çiftlik hayvanlarını nasıl öldürdüğünü bilen çiftçiler yakın zamanda olanların metodunun farklı olduğunu iddia ettiler. Yemek için öldürmeyen bu yaratığı görenlerin tanımlamalarında ‘şempanze boyutlarında kanguru gibi zıplıyor parlayan büyük gözleri gri bir derisi ve kıllı elleri yılan dili gibi uzun bir dili keskin pençeleri omurgasının üstünde kirpi gibi dikenleri var' gibi tabirler kullanılıyor.

90'ların sonunda bu olaylar arttı ve Meksika, Güney Texas, Güney Amerika ülkelerinin birkaçında ve Şili'deki olaylardan bu yaratık sorumlu tutuldu.



Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Durum Ne Alemde

Amerika'daki olaylar Meksika'daki olaylarla inanılamayacak kadar benzer özellikler göstermektedir. İlk gelen rapora göre Arizona, Tuscon'da Billy Nubian'ın iki keçisine gece yarısı bir yaratık tarafından saldırılmıştır. Billy yaratığın büyük bir fare gibi olduğunu, projektör ışığını üzerine çevirdiğinde insan gibi bir çığlık atarak oradan uzaklaştığını söylemiştir. Kaliforniya, Texas, Baya Kaliforniya ve Miami'den benzeri Chupacabra raporları alınmaktadır. Baya Kaliforniya'da boğazında iki delik bulunan hayvan cesetleri bulunmuştur. Gelen raporlar göre bir köpek ölüsü bulunmuştur. Miami'de bir gecede tam 69 adet çiftlik hayvanı katledilmiştir. Hayvanlar Sweetwater bölgesinde yaşayan iki çiftliğe aittir ve sahipleri bu işi Chupacabra'nın yaptığına inandıklarını televizyonda açıklamışlardır.

Panama'da, Daisy Arauz; evin köpeğinin Chupacabra tarafından katledildiğini açıklamıştır. Tüm ülkede boğazında delikler bulunan hayvan ölüleri rapor edilmiştir. Elizabeth Seavedra gece yarısı bir Chupacabra'nın saldırısına maruz kaldığını iddia etmektedir.



Brezilya

Brezilya'da oldukça kuvvetli Chupacabra olayları olmaktadır. 29 Haziran 1997 yılında Brezilya televizyonunda Chupacabra ile ilgili bir program yapılmıştır. Brezilya'da bir çok Keçiboğan olayına değinilmiş, hatta birinin ölü ele geçtiği haber konusu edilmiştir. İki adam geceleyin balık avlarken gölden bir yaratığın çıktığını görmüşler. Ne olduğunu anlayamamışlar ve üzerine ateş etmişlerdir. Ertesi sabah Chupacabra'nın ölüsünü bulmuşlardır. Hayvanın kafasını koparmışlar ve saklamışlardır. Programda tanıklar kafayı halka göstermişlerse de, hayvanın diğer kısımlarını ve kemiklerinin tahlil için verilmesini reddetmişlerdir.

Demirkıynak; Bigadiç dağlarında yaşayan, her kılığa girebilen, korkunç sesler çıkararak insanların delirmelerine sebep olan, çok pis kokulu kötücül bir yaratıktır. Sudan çok korkar. O göründüğü anda akarsu veya göle giren insanlara bir zarar veremeyeceğine Deniz Kızı

Deniz kızları, belinden yukarısı dişi bir insan görünümünde olan, ama aynı zamanda bir balık kuyruğuna sahip olan efsanevî deniz yaratıklarıdır. Deniz kızının erkeğine deniz erkeği denir.
Dünya üzerinde birçok kültürde deniz kızları farklı, ama birbirine çok yakın şekillerde betimlenmiştir. Sirenler gibi bazı deniz kızları denizcilere şarkılar söyleyip onları büyülerler, işlerinden alıkoyarlar ve güverteden denize yuvarlanmalarına ya da daha kötüsü geminin batmasına neden olurlar. Diğer hikâyelerde ise deniz kızları boğulma tehlikesi geçiren erkekleri kurtaran iyi kalpli deniz canlıları olarak betimlenmişlerdir. Aynı zamanda bu erkekleri su altındaki krallıklarında yaşamaya da davet ederler. Hans Christian Andersen'in Küçük Deniz Kızı'ında ise deniz kızlarından bazılarının erkekleri denizin altına doğru çekerken insanların su altında nefes alamadıklarını unuttukları ya da bilmedikleri söylenir.
Yunan Mitolojisi'ndeki Sirenler ise daha sonraları deniz kızlarıyla bir tutulmuş, hatta bazı dillerde iki yaratık için de aynı sözcük kullanılmıştır. Deniz kızlarına benzeyen diğer mitolojik ve efsanevî deniz yaratıkları ise su perileri (Nemfler gibi) ve başka formlara (Başka hayvanlara ya da diğer efsanevî hayvanlara) bürünebilen hayvanlardır.

Efsaneler
Bu yarı insan yarı balık vücutlu insansıların efsaneleri M.Ö. 5,000 yılına kadar dayanır. Genel bir kanı ise, bu efsanelerin oluşumunda, deniz ineklerinin büyük etkisi olduğudur. Bu teoriyi destekleyecek bir örnek olarak, Christopher Columbus'un yeni dünyaya olan yolculuğu sırasında deniz kızları gördüğünü, ama çok çirkin olduklarını ve daha cazip olmalarını beklediğini söylemesi verilebilir. Deniz inekleri gibi büyük vücutlu deniz memelilerinin kolları, yavrularını bir beşikte gibi taşıyabilmeleri için evrim geçirmiş ve insan kollarına benzemiştir. Denizcilerin bu deniz memelilerini görüp doğa üstü yaratıklar olduklarını düşünmeleri oldukça mümkündür. Geleneksel deniz kızı betimlemelerindeki, akan uzun saçların ise, deniz ineklerinin okyanus yüzeyine yakın yerlerde yüzerlerken kafalarına dolanan yosunların verdiği uzun saçlı görüntüsünden kaynaklandığı düşünülmektedir. Deniz kızı gördüğünü iddia edenlerin verdiği ortak bilgiler de yosun renkleriyle ve deniz ineklerinin özellikleriyle oldukça uygundur. Deniz kızlarını konuşmayan, yeşil, siyah, kahve rengi veya sarı saçlı, balık kuyruklu, genelde okyanuslarda ve bazen de nehirlerde yüzen doğa üstü insansılar olarak tanımlarlar.
Antik Yakın Doğu Deniz kızı hikâyeleri neredeyse evrenseldir. Bilinen ilk deniz kızı hikâyesi M.Ö. 1,000 yılında Asurlularda görülmüştür. Asur kraliçesi Semiramis'in annesi Atargatis, ölümlü bir çobana aşık olan ölümsüz bir tanrıçadır. Fakat aşık olduğu genç çoban ölür ve o da bir balığa dönüşmek için bir göle atlar. Ama su, onun mükemmel vücudunu ve doğasını gizlemez, bunun yerine ona bir balık kuyruğu ve suda nefes alabilme yetisi verir. İlk Atargatis betimlemeleri insan kafası ve bacakları olan bir balık şeklindedir (Babil tanrısı Ea gibi). Yunanlılar ise Atargatis'i Derketo diye tanımışlar ve Afrodit'in yanında betimlemişlerdir.
Antik Çağ'dan kalma bir deniz kızı gravürü, M.Ö. 546'dan önce, Miletli filozof Anaximander, insanlığın hızla suda yaşayan bir tür hayvana dönüştüğü teorisini önermiştir. Ona göre, bu uzatılmış çocukluk yılları olan adam, çocukluğunun aksine uzun süre yaşayamaz. Aslında, bu "uzunluk" gelip geçici bir şeydir. Ama bu fikir, Anaximander'in ölümünden sonra bir daha hatırlanmamıştır. Zaten o yaşarken de bir çok insan tarafından anlaşılmamıştır da.
Popüler bir Yunan efsanesine göre Büyük İskender'in kız kardeşi Thessalonike, öldükten sonra bir deniz kızına dönüşmüştür. Deniz kızı formunda Ege Denizi'nde yaşadığı ve denizciler onu bulduğunda onlara tek bir soru sorduğu söylenir: "Kral İskender yaşıyor mu?" (Yunanca: Ζει ο βασιλιάς Αλέξανδρος, ve denizcilerin de ona "Yaşıyor ve hâlâ yönetiyor" (Yunanca: Ζει και βασιλεύει) dedikleri anlatılır. Bu cevaptan başkası, onu bir Gorgon'a dönüşmesine, ve gemiyi batırıp üzerindeki denizcileri öldürmesine yol açacaktır.
Suriyeli Lucian (M.Ö. 2. yy) De Dea Syria ("Suriye tanrıçasına ilişkin") adlı, ziyaret ettiği Suriye tapınaklarını yazdığı eserinde şöyle demiştir:
"Aralarında - Şimdi onların arasındaki, tapınağı ilgilindiren geleneksel bir hikâye. Ama diğer adamlar, Asya'da çok ün salmış olan Babilli Semiramis'in de bu yeri kurduğunu, ama bunun Hera Arargatis için olmadığını, kensi annesi Derketo için olduğuna yemin ederler.]]"
"Phoenicia'daki Derketo'nun benzerliğini gördüm. Vücudunun yarısı tam bir kadındı. Ama diğer yarısı, ayaklarından kasıklarına dek, bir balık kuyruğuyla kaplı gibiydi. Ama kutsal şehir Kudüs'teki görüntüsü tam bir kadına benziyordu. Balıkların kutsal olduğunu hesaba katarlar, ve asla yemezler. Ama diğer bütün kümes hayvanlarını yerler. Güvercin hariç. Onun da kutsal olduğuna inanırlar. Tamamı olağan şeyler. İnanıyorlar, çünkü Darketo'nun yarısı balıktan. İnanıyorlar, çünkü Semiramis bir güvercine dönüştü. Aslında, belki de bu tapınağın Semiramis'in işi olduğuna izin verebilirim. Ama asla inanmadığım üzere, tapınak Derketo'ya ait. Mısırlıların arasında, balık yemeyenler var. Ve bunun Derketo'nun onuruna olduğu söylenemez."
Bin Bir Gece Masalları
Bin Bir Gece Masalları "Deniz İnsanları"na ait çok çeşitli öyküler içerir. Efsanelerden farklı olarak, Bin Bir Gece Masalları'nda bu deniz insanları karada yaşarlar, ama suya girdiklerinde de hiçbir zorluk çekmeden nefes alabilirler. Aynı zamanda insanlarla cinsel ilişkiye girdiklerinde doğacak çocukları da kendileri gibi "Deniz insanı" olarak doğacaktır. Deniz insanlarının, insan görünüşünden farkları yoktur. Bu efsane hâlâ yaşamaktadır. (Bkz. Pers Kralı ve Denizin Prensesi.)
İngiliz kaynakları
Frederic Leighton'ın The Fisherman and the Syren (Balıkçı ve Siren) adlı tablosu c. 1856–1858Deniz kızları İngiliz kültüründe uğursuz, felaketlerin haberci yaratıklar olarak gözükmüşlerdir. Bazıları devasa büyüklükte, 160 feetten uzundur.
Ayrıca deniz kızları nehirlerde ve tatlı su göllerinde de yüzebilirlerdi. Bir gün, Lorntie'li Laird, evinin yanındaki gölde, boğulan bir kadın olduğunu düşündüğü bir şey görür ve yardım etmek için suya atlar. Ama uşaklarından biri onu geri getirir ve göldekinin bir deniz kızı olduğu konusunda efendisini uyarır. Bunun üzerine deniz kızı, uşak orada olmasaydı o adamı öldürebileceğinden yakınıp yakarmaya başlar.
Yukarıdaki efsanedekinin aksine, deniz kızları çoğu zaman daha iyilikseverdirler ve insanların yaralarını tedavi ederler.
Bazı söylenceler deniz kızlarının kötü yönde kullanacakları ölümsüz bir ruhları olup olmadığı sorularını arttırmıştır. Liban adlı bir başka yaratık ise kutsal bir deniz kızı olarak kabul görmüştür. Aslında baştan insandır ama sonradan deniz kızına dönüşmüştür. Üç yüz yıl sonra, İrlanda Hristiyanlaşınca, Liban'ın da vaftiz edildiğine inanılmıştır.
İngiliz kaynaklarında, aynı zamanda deniz erkeklerinden de bahsedilmiştir. Deniz erkekleri deniz kızlarından daha vahşi ve çirkindir. Ama az da olsa insanlarla ilgilenirler.
Diğer Karayiplerin Neo-Taíno uluslarından olanlar, deniz kızlarına Aycayía adını vermişlerdir. Aycayíanın özellikleri tanrıça Jagua ile de ilişkilendirilmiştir. Aycayíalar genellikle majagua ağacının amberçiçeği Hibiscus tiliaceus ile betimlenmişlerdir.[10] Diğer kültürlerden örnekler ise,
Mami Wata (Batı ve Orta Afrika kültürlerinde),
Jengu (Kamerun kültüründe),
Merrow (İrlanda ve İskoçya kültürlerinde),
Russalki (Rusya ve Ukrayna kültürlerinde),
ve Oceanid, Nereid, ile Naiad - (Yunan kültüründe)
Tatlı sularda yaşayan deniz kızı benzeri bir yaratık olan ve Avrupa kültürüne yerleşen Melusine, çoğu zaman iki balık kuyruğuyla ya da bazen yılan bedeniyle betimlenir. Japon kültüründe deniz kızı eti yiyenlerin ölümsüz olacağına inanılır. Bazı Avrupa efsanelerine göreyse, deniz kızları kendilerine söylenen dilekleri yerine getirirler.
Aynı zamanda, bazı insanlar İskoçya, Malezya ve İngiliz Kolumbiyası gibi yerlerde ölü deniz kızları gördüklerini iddia etmişlerdir. En yaygın iki görüntü ise Kanada'da, Straight of Georgia'da yakalandığı iddia edilenlerdir.
Yunanistan'da bulunan deniz kızı heykeliGüney Afrika'nın "pelerinli" komüteleri Little Karoo'da deniz kızları bulunduğu söylentisini çıkarmışlardır. Bazı yaşlı pelerinliler ise çocukluklarında tatlı su hauzlarında deniz kızı gördüklerini iddia etmişlerdir. Little Karoo çok kuru bir alanken, çok uzun zamn önce bir okyanusun bir parçası olduğu, bulunan deniz kabuğu fosillerinden anlaşılmaktadır. Deniz kızı hikâyeleri, bilinmeyen bir türün dilden dile yayılmasıyla oluştuğunun düşünülmesine neden olabilir. Bazı yerel Güney Afrika kabileleri üyelerinin, Little Karoo yerleşkesi yakınlarında, deniz kızlarının varlığına dair 11 kanıtlayıcı taş belge gösterdikleri iddia edilir. Diğer açıklamalarda "Swallow" denen ve mağara duvarlarında rastlanan, insan başlı bir kuş resminden yola çıkılarak yapılır. Bu örnek, ruhsal ayinler sırasında ruhun beden dışındaki hâlini temsil etmektedir.
Deniz kızı sendromu: Sirenomelia Sirenomelia, ya da deniz kızı sendromu, bebeğin bacakları yapışık ve cinsel organı da görülemeyecek şekilde dünyaya gelmesi şeklindeki düşük olasılıklı hastalığa verilen isimdir. Hastalığın görülme olasılığı, yapışık ikiz doğması olasılığı kadardır ve genellikle, doğumdan bir ya da iki gün sonra ölümle sonuçlanır. (Çünkü böbrek ve diğer boşaltım organları çalışamamaktadır). Bugün hayatta olan ve bir dizi operasyon geçirdikten sonra iki ayrı bacağa sahip olan iki kişi vardır. Bunlardan biri, Brezilya'da doğan ve yaşaması da adı gibi mucize olan Mílagros (İsp. Mucize) adlı bebektir.

Efsanevi bir yaratık olan ejderha (Türkçesi Evren) çoğunlukla büyüsel veya ruhani güçlere, özelliklere sahip, kuvvetli ve büyük bir yılan veya başka bir sürüngen olarak tasvir edilmiş, tanımlanmıştır. Batı tasvirleri genellikle kanatlıyken, Doğu'daki tasvirlerde genellikle kanat bulunmaz. Ejderhalarınkine benzer özellikler içeren efsanevi yaratıklar neredeyse her kültürde mevcuttur. Hatta ejderha Çin ve diğer Uzak Doğu ülkelerinin simgesidir. Ve çoğu zaman iki yüzlü düşmanları belirtmek için 2 başlı ejderha deyimi kullanılır.
Abra: Altay şamanlığında, yeraltındaki büyük denizde (Tengiz) yaşadığına inanılan, Erlik hizmetlisi, timsah biçimli efsane yaratığı. Abura diye bir söylenişi de vardır. Yeşil bir kumaştan yapılmış ve örgülerle süslenmiş Abra'nın tasviri, şamanın giysisine asılır. Abra'nın başı puhu tüyleri (ülberk) ile süslenir. Gözü, parlak bakır düğmelerden, ayakları da genellikle kırmızı kumaşlardan seçilmiş yamalardan yapılır. Bunlara, örülmüş dokuz püskül eklenir.
Yelbegen: Zaman zaman yedi başlı dev ya da bir evren (ejderha) olarak tanımlanan mitolojik canavar.
Yedi başlı Yelbegen, adlı büyük dev varmış,
Öç alır ay güneşten, onları yer yutarmış.
Büyük Tanrı Bay-Ülgen, aya bakar sararmış,
Ayı bitirip yiyen, bu deve ok atarmış.
Dev bazan yıldızları, kovalar götürürmüş,
Sonra da parçalarmış, ağzından tükürürmüş.
Yıldızlar bu azgından, kaçarmış hep göklere,
Dev onları ağzından, saçarmış hep göklere.
Altay mitolojisinde Ay'ı yiyerek onun küçülmesine (Ay tutulması) yol açan göksel canavar; Yilbüke, olarak ta tanımlayabileceğimiz Yelbegen'in neden olduğu ay tutulmasından sonra Altay Türkleri "Yine Yelbegen ayı yedi" derlermiş.

Yutba: Altay tasarımlarında, Yeraltı Denizi'nde (Tengiz) yaşadığına inanılan, çatal kuyruklu ve dört ayaklı olarak algılanan yılan, yeraltı canavarı. Bazı metinlere göreyse Doymadım ırmağının kıyılarında yeşil baldırlı, beyaz göğüslü, büyük kayığa benzer çeneli korkunç canavarlar vardır. Bunlara Yutpa denir. Yutpa'lar Erlik sarayının bekçileridir. Zaman zaman Abra'nın karşıtı olarak kullanılır.
Şaman giysisinde, cübbenin bir yanında yer alan, yeraltı canavarı olarak algılanan yılanı temsil edecek biçimde çatal kuyruklu ve dört ayaklı olarak tasarımlanan, kötü ruhlardan koruduğuna inanılan, siyah kumaştan şerit.

Elfler

Elf, aslen İskandinavya ve İngiltere mitolojisinde yer alan ve doğan peri halkı. J.R.R. Tolkien tarafından modern edebiyata kazandırılmış ve fantastik kurgunun en popüler öğelerinden biri haline gelmişlerdir. Tolkien'in kitabının inceleyenler, Elf'lerin inanç sisteminin Kelt Irkları ile birebir bağlantılı olduğunu açıklamışlardır. Ayrıca Tolkien'in kitapla ilgili yazılarında Elf dilinin okunuş ve yazı açısından çoğunlukla Göktürk alfebesinden alındığını belirtmiştir. Elf'lerin özellikleri; katledilmedikçe veya kederden solmadıkça ölmezler, hiç bir hastalığa yakalanmaz ve uzun yolculuklarda lembas adını verdikleri yolazığını kullanırlar. Ateş yakmaz ve ağaç kesmezler yani insanların tam aksi yöndedirler.
Yaşayış tarzları olarak da, genelde doğa ile iç içe ve gelişimini doğa ile bir bütün olarak sağlayan bir halktır. Büyücülükle uğraşanları da vardır(galadriel; feanor). Asil ve alçak gönüllülerdir, asla satış yapmazlar.
Mükemmel güzellik gibi bir sembol oluşturabildikleri kadar (Orta Dünya), sıradan ırk olarak da değerlendirilebilir (Unutulmuş Diyarlar).
J.R.R. Tolkien'in yazmış olduğu notlardan derlenerek hazırlanan Silmarillion isimli kitapta elflerin yaratılışları ve Arda'nın birinci çağında Melkor'a karşı yapmış oldukları savaşlar anlatılır. Bu savaşlarda birçok elf, Angband'ın köleleri tarafından katledilir. Bunlar arasında ölene kadar Yüce Noldor Kralı olarak Beleriand'daki sürgünlerin efendisi olan Fingolfin de vardır.Fingolfin karanlık kuzey krallığın hemen güneyinde ülkesi Hithlum'da yaşıyordu. Ayrıca Tolkien'in oluşturduğu diğer karakter Ork'ların, karanlık güçler tarafından avlanarak şekli değiştirilmiş Elf'ler olduğu bilinmektedir.

Bir Elf Eärendil'in Valinor'a yapacağı yolculuğa kadar elfler Morgoth'a karşı tam bir zafer kazanamadılar.Valinor Eärendil'in isteğini kabul etti ve Düşman'ı zamandışı boşluğa yolladı ve Melkor bir daha ebediyen oraya hapsoldu, boş boş gezinip durdu. Eärendil ise bir daha geriye dönmedi ve elflerin Eärendil Yıldızı, bugünkü insanların çoğunun Venüs, Türklerin Zühre dediği ve Anadolu'da hem Sabah Yıldızı, hem Çobanyıldızı hem de Akşamyıldızı olarak bilinen Dünya'ya en yakın gezegene dönüştü. Daha sonra Númenórean diye bilinen geçmiş insanların en bilge kavmi olarak kabul edilen Batılı insanların Büyük Deniz'in ortasındaki kıtaları Númenor'a giderlerken rehberleri Eärendil olmuştur. Gökte onun ışığını takip ederek kendilerine "Valar" tarafından armağan edilen kıtaya vardılar.
J.R.R Tolkien' in, bütün orta dünya için yazmış olduğu hikayelerin kısaca tarihi niteliğindeki Silmarillion da geçtiği üzere elfler, Ağaç Yıllarında dünyaya gelmişlerdir. 7 Valardan avcı olarak bilinen ve suyun üzerinde dahi koşabilen, olağanüstü bir ata sahip Vala Orome, O'nların doğuşuna şahitlik eden, dolayısıyla elfleri ilk gören tanrı olmuştur. Daha sonra bu durumu, Valar' ın en kudretlisi olan Manwe' ye anlatmış ve O'nların Orta Dünya' dan mutluluk ve sonsuzluk diyarı olan Valinor' a yerleşmelerini talep etmiştir. Böylece üç büyük elf beyi, Orome' nin rehberliği ve suların tanrısı Ulmo' nun yardımıyla Valinor' a geçerek, yaşayacakları yere göz atmışlardır tabiri caizse. Bu dönem elflerin, kendi aralarında sınıflandırılma dönemi olarakta bilinir. Zira, Valinor' u keşfe çıkan üç büyük elf beyi İngwe, Finwe ve daha sonradan Thingol olarak bilinecek olan Beleriand' ın efendisi Elwe' dir. İngwe, güzellik ve tam manasıyla kusursuzluğun simgesi olan, geneli sarışın ve doğa üstü bir biçimde zarif, Vanyar Elflerinin beyi; Finwe, en becerikli ve çalışkan, aynı zamanda sivri olan Noldor Elflerinin beyi; Elwe(Thingol) ise deniz elfleri olarak bilinen ve yarısı orta dünya' da kalan, öteki yarısı da Valinor' a giden Teleri elflerinin efendisi olmuştu.
Yolculuk sırasında bazı Teleri Elfleri, orta dünya' nın batı kıyısında kalmak istemişlerdi, bir kısmı ise, geri dönüş yolculuğunda, Telerilerin başı Thingol' ün, Doriath ormanlarında görüp aşık olduğu Maia Melian' ın peşinden giderek kaybolmasıyla, efendilerini aramak için orta dünya' da kalmışlardı. Noldorların bir kısmı ile Vanyarların bütünü ise Valinor' a gitmişlerdi. Böylece Orta dünya' nın batısındaki toprakların efendisi, Telerilerin başı Thingol olmuş ve Doriath krallığını karısı Melian ile kurmuştur.
Valinor' da Noldor Elflerinin başı olan Finwe' nin en büyük oğlu, Feanor çalışkanlığı ile sivrilmiş ve elfler içinde bile en beceriklisi, en yeteneklisi ve aynı zamanda en hırçını haline gelmişti. El sanatlarında bir uzman olan Feanor, Arda tarihinde hiçbir nefes alan varlığın bir daha eşini yapamadığı Silmarilleri yaratmıştı. Bunlar, inanılmaz değerdeki 3 kıymetli taştı. Taşlar, Manwe' nin karısı, Işığın Valie' si Varda' nın nuru ile dolmuştu. Feanor, zamanla bu Silmarillerin etkisi ile bencilleşmiş ve Valar' a ufak başkaldırılar düzenlemişti. O sıralarda Kötülüğün Valası, büyük kara Lord Melkor, Mandos' un zindanlarından serbest bırakılmıştı ve Finwe' yi öldürerek Silmarilleri çaldı. Bundan sonra Arda' nın üzerine kocaman kara bir gökyüzü çöktü. Feanor ise Melkor' u lanetleyerek O' na Morgoth diye seslenilmesini buyurdu ve oğulları ile kendisine inanan Noldorları etkileyerek, Valar' a başkaldırıp, acıların köprüsü gıcırdayan buz Helcaraxe' den bütün bir Noldor klanını geçmeye zorladı ancak bu arada, Teleri elflerinin katlederek O'nların gemilerini aldığından, Arda üzerindeki ilk elf cinayetini de işlemiş oldu ve akraba kıyımı yapan elf olarak Valar tarafından lanetlendi. Sonunda yüksek elf Feanor, Galadriel, Feanor' un büyük oğlu Maedhros, Fingolfin ve Finrod gibi yüce elflerle Orta Dünyaya geçip Morgoth ile savaştı. Bu savaş, büyük kaos olarakda adlandırılır. Büyük kaos sonrasında Feanor katledilerek öldürüldü ve ölürken 7 oğluna bir yemin ettirdi. Bu yemin doğrultusunda Silmariller Noldor Elflerinin hakkıydı ve hiçbiri bu değerli mücevherlkeri almadan Orta Dünya' yı terk etmeyecekti. Böylece Arda' daki hazin olaylar başladı. Beleriand Fingolfin, O' nun oğlu Finrod, Feanor' un oğlu Maedhros, Teleri kralı Thingol, Ossiriand' lı yeşil elfler ve liman kıyısında yaşayan Gri elfler tarafından paylaşıldı. Elfler ile Morgoth ve O' nun sadık hizmetkarı Maia Sauron ile onlarca savaş yaptılar.
Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit kitaplarında isimleri çokca geçmesine karşın aslında tarihleri tam olarak Silmarillion' da yazmaktadır. Dendiğine Göre Valie Yavanna' nın kocası Aule' nin çocukları cücelere karşı yarattığı Entlere de elfler konuşmayı öğretmişti.
Güneş çağlarının birinci döneminde Vanyar Elfleri' nin de yardımıyla Morgoth yenildi ve en kudretli Vala Manwe tarafından Mandos' un zindanlarına hapsedildi, Elf yurdu Beleriand sular altına gömüldü ve popüler kültürün en rağbet gören kitaplarından olan Yüzüklerin Efendisi, Aslında Belriand' ın doğusunda ve Büyük kötü Morgoth' un hizmetkarı Sauron ile olan savaşları anlatan bir eser haline geldi.
Ejderha Mızrağı serisinde ve Warcraft evreninde de isimleri sıkça geçen bu ütopik topluluk role playin gamelerin en gözde karakterlerinden oldu. Wow(World of Warcraft)' de Night Elf ler olarak Alliance' ın arasında dünyayı kurtarmakla uğraşan bir topluluk iken, aynı oyunun The Burning Crusade versionunda Blood Elf ler ismiyle Horde klanında yer almışlardır. Shadowmeld ve doğuştan 1 doğa bonusu, oyundaki Night Elf lerin bazı özellikleridir. Hunter(Avcı), Druid(doğa savaşçısı), Warrior(savaşçı),Rogue(suikastçi) ve Priest (Rahip) klasmanlarını oynayabililer.

Emegenler; Kafkas efsanelerinde anlatılan çirkin, insanüstü, zaman zaman birden fazla başı olan dev varlıklardır. Yine Nart efsanelerinde emegenlerin sayıları pek çoktur ve her üç ayda bir doğum yapmaktadırlar. Her doğum sırasında ise yüzden fazla çocuk doğurmaktadırlar. Nart kahramanları sürekli emegenlerle savaş halindedirler. Nart kahramanları bilek güçleriyle ve üstün zekalarıyla emegenleri her zaman yenmeyi başarsalar, sürekli galip gelseler de, emegenlerden çok çekinmektedirler. Çünkü emegenler, yakaladıkları zaman Nartları yemektedirler.
Nart destanların göre dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağı emegenlerdir. Eğer emegenler olmasaydı dünyada hiçbir kötülük olmayacaktı. Tanrılar, yeryüzünü emegenlerin kötülüğünden korumak için Nartları yaratmıştır. Bu yüzden Nartlar sürekli emegenlerle savaşıp durmaktadırlar. Emegenlerin anlatılmadığı hiçbir Nart destanı yoktur.

Enkebit; İç Anadoluda görüldüğü iddia edilen doğaüstü bir varlıktır. Anlatılara göre başında altın bir fesi vardır. Sağ elinin ortası deliktir. Enkebit; uyuyan insanların boğazlarını sıkarak onları boğmaya çalışır. Başından fesini kapan kişiye dokunmayacağına inanlılır.

Erklik

Eski Türkler'in düşüncesinde,şeytan kavramının karşılığı Erklig idi. "Erk" sözcüğü, Türk şivelerinde bugün de kullanılır ve ;kudret-güç; anlamına gelir. Erklig kelimesindeki -lig (-lıg, -lig, -lug, -lüg) eki bir yapım eki olup, herhangi bir özelliği kendinde bulundurma anlamı taşır ve günümüzde -li (-lı, -li, -lu, -lü) şeklinde kullanılır. Dolayısıyla Erklig kelimesi erkli, güçlü, kudretli anlamına gelir. Erklig'den bazen "Erklig Kan" diye bahsedilir ki buradaki "Kan" kelimesi, bugün "Han" olarak kulandığımız ve kıral anlamına gelen sözcüğün eski söyleniş biçimidir. Erklig kelimesi, güçlü-kudretli-kuvveti anlamında bir sıfat olarak Eski Türkçe metinlerde de yer alır. Günümüz Altay Türkleri'nin açıklamasına göre de Erlik sözcüğü (günümüz Altaylılar'ı Erklig'e, Erlik derler) ;kuvvetli-güçlü; anlamına gelir.
Erklig, yer altındaki kötü ruhlar topluluğunun başıdır. Günümüz Altay Türkleri Kara Nemeler'in yani Kötü Ruhlar'ın başkanına Erlik, Saha (Yakut) Türkleri ise Arsan Dolay adını verirler. Erklig'in başında bulunduğu bu kötü ruhlar toplumu, insanlara her türlü hastalığı, her türlü kötülüğü ve ölümü getirir. Bu kötü ruhlar, korkunç biçimli yaratıklardır. Erklig, Eski Uygurca metinlerde Erklig Kan yani;Güçlü Han, Kudretli Han ; olarak anılır.
Adını yakınlarında bulunduğu Altın Göl'den (Abakan'da) alan Altın Köl Yazıtları'nda Erklig, şöyle anılır:
"Bizni erklig adırtı." (bizi erklig ayırdı)
Altın Köl Yazıtları, birer mezartaşı oldukları için, buradaki ifadeden Erklig'in ölümle ilgili bir varlık olduğu ve insanları yaşamdan ayırdığı anlaşılmaktadır. Ölen kişi, Erklig Kan'ın tagtın (dağdaki ya da kuzeydeki) makamına götürülüp Tamu'ya (cehennem) veya Uçmag'a (cennet) yollanıyordu.
Yer altı ve ölümle ilgili bir varlık olan Erklig Kan'a verilen erklig sanı, aynı zamanda Çolpan (Venüs) yıldızına da aitti. Türkler'de Çolpan (Venüs); savaş, silah, zırh, ordu gibi askeri kavramların ve ölüm cezasının simgesiydi. Bir Türkçe metinde Erklig Kan, Çolpan ve yağız yer ile birlikte sayılmaktadır.
Eski Türk inancında ruhların/ruhsal varlıkların çoğu, gök ile yer arasında döndükleri için hem göksel yüzleriyle, hem de yer altındaki yüzleriyle gözükürlerdi. Yer altında dönmeğe başlayan göksel cisimler yani yir altınkılar (yer altındakiler), Erklig Kan ordusunu (Erklig Kan süsin)
oluşturarak kıyınçılar, ölütçiler (kıyıcılar, öldürücüler) olmaktaydılar. Bunlar, yek denilen ve kısmen insani, kısmen de hayvani yüzlerle betimlenen kötü ruhlarla eş tutulurdu. Yek ikonografisine benzeyen yarı insan yarı hayvan yüzler, Orta Asya göçebelerinin dikili taşlarında ve maskelerinde de görülür . Bu eserlerin Budizmden daha eski olmasından, Eski Orta Asya Türkleri'nde görülen Yek ikonografisinin göçebe sanatı maskelerinden geliştiği anlaşılmaktadır.
Başkurt Türkleri'nin Gök Tanrı'ya inandıklarını belirttikten sonra, biri ölümü yöneten on iki ruhun varlığına inandıklarını da söyler. Bu ölümü yöneten ruh, Erklig'in Başkurt çeşitlemesi olabilir.
Günümüz Türk boylarından şamanist inançta olanlarında Erklig inancı ve onun çeşitli versiyonları vardır. Ama bu inançların, Eski Türkler'deki Erklig Kan ile bire bir örtüşüp örtüşmediğini bilmiyoruz. Ancak şu söylenebilir ki, Altay ve Sibirya Türkleri'nin dış etkiler (Budizm, Maniheizm gibi dinler, İran mitolojisi vs) altında kalmasına bağlı olarak Erklig inancı bu topluluklarda doğal olarak değişime uğramıştır. Minusinsk civarında yaşan Türkler Erklig Kan'a İrle Kan - İl Kan, Buryat Moğolları Erlen Kan, Altay Türkleri de Erlik Han adını verirler. Ayrıca Yakut (Saha) Türkleri'nin inançlarındaki Arsan Dolay'ın, Erklig Kan'ın Yakut versiyonu olduğunu söyleyebiliriz. Yakutlar, yer altının hükümdarı olarak ifade ettikleri Arsan Dolay'ın bir boğanın sırtında olduğunu düşünürler.
Altay mitolojisine göre Erlik,Ülgen = Gök Tanrı tarafından yaratılmıştır. Tamu'nun (=cehennem) üzerindeki bir yerde, aşağı dünyanın dokuzuncu katında oturur. Burada demir damlı bir sarayı, gümüşten bir tahtı vardır; sarayı kara demirdendir. Erlik, dokuz tabakadan oluşan yer altında kara bir güneş yaratmış, bu kara güneşin ışığıyla orasını aydınlatmıştır. Şaman dualarında Erlik, kendisinden çok korkulan bir varlık olarak ele alınır.
Erlik, her türlü hastalığı göndererek insanlardan kurbanlar ister. İstediği kurban verilmezse musallat olduğu oba ya da aileye ölüm ve felâket ruhlarını gönderir. Öldürdüğü kişilerin canlarını yakalayıp yer altındaki karanlık dünyasına götürür, kendisine köle yapar. Altaylı Türkler, özellikle hastalıkların kol gezdiği dönemlerde Erlik'ten çok korkarlar, kurbanlar vererek onu sakinleştirmeğe çalışırlar.
Erlik sağlam gövdeli, atletik yapılı yaşlı bir varlık olarak düşünülür. Gözleri, kaşları kara renklidir. Çatal sakalı dizlerine değin uzanmıştır. Yaban domuzunun azı dişlerine benzeyen bıyığı kulakları üzerine yerleşmiştir. Kara ve kıvırcık saçlıdır. Çenesi tokmağa, boynuzları ağaç köklerine benzer. Kana benzer parlak yüzlü Erlik'in, kara demirden kılıcı ve kalkanı vardır. Bineği kara at ya da kara boğadır (belki de öküz). Erklig Kan, Eski Uygur sanatında boğa ya da öküze binmiş olarak tasvir edilmiştir ki bunu, Osmanlı kozmolojisindeki dünyanın öküz üstünde durduğunu
anlatan efsane ile aynı köke bağlamak mümkündür.
Erklig'in Türk halk düşüncesindeki ve Türk sanatındaki yeri ve etkileri düşünülenin (daha doğrusu düşünülemeyenin; çünkü bu konuda bilginlerimiz yeterli ölçüde araştırma yapmamışlardır) ötesindedir. Aşağıdaki ''Öteki Kötü Ruhlar'' kısmında ele alınan kötü ruhlar ya doğrudan Erlik'in taifesindendirler ya da islami niteliklere büründürülmeğe çalışılmışlardır. Bu kötü varlıklara günümüzde özellikle Anadolu ve Altaylar'da inanılmaktadır. Tabi ki birkaçında ad değişikliği söz konusudur ama varlıkların işlevleri temelde aynıdır.
Erklig'in Türk sanatındaki etkileri de önemlidir. Türk sanatındaki cin ve şeytan tasvirleri, köklerini Erlik'ten alırlar. Özellikle Uygur duvar resimlerinde görülen bu tasvirler Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki Muhammed Siyah Kalem'in minyatürlerinde oldukça belirgindir.

ERLİK'İN OĞULLARI ve KIZLARI
Erlik'in dokuz oğlu, dokuz da kızı vardır. Dokuz oğlu, adlarıyla birlikte şunlardır:
Karaş.
Mattır.
Şıngay.
Kömür Kan.
Badış Biy
Yabaş.
Temir Kan
Uçar Kan.
Kerey Kan.
Altay şamanizmine göre Erlik'in oğulları yer altına inen şamana yol gösterirler. Erlik ve oğulları için zayıf ve hasta hayvanlar kurban edilir. Çünkü Altaylılar'ın inançlarına göre Erlik, kötü (zayıf ve sakat) kurbanlardan hoşlanır. Erlik'e asla at kurban edilmez. Ayrıca, Erlik'i simgeleyen şeyler ve tasvirler yapmak yasaktır. Erlik Han'ın oğulları babaları gibi kötü değildir. Bunlar, kötü ruhlardan insanları korurlar. Babaları için yapılan kurban törenlerinde hazır bulunurlar ve töreni yöneten kamın Erlik Han'ın yanına gitmesine öncülük ederler. Yeryüzündeki görevlerinden ayrı olarak Erlik'in oğulları yer altındaki gölleri, ırmakları, denizleri yönetirler...
Erlik'in kızları, kam (=din adamı) Gök Tanrı'ya (=Ülgen'e) kurban vermek için göğe çıkarken, kamı yataklarına çağırıp yolundan alıkoymağa çalışırlar. Kam, işini unutup Erlik'in kızlarının cilvelerine kanarsa başka ruhlarca cezalandırılır ve Tanrı'nın kurbanı kabul etmesi işi de tehlikeye düşer. Erlik'in kızlarından yalnızca ikisinin adı bilinir: sekiz gözlü Kiştey Ana ile Erke SoltonErymanthian Yaban Domuzu

Herkül'ün 12 görevinden 4.sü olan Erymanthian Yaban Domuzu'nun yakalanması görevi, Herkül'ün bir önceki görevi ile benzer bir şekilde hedef olan hayvanın canlı olarak yakalanmasını sağlamaktı.

Erymanthian Dağı'nda ve civâr köylerdeki insanlar arasında dehşet saçan ve birçok köy ve tarlaya zarar veren Yaban Domuzu, Herkül'ün en büyük düşmanı olan Hera'nın hizmetinde bir canavardı. Herkül'ün yapması gereken on iki ödevin birçoğunda olduğu gibi bu görevinde de asıl amacı, dünya üzerinde Hera'ya hizmet ederek, onun hâkimiyetini burada güçlü kılan yaratıkları yakalamak veyâ öldürmek; böylece babası Zeus'un hâkimiyetini güçlendirmekti.

Erymanthian Dağı yolu üzerinde eski dostu Centaur Pholus'u ile mağarasında ziyaret eden Herkül, çiğ yenen et yemeği esnasında, Pholus'u Tanrı Dionysius'un ona armağan ettiği özel şarabı açması için iknâ eder. Şarabın sulandırılarak içilmesi gerektiğini bilmeyen Pholus, şarabı açarak Herkül'e ikrâm eder; fakat, şarabın keskin kokusu, civârdaki tüm Centaur'ları mağara etrafına toplar ve ünlü Chiron'un da dâhil olduğu tüm Centaurlar bu yemeğe katılırlar .

Sulandırılmadan içilen şarap ile sarhoş olup kontrolden çıkan Centaurlar, kavga etmeye başladıklarında; Herkül, kendini ve dostu Pholus'u korumak için Hidra kanı içeren zehirli oklarını kullanmak zorunda kalır. Birçok Centaur, bu oklar sonucunda ölürken, ölümsüz olan Chiron, zehrin verdiği dayanılmaz acı sonucu, ölümsüzlüğünden vazgeçip, Tartaros'ta (Cehennem)'de o an için işkence görmekte olan Prometheus ile yer değişmeye razı olur.

Bu esnada, dışarıda ölmekte Centaur'ların yanına çıkan Pholus, bu kadar etkili bir savunma sağlayan Herkül'ün oklarından birini incelerken, elinden oku düşürür ve ayağına saplanan ok ile oracıkta aniden ölür. Bu olayın ardından Herkül, Chiron'un ona verdiği tavsiye ile Yaban Domuzunu, kış ortasında karın kalın bir tabaka oluşturduğu alana sürükleyerek yakalayıp, Eurystheus'e götürür. Yaban Domuzunu gördüğü zaman, korkup kaçan Eurystheus, domuzu kafes içine kapattırır.

Garuda

Altay mitolojisinde, gövdesi, kol ve bacakları insan biçimli, kartal başlı, kartal gagalı ve kartal pençeli karakuş.
Garuda, evren ağacının dalları arasında bir yuvada bulunan yumurtadan çıkar. Annesi Vinata, babası Kasyapa'dır. Er Töştük Destanı'nda Karakuş adıyla yer alır; avlanmaya gittiği sırada bir ejderha (Yelbegen) gelip yavrularını yer ve bunu alışkanlık durumuna getirir. Bu kez Er Töştük, ejderhayı öldürür ve yavrularını kurtarır. Bu iyiliğin altında kalmak istemeyen Karakuş, onu yeryüzüne indirmek üzere sırtına bindirir. Yolda yiyecek bitince Er Töştük kendi etinden parçalar kopararak Karakuş'a verir. Yere inince bu fedakarlığı gören Karakuş, onun yaralarının iyileşmesini sağlar.

Germakoçi

Laz halk inancında orman içlerinde yaşayan, uzun boylu, vücudu kıllarla kaplı maymun ile insan arası bir orman yaratığının adıdır. [Megrelya]'da Oçhokoçi adıyla bilinen efsanevi yaratık pek çok masal ve efsanenin temel kahramanı olup, bazı varyantlarda bir cadı karısının kocasıdır [1] ve yamyamdır. Yamyam olmayan hatta safça davranışlarından dolayı kolaylıkla kandırılabilen Trabzon folklorundaki Karakoncolos[2] (yaban adamı) ile benzerlikler götermesine karşın kendine özgü farklılıkları da vardır. Bazı halk bilimciler benzerleri tüm kültürlerde bulunan Amerikan Yerlilerince Sasquash, Nepal'de Yeti olarak isimlendirilen yarı insan dev yaratıkların öykülerinin Homo Sapiens'in hafızasına kazınmış MÖ 100,000 -35.000 yılları arasında yaşamış Neanderthal insanların mirası olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Girit Boğası

"Girit Boğası" diye adlandırılan yaratık, Yunan Mitolojisi içerisinde iki hikâye içerisinde yer almakta, bunlardan birinde Europa'yı Girit Adası'na getiren boğa olarak tasvir edilirken, diğer hikâyede ise Herkül'ün 12 görevi içerisinde yer alan ve Girit adasında halka zarar veren bir canavar olarak tasvir edilmektedir.

Herkül'ün 12 görevi içerisinde yedinci sırada gerçekleştirdiği ve Girit Boğası vazifesinde, Herkül, Girit Adası kralı Minos'tan aldığı izin ile, hayvanı önce yorup daha sonra kolları ile kavrayarak yakalamış ve daha sonra Atina'ya, Eurystheus'a ulaştırmayı başarmıştır. Eurystheus'un, hayvanı Hera için kurban etmek istemesine rağmen; Hera, bunun Herkül'e daha fazla şan ve şöhret kazandıracağını reddederek, hayvanın salıverilmesini emrederGoblin

Goblinler, kötü ruhlu, huysuz, zararlı, tuhaf-çirkin vücutlu, cin ahalisinden bir hayalet türüdür, boyu bir cüceninki ile bir insanınki arasında değişik uzunluklarda olabilir. Yer aldıkları hikayeye ve kültüre göre, goblinlere değişik yetenekler ve şekiller atfedilir. Bunlardan bazılarında goblinler, brownie benzeri küçük yaramaz yaratıklar olarak tasvir edilir.
The Concise Oxford Dictionary of Current English'e göre, goblin kelimesi Anglo-Fransızca gobelin kelimesine dayanır (gobelin kelimesinin kökeni, Orta Latince "gobelinus"tur). Muhtemelen bu kelimenin kökeni, Gobel ismidir (Gobel ismi, kobold isminden gelir, kobold bir Cermen cinidir). Buna ilaveten, "goblin" kelimesinin birkaç değişik yazılışı mevcuttur; gobblin, gobeline, gobling, goblyn, gobelinus (Orta Latince).

Hiisi, folletto, duende, tengu, Menninkäinen ve kallikantzaroi kelimeleri İngilizce'ye genellikle goblin olarak tercüme edilir. Erlking ve Billy Blind da zaman zaman goblin olarak tabir edilirler. İngilizce'de "goblin" herhangi bir baş belası küçük yaratığı ifade etmek için kullanılan genel bir terimdir.

Bazı geleneklere göre, goblin ismi Gob veya Ghob'dan gelir. Gob (Ghob), cinlerin kralıdır. Gob'un yönetimi altındaki bu yaratıklara Gob-cuklar anlamında Goblinler denilmiştir (-ling, İngilizce'de bir küçültme ekidir ve kelimelerin sonuna eklenir. Goblings -> Gob + ling (-cuk) + s (-lar) = Gob-cuk-lar) [1]Golem

Sonsuz bilgelikten esinlenip yazılmış bir kitapta hiçbir şey şansa bırakılamaz, hatta içindeki sözcüklerin sayısı ya da harflerin sırası bile; işte Kabalistler böyle düşünüyorlardı ve Tanrı'nın sırlarına ermek arzusunun ateşiyle kendilerini Kutsal Kitap'taki harflerin sayılması, birleştirilmesi ve permütasyonu işlerine adadılar. Dante, İncil'deki her pasajın dört anlamı -birebir, alegorik, ahlaki ve tinsel anlamı- olduğunu belirtti. Zaten tanrısallık kavramına daha yakın olan Johannes Scotus Erigena da Kutsal Kitap'ın anlamlarının bir tavus kuşunun kuyruğundaki tonlar kadar sınırsız olduğunu söylemişti. Kabalistler bu görüşü onaylayacaklardı; İncil'de ortaya çıkarmak istedikleri sırlardan biri de nasıl canlı varlık yaratılabileceği idi. Cinlerin deve gibi büyük ve hantal varlıklar yaratabildiklerinden söz ediliyordu, ama narin ya da ince birşey yaratmaktan acizdiler ve Haham Eliezer, arpa tohumundan daha küçük birşey yaratma becerisini de esirgedi onlardan. 'Golem', harflerin birleştirilmesiyle yaratılmış insana verilen addı; sözcük birebir olarak şekilsiz ya da cansız çamur anlamına geliyor.
Talmud'da (Sanhedrin, 65b) şunları okuyoruz:
Eğer dini bütün insanlar bir dünya yaratmak isteseler, bunu gerçekleştirebilirler. Raba, Tanrı'nın tarifsiz adlarını oluşturan harfleri farklı şekillerde birleştirmeyi deneyerek bir insan yaratmayı başardı ve onu Haham Zera'ya gönderdi. Haham Zera yaratığa birşeyler söyledi, ama herhangi bir yanıt alamayınca "Sen sihir ürünüsün, tozdan geldin, toza dön" dedi.
İki âlim, Haham Hanina ve Haham Oshaia, her Sebt arifesini Yaratılış Kitabı'nı inceleyerek geçirirdi; bundan yola çıkarak üç yaşında bir buzağı yarattılar ve sonra ondan yiyecek olarak yararlandılar.
Schopenhauer, Doğada İrade adlı kitabında (Bölüm 7) şöyle yazıyor: "Horst, Zauberbibliothek (Sihirli Kitaplık) adlı kitabının birinci cildinin 325. sayfasında İngiliz mistik Jane Lead'in öğretilerini şöyle özetliyor: 'Her kim sihirli güce sahipse, istediğinde maden, bitki ve hayvan krallıklarına söz geçirebilir ve bunları değiştirebilir; dolayısıyla, işbirliği içinde çalışan birkaç sihirbaz, dünyamızı Cennete çevirebilir."
Golem, Batı'daki şöhretini Avusturyalı yazar Gustav Meyrink'in yapıtına borçludur; Golem (1915) adlı düş romanının beşinci bölümünde şunlar yazılı:
"Bu öykünün kaynağının onyedinci yüzyıla kadar dayandığı söylenir. Bir haham (Judah Low ben Bezalel), kayıp Kabala formüllerine göre yapma bir insan -yukarıda sözü edilen Golem- yaratıp onu zangoçluğa ve sinagogun ayak işlerine koştu.
Tam anlamıyla bir insan değildi ve donuk, yarı bilinçli, bitkisel bir varlığa sahipti. Dilinin altına yerleştirilen ve evrenin serbest yıldız enerjilerini çeken bir sihirli tabletin gücüyle bu varlığını gündüz saatleri boyunca sürdürürdü.
Bir gece, haham akşam duasından önce tableti Golem'in ağzından almayı unuttu ve yaratık cinnet geçirip dışarı fırladı, gettonun karanlık ve dar sokaklarında önüne çıkanı devirerek koştu, ta ki haham ona yetişip tableti ağzından çıkarıncaya dek.
Yaratık o dakika cansız yığılıverdi. Ondan geriye kalan tek şey, bugün Yeni Sinagog'a gittiğinizde göreceğiniz eciş bücüş, çamurdan bir figürdür."
Kurtların Eleazar (Rabbi Eleazar of Worms), bir Golem yaratmanın gizli formülünü sakladı. Söz konusu işlemler yirmi üç folyo sütunu tutuyor ve Golem'in organlarının her biri üzerinde okunması gereken '221 kapının abecesini' bilmek gerektiriyordu. Yaratığın alnına 'Hakikat' (Truth) anlamına gelen Emet sözcüğü yazılmalıdır; yaratığı yok etmek için ilk harfi silinmelidir, böylece geriye 'ölüm' anlamına gelen met (ibranice meit) sözcüğü kalacaktır.


Gorgonlar

Medusa, Caravaggio'nun eseri Gorgonlar, Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlardır. Efsâneye göre gözlerine bakanı taşa çevirirler. 3 kız kardeştirler; Medusa, Euryale ve Stheno.Medusa



Euryale



Stheno

Etimoloji

Gorgon adı Yunanca gorgo (korkunç, berbat) kökünden gelir.

Medusa, çok güzel bir kız olarak dünyaya gelip, sonradan Athena tarafından gorgona çevirilmiştir. Bu nedenle ölümlüdür.Göl Boğaları

Artvin çevresinde (Özellikle Ardanuç, Şavşat ve Yusufeli ilçelerinde) dağ göllerinde bulunduğuna inanılan düşsel varlıklar (su boğası da denilmektedir.) Göl boğalarının sabahın ilk aydınlığında görülebildiğine ve daha sonrasında suya dalıp yittiklerine inanılır. Hargiver dağında (Arı Dağı) yer alan Boğa Gölleri isimlerini bu boş inançtan almaktadır.

Demirci ustasının biri, Boğa Gölü kıyısında hayvanlarını otlatıyormuş. Sürüsünün başı, adamın çok değer verdiği boğası otlanma sırasında böğürmüş. Göl içerisinden bu sesi işiten göl boğası, gölün kıyısına çıkarak orada bulunan adamın boğasıyla güreşmeye başlar. Su boğası galip gelip rakibini kovaladıktan sonra yine göle girer. Kaçan boğanın sahibi ise boğasının aldığı yenilgiye çok üzülür.
Göl boğasından öcünü almak için çareler arayan adamın aklına boğasının boynuzlarının ucuna polat boynuz takmak gelmiş. Boğasına uçları çok ince takma polat boynuzlar yapmış. Bir müddet de boğasını besledikten sonra hayvanları ile boğasını yine aynı göl kenarına götürmüş. Göl kenarına gelen boğanın böğürmesini duyan su boğası da böğürerek gölden dışarı çıkmış ve hayvanlar tekrar güreşmeye başlamışlar. Ama bu kez polat boynuzlu boğanın ince uçlu takma boynuzları su boğasının kafasında muhtelif yaralar açmaya başlamış. Bu nedenle yüzü gözü kan içinde kalan su boğası canı çok yandığından polat boynuzlu boğanın önünden kaçmak zorunda kalmış. Arkadan yetişen boğa su boğasının butuna sapladığı boynuzları ile ağır bir yara daha açmış. Yaralı boğanın göle girmesi ile ondan akan kanlar gölü kana bulamış.
Halen göl içerisinde kırmızı taş ve toprağın su yüzüne aksettirmiş olduğu yol şeklindeki bir kırmızılığı, boğanın suya girdiği yer ve ondan kalan kan lekelerinin izi olduğuna inanılmaktadır.
Yaralı göl boğasının demirci ve ailesi beddua ettiği, ailenin bu nedenden dolayı perişan olduğu rivayet edilir.

Griffon; Fransızca sözcük. Geç Latince gryphus, yunanca gryps ya da gryops sözcüllerinden geldiği sanılıyor.
Yakındoğu ve Akdeniz mitolojinde yer alan, zamanla Türk mitolojisine de geçen aslan gövdeli, kanatlı ve kartal başlı; göğü, tan ağarışını, gücü ve bilimi simgeleyen düşsel varlık. Bir kaç çeşit betimlemesi daha olan mitolojik yaratık.
En çok bilineni; kuş ve aslan birleşimi şeklindeki biçimidir. Bazı efsanelerde kuşun türü söylenmezken, diğerlerinde kartal sözcüğü geçer, ender olarak da kanatları olmayan, salt kartal kafası ve aslan bedeninden oluşmuş bir yaratık olarak anlatılır. Yine anlatılara göre, son derece cesur ve gururlu hayvanlardır. Bunlar pençelerinde insan, at, hatta fil taşıyabilecek kadar büyüktürler. Aynı şekilde, pençe tırnaklarının kupa olarak kullanılabileceği söylenir. Hatta köprücük kemiklerinden de yay yapılabildiği ifade edilir. İsveçli tarihçi Olaus Magnus'a göre bu yaratıklar, Kuzey dağlarında yaşamış bir kuş cinsidir. Rivayetlere göreyse erkek bir griffon ile dişi bir at çiftleştiği zaman ortaya çıkan yaratıklara hipogrif denir. İngilizce gryphon diye de yazılır.
Çin efsanelerinde de gecen bir griffon türü ise geyik gibi boynuzları olan, pullarla örtülü başa ve bedene sahip ve aynı zamanda kartal pençeli ve kanatlı bir ejder olarak tasvir edilir. Bu kutsal hayvanın görülmesi, zafer ve barışın müjdecisi olarak yorumlanır. Gulyabani, غول بيابان

Gulyabani , Gul-i beyabani [ˈguː li be jɑː bɑː ni(ː)] (Far. غول بيابان [ˈʁuː le ba jɒː bɒː niː]) orijinal varyantiyle de karşımıza çıkan bu muhayyel mahlûk, gezginlere ve yolculara uğrayıp onları mahveden canavardır. Daha sonraları Anadolu kültüründe ahubabayla beraber anılmaya başlamış ve insan yediği düşünülen kocaman, uzun sakallı ve asalı bir dev olarak tasavvur olunmuştur.
Bazı türk halklarının geleneksel demonolojik görüşlerine göre, her zaman kadın kılığında olduğuna inanılan mitlojik bir varlık. "Guleybanı" ve "Aleybanı" şeklinde de rastlanır. Adı hurafelerle ilgili olarak "Gulyabani", korkunç bir varlık olup, karanlık zamanlarda çölde ve mezarlıklarda koşan birinin gzöüne canlı gibi görünür. Vücudu tüyle kaplı, kocaman, pis kokulu bu acayip varlığın ayakları tersinedir. Gündüzleri mezara girer. Geceleri ise hortlayıp çıkar. At binmeyi ve at kuyruğu örmeyi ve çocukları çok sever. Bir oyundan çıkarak, onları güldürmeye çalışır. O aynı anda çöllerin ve harabelerin sahibiydi. O, yolcuları yollarından döndürüp mahvederdi.
Etnik-kültürel gelenekte ise bazen onun "Al ruhu", "Al anası" ve "Al kadını" olduğu düşünülür. Bu görüş, aralarındaki benzerlik veya tam yakınlıktan ileri gelir. Pamir Kırgızlarının mitolojik metin ve efsanelerinde bu şeytanî varlığın adına "Gul" ya da "Gul-i Biyaban" şeklinde de rastlanır. Araştırmacılar bu varlığı en eski Arap rivayetlerine bağlıyorlar. "Issız yerin ruhu" gibi anlamlandırılan bu şeytanî varlık, "Kar Adam" efsanelerinin yayılmasıyla yeni bir hayat kazanmıştır.
Bütün vücudu sarı-kırmızı tüylerle kaplı bu insanımsı çirkin varlık, dağ yamaçlarında ve kimsenin olmadığı çöllerde akşam üstü ortaya çıkar. Avcılara yaklaşıp onlarla insan gibi konuşur. Bir şeyler ister sonra onlara güreş yapmayı önerir. Avcı kazanırsa "Gulyabani" sessizce çekip gider. Ama eğer o kazanırsa avcı, uzun zaman hasta yatacak demektir. Ya da çöllük ve harabe bir yerde yalnız başına yatan birinin ayağının altını yalaya yalaya kan çıkacak kadar inceltir. Sonra ölünceye kadar kanını içer.

Etimolojisi

gul jɑ bɑː ˈni sözcüğü Arapça "ġūl غول" yani canavar ile Farsça "beyābān بيابان" yani çöl yahut yabanlık ve Farsça nispet eki "ī"den terkiple türemiştir.

Harkıt, damlarda dolaşan ve bacadan torba sarkıtması ile bilinen çocukları korkutmak için ismi kullanılan yaratık. Türk halkının genellikle çocuklarını bazı tehlike ve davranışlardan sakındırmak için sıklıkla başvurduğu memoratlara örnek kabul edilebilir. Bu tür memoratlar genelde "korku" ve "hortlak" gibi terimlerin sessizlerinden türetilen çocuk diline uygun sözcüklerden oluşmaktadır.
Masallarda kullanılan tekerleme: "Harkıt, bacadan torbanı sarkıt. Çocukları al, git"


Harpia

Adları; Aello (Bora), Kelaino (Karanlık) ve Okypete (Hızlı uçan) olan Harpiaların, Zeus tarafından, geleceği büyük bir doğrulukla bildiği için (başka bir efsaneye göre de çocuğuna eziyet ettiği için) cezalandırılan Trakya'nın efsanevi kralı Phineos'un yiyip içtiklerini çalmakla görevlendirildiklerine inanılırdı. Genellikle kadın başlı, akbaba bedenli olarak canlandırılırlardı.Hayalet

Fantom (phantom), halk deyişiyle “hayalet” olarak bilinen bazı fenomenlere metapsişik alanda verilen addır.
Ruhçu görüşe göre, fantomlar ruhsal bir faaliyet sonucunda oluşmakla birlikte, ne ruhtur ne de ruhun perisprisidir. Fantom fenomenleri Spiritüalizm’de esas olarak 3 grupta ele alınır:
Fiziksel medyumluk deneylerinde oluşan ektoplazmik fantomlar: Neo-spiritüalist görüşe göre, bunlar, materyalizasyon ve demateryalizasyon tekniklerini kullanan medyumun, ektoplazmasını kendi perisprisiyle biçimlendirerek oluşturduğu fantomlardır. Bunların oluşumu için bedensiz bir varlık ile irtibata geçilmiş olması şart değildir. Bedensiz bir varlığın mevcudiyetinin sözkonusu olduğu durumlarda da medyum, bedensiz varlıktan aldığı tesir ve imajları perispri-akışkanlar yoluyla ektoplazmasına yansıtarak fantomu yine kendisi oluşturur.
Perisprinin etkisi altında, süptil maddelerin yoğunlaşmasıyla oluşan, duble ve seyyal ikiz adıyla bilinen fantomlar.
Tekinsizyer fantomu: Cinayette olduğu gibi, bazı normal-dışı ölüm koşullarında can çekişen kişinin bıraktığı imaj yüklü vibrasyonların o mekana gelen hassas kişilerce paranormal olarak algılanması sonucunda hassas kişinin fantom algılaması.

Hıbılık

Türkiye'nin bazı yörelerinde yaşayan insanlara göre, görünüş olarak Alkarısı şeklinde olan kötücül bir varlık. Ona gıbılık da denilmiştir. Ancah "hıbılık"ın ondan farkı vardır. Alkarısı sadece yeni doğum yapmış kadınları rahatsız eder. Oysa hıbılık kadın-erkek hiç kimseye rahat vermez. Hıbılık genellikle yalnız kadın görünüşündedir ancak erkek görünüşlüsü de vardır. O, yanına gittiği kişinin göğsüne çöker ve nefesi kesilip ölene kadar boğazını sıkar.
İnanışa göre, hıbılık, onu yakalayan birine bol bol altın verir. Bazı yörelerdeki görüşlere göre, hıbılık uykudayken insanların üzerine çöken kötü ruhtur. Hıbılık kimi basarsa, o insan yerinden kıpırdayamaz, dili tutulur ve ter basar.

Hınkır munkur; halk hikayelerinde yer alan doğaüstü kötücül bir yaratık. Yakaladığı insanları önce boğarak öldüren sonra da yiyen bir canavar olarak tanımlanır. İnsana benzer, fakat göbeğinde bulunan bulunan bir torbanın içinde yavrusunu taşır. En korktuğu şey üzerine idrar yapılmasıdır. Böyle tehdit edilirse ortadan kaybolacağına inanılır.

Hırtık -ya da Hırtik-; üst kısmının insan, alt kısmının hayvan şeklinde olduğuna inanılan, bedeni tüylerle kaplı, ayakları ters kötücül cin, yaratık. Akarsularda (Elazığ yöresinde özellikle Fırat Nehri'nde) yaşadığı kabul edilir. Bu yörelerde adına Çay hırtığı da denilmektedir. Hırtık insan kılığına girip, kılığına girdiği kişinin yakın arkadaşlarına veya akrabalarına gidip, onlarla konuşarak orman ya da akarsu kıyısına götürüp boğmakta, öldürmektedir.
Özellikle karanlıkta ortaya çıkan hırtıktan korunmanın tek yolu ateş yakmaktır. Konuştukları kişinin hırtık olduğundan şüphelenen kişiler, vücutlarının çevresinden veya ayaklarının altından ateş geçirirler. Bu davranışı tekrarlayan hırtık, tüylerinin yanmasıyla kaçıp kendini suların içine bırakır ve gözden kaybolur.
Yine hırtığım zaman zaman çeşitli kişilerin kılığında, ata binip gezdiğine ve atları yorduğuna inanılmaktadır. Atlarını sabah yorgun ve terli bir şekilde bulan kişiler hayvanlarını hırtıkın götürüp götürmediğini anlamak için atların semerlerine veya sırtına yapıştırıcı maddeler sürmektedir. Bu sayede hırtıkın, bu hayvana binince tüylerinin yapışacağına ve tekrar binmeyeceğine inanılmaktadır.

Hidra

Lerna bataklıklarında yaşayan dokuz başlı bir canavarın adıdır. Bu canavarın öldürülmesi Herkül'ün on iki görevi arasında 2 sırada yer alan vazifedir. Babası Titan Tifon ve annesi canavarların tanrıçası Ehidna olan Hidra'nın Lerna gölündeki yuvası, ölümden sonraki dünya ile insanların dünyası arasındaki kapının tam ağzında yer almakta olup, Hidra ise bu kapının bekçiliği görevini üstlenmekteydi. Hidra'nın öldürülmesinin çok zor olmasının sebebi kesilen her bir başın yerine derhal bir yenisinin çıkması idi.
Herkül bu canavar ile karşılaşmadan önce bataklık içerisindeki zehirli gaz ve dumanlarla kaplı Hidra yuvasının girişinde, ağzını ve yüzünü bir örtü ile örterek kendini korumuştur. Canavar ile karşılaşıp savaşmaya başlayan Herkül bir süre sonra, kestiği kafaların yerine devamlı yenilerinin çıktığını görünce aslında boşuna savaşıp yorulduğunun fark etmiş ve tam umutsuzluğa kapılmaya başladığı anda yardımına İolaos (Herkül'ün yeğeni) yetişir.
Sanıldığına göre, o anda Athena'nın da yardımı ile canavarın kesilen başlarının bir daha çıkmaması için boyunlarının meşale ile yakılmasını akıl eder ve hemen orada yaktığı meşaleyi Herkül'e uzatır. Bu meşale sayesinde kestiği başların yerini dağlayarak canavarı öldürmeyi başaran Herkül, Hidra'nın kestiği başlarından birini bir kesede saklayarak, onun zehirli kanını daha sonraki görevlerinde oklarında kullanmış böylece bu okların açtığı yaraların kapanmaz bir hale gelmesini sağlamıştır.

Hortlak

Mezardan çıkarak insanları korkuttuğuna inanılan yaratık, hayalet, zombi. Ölüp tekrar dirilen. Korku edebiyatı ve sinemasında; ruhen terk edildikten (ve muhtemelen çürümeye başladıktan) sonra bir varlık tarafından kontrol altına alınarak tekrar kullanılmaya başlanılan beden anlamında kullanılır (Namevt, ing. Undead). Söz konusu varlık bedenin eski sahibi olabileceği gibi, bir başkası da olabilir.
Ölen bir kişinin, mezarından çıkıp dolaşmasına "hortlaklık", bunu yapana ise "hortlak" denir. İnanışa göre yaşarken kötülük edenler, başkalarının ağız tadını kaçıranlar, arabozucu ve dedikoducu, geçimsiz insanların ölünce hortlayacağına inanılır. Hortlak çoğunlukla yaşlı kimselerden olur. Gömüldüğü gece mezarından kalkar.
Eski Türklere göre eğer insan savaşta değil de yaşlılıkta ölürse onun Gök Tanrı tarafından Uçmak'a alınmayacağına inanılmıştır. Gene inanışlara göre hortlak gece mezardan kalkan, sırtında kefenle ortalıkta dolaşan bir yaşayan ölü'dür. Bunlar kızdıkları kimselere sataşırlar, hızlı koşarlar, ata binebilirler, silah kullanabilirler, insana kızabilirler, istediklerini döverler, sevdiklerini kaçırırlar, ev basarlar, yol keserler. İnanışa göre hortlağın saldırısından korunmak için mezarlık yakınlarından geçerken dua okumak gerekir. Söylentiler hortlakların genelde çirkin ve ürkütücü olduğunu, sırtında kefen ya da tabut taşıdığını söyler. Anadolu halk inançlarına göre bir kimsenin hortlaması uğursuz bir olaydır. Hortlayan kişinin ahiretten kovulduğuna inanılır. Hortlaklar dişi de olur, erkek de. Kimi hortlaklar "hayvan" kılığında gezer, çoklukla ıssız kalmış evlerde, tekin olmayan yerlerde, mezarlıklarda bulunurlar. Söylentiye göre Kıpçak çöllerinde, Çin'de ve Hindistan'da yaşayan mitolojik efsanevi bir kuş. Umay kuşu. Cennet kuşu. Yunanca Feniks denilirdi.

İççi

Eski inanışlara göre, her bir dağın, akarsuyun ve ormanın kendi koruyucusu vardır. Aslında sahipler (iyeler) sistemiyle bir çizgide birleşen bu ruhlar iyiliksever olup insanlara yardım ederler. Karşılığında da onlara karşı saygılı davranılmasını isterler. saygısızlık gördükleri zaman da o insana zarar verebilirler. Bu ruhların genel adı "iççi"dir.ncibus, kadınları ayartan ya da onlara uykularında tecavüz eden efsanevî bir erkek şeytandır.Bunu yapmasının sebebi onları "cambion" doğurması için hamile bırakmaktır. Succubus ise, Incibus'un aksine erkeklerin rüyalarına girip onları baştan çıkaran erkek dişi iblislerdir. İncibus ya da Succubus'lar, eve davetsiz girip başka bir formda görünebilirler. Kurban olanları sadece bir rüya olarak algılar. Bir vampir klanıdır.

İncıbus, işe yara canlı sperm üretemez. Spermi kendi türünün dişi haliyle yani "succubus" olarak bir erkek insandan edinir.
Bazı kaynaklar, şunları iddia ediyor;
İncibus, dişi insanın enerjisini emer.
Birinin incibus olduğunu normalden daha soğuk erkeklik cinsel organı ile anlayabilirsiniz.
İncibuslar bir ilişkiyi tekrarlarlarsa çok yorulurlar ya da ölürler.

Medya ve Popüler Kültür

İncibus terimi, bazen aynı kişilerle ilişki için kullanılır.

İtbarak (ya da İt Barak); eski Türk destanlarında sözü edilen, Türklerin sürekli savaşa tutuştukları, o zamanki Türklerin kuzeybatısında yaşayan "köpek başlı insana benzer yaratıklar". Efsanelere ilk defa "Çok tüylü köpek" manasında geçmiştir. Oguz Kagan destanlarına göre, "Itbarak'ların yurdu, kuzey-batıya dogru uzanan, karanlık ülkeleri içindeydi. Oğuz Han, 'İtbarak'lara karşı bir akın yapmış; fakat yenik ayrılıp, dağlar arasındaki bir nehrin ortasında bulunan, küçük bir adacığa sığınmak zorunda kalmıştı.

Kamos, Harput yörelerinde görülen bir kötücül yaratıktır. Yalnız başına uyuyan insanların üzerine bütün ağırlığı ile çöker, onların çarpılmalarına bazen de ölmelerine sebep olabilirmiş. Uykuyla uyanıklık arasında olan insan onu hisseder ama kurtulmak için hareket edemezmiş. Geceleri dolaşan bu yaratık anlatımlara göre bazen iriyarı, bazen de cüce görünüşlüdür. Başında daima bir börk taşır. Bir insan bu börkü kapmayı başarırsa elinde börk büyüklüğünde altın kalacağına inanılır. Zaman zaman kara kedi şeklinde de görülebilen kamosun bastığı kişi, kanının çekilip damarlarının kuruduğunu sanır. Kamos, Türkiye'nin başka yerlerinde Karabasan olarak anılır.. Kamos sözcüğünün kabus kelimesinin anlamı ile benzeşmesi dikkat çekicidir Karakondjul (Karakondjol)

Kategori: Efsanevî Yaratıklar

Karakondjul (Bulgarca: Караконджол), bir Bulgar mitoloji yaratığı. Türk folklorunda yaratığa verilen Türkçe isim ise Karakoncolos'tur. Geceleri insanlar uyurken ve dışarıda kimseler yokken, etrafta gezdiğine inanılır.

Yılda sadece bir kez, Noel arefesinde meydana çıkar. Bu yaratığın tasviri, başı insan ve gövdesi at olan, uçmak için kanatları olan bir yaratık olduğuna inanılır.

Kara Kırnak

Türkmenlerin demonolojik görüşlerinde, ırmaklar ve bu anlamda suyla ilintili olan şeytanî bir karakter. Ancak onun hakkında inanışlar belli yerlerle sınırlıdır ve Türkmenlerin tamamında pek fazla yayılmamıştır.
İnanışlara göre "Kara kırnak"; kadına benzeyen, bedeni baştan başa kıllarla örtülü bir varlıktır. Suda olan bir insanın üstüne gelip, zarar verebilir. Onun için en eski zamanlarda çocuklarının suda oynamasından ve boğulacaklarından korkan anneler, onları "Kara kırnak" ile korkuturlardı. Ondan söz edilirken, adına bazen "Su sahibi", bazen de cin denilir.

Kara Koncolos, Karakoncolos

Türk mitolojisinde, Karakoncolos, 'kara renkte ve çirkin olarak tasarımlanan bir umacı, bir kötülük cini'dir. Özellikle Kuzeydoğu Anadolu Pontik kökenli, Laz kültüründe yer etmiş ve Bulgar folklorunde de rastlanan bir yaratıktır. Bir tür öcüyü andıran karakoncolos pek dehşetengiz sayılmaz ve zararsız olduğuna inanılır. Bununla birlikte zaman zaman gerçek anlamda şeytanî bir şekilde betimlendiği de olmuştur. Özellikle kış aylarında yakaladığı kişilere çeşitli sorular sorar. Sorduğu soruları bilemeyenleri bir tarak ile öldürürmüş. Kürklü olduğuna inanılan bu yaratığın isminin Yunanca Kalikantzaris'den gelmiş olması olasıdır.
Bulgar folklorunde yaratığa verilen Bulgarca isim ise Karakondjul'dur ve geceleri gezdiğine inanılır.Kara Korşak

Kara korşak; Türkmen kültüründe eşek, köpek, domuz, keçi kılığına girdiğine inandıkları kötücül ruh ya da cindir. Gece kapıları çalıp, ev sahibinin tanıdığı bir ses ve kılıkla onu kandırarak çağırıp kaçırırmış. Bu cinden korunmak için pantolonun düğmelerini açmak gerektiğine inanılır.
Kara Kura

Acıklı, kötücül bir ruhun adı. Bazı inanışlara göre yeni doğum yapmış lohusa kadınları korkutan ve ciğerlerini alıp götürdüğüne inanılan ruh, hayali yaratık. İnsanlara korkulu kabusları ve karabasanları gönderen odur. Adıyla çocuklar korkutulur.

Bir kedi büyüklüğündedir ve keçiye benzer. Erkekleri boğmak için üzerlerine atlar.
Bir başka görüşe göre biçimsiz (şekilsiz) düşünülen bir varlık. Eski çağlarda insanları uykuda yakalayıp korkuturmuş. Sonra nefes almalarını engelleyerek ses çıkarmalarını önler, ciğerlerini alıp götürürmüş. Bu varlıklar kedi gibi hafiften ve sakin sakin gezen canlı biçiminde betimleniyordu.
Erzurum ve Erzincan yöresindeki inanışlara göre bu tabiat üstü güç, albastı gibi lohusalara musallat olan, onları korkutarak, ciğerlerini söküp götüren bir varlıktır. Konya civarında anlatıldığına göre, bu ruh, keçiye benzeyen fakat kedi büyüklüğünde olan, insanların üstüne çökerek onları boğmaya çalışan bir yaratık şeklinde düşünülür. Gün ışığından korkar, güneş doğunca kımıldayamaz, ancak o zaman yakalanabilir. Ona yemin ettirdikten sonra köle gibi kullanmak mümkün olurmuş. Karakura yatağında ekmek kırıntısı olan insanları da çok severmiş. Böyle yataklarda uyuyanlar karakura tarafından bastırılır, kabus görür sıkıntı çekerlermiş.

Kara Neme

Kötü ruhların genel adı. Kötü ruhlara Altaylı Türkler'ce Kara Neme, Saha (Yakut) Türkleri'nce Abası, Uygur Türkleri'nce de Yek'ler adı verilir; Ayrıca Yek sözcüğü Uygur Türkçesi'nde şeytan kavramının karşılığıdır.Kayberen

Kırgızların iyiliksever ruhlar arasına dahil ettikleri ve "kayıp eren" adıyla andıkları ruhlar, dağlarda yaşarlar ve -geviş getiren- hayvanları korurlar. Kırgızların inancına göre bu ruhlar, hayvanların artıp çoğalmasını sağlarlar. Ancak kızdıkları zaman da hayvanlarını telef edebilirler. Bunun için de ava çıkmadan önce, uğurlu geçmesi için "kayberen"den yardım isterler.
Dağlarda, taşlarda yaşayan ve hayvanları koruyan bu ruhlar aynı zamanda yaşadıkları yerin iyesidirler. Onun için, dağdayken bir tehlike ile karşılaşanlar "kayberen"den yardım isterler, "Başına dolanayım kayberen, kırk çiltan, yardım et'" derlerdi.
"Kayberen"in mal, hayvan iyesi ve koruyucu olduğuna ilişkin görüşler, zaman zaman "Dağ Ruhu" inancı ve Çiltan motifiyle kaynayıp karışmıştır. Çiltanlarda Kayberenler gibi dağda yaşayıp hayvanları korurlardı. Onların sayısı 40 olduğu için kırk çiltan denilirdi.
Kazak halk kültüründe göze görünmeyen vatlıklar ya da şeytanlar olarak bilinen "kayip iren" adı, "Bab tükti şaştı-Kayıp iren kırk şilten" ifadesinde karşımıza çıkmaktadır.
Işık yüzlü eren olarak bilinen, sayıları kırk olup, insanların gözüne görünmeden onların arasında yaşayan ve doğaüstü güçlere sahip "çiltan" motifleri Orta Asya'nın diğer halklarında da vardır. Kayberen inancı ata kültüyle bağlıdır. Onun adına, Türk halklarının birçoğunda rastlanır. Anadolu Türklerinde "kayb erenleri" şeklinde rastlanır ve eski inanışların bir izi gibi, evliyalar hakkında görüşlerden kaynaklanan bir anlayışı ifade eder. Bu inanışa göre "kayberenler", evliyaların insan kılığına girmiş ruhlarıdır. Göze görünmeyen bu evliyaların yaşadıklarına, daha çok dağ başlarında olduklarına ve yaşadıkları yerin çevresindeki insanları koruduklarına inanılır. İnsanlar onlara saygısızlık etmekten korkarlar.
Yerli halk tarafından her yılın yazı ve sonbaharında "kayberenler" için kurbanlar kesilir.
Efsanesi
Bir karı kocanın hiç çocukları yoktu. Ömürleri boyunca çocuk sahibi olmak için Tanrı'ya yalvardılar. Tanrı onlara, yaşlanıp güçten düştüklerinde, kırk çocuk verir. Yaşlı çift, bu çocuklara bakamaz ve onları götürüp dağa bırakırlar. Kayberenler gelip onları yedirir, içirir ve büyütür. Bu kırk çocuk büyüdükten sonra, insanların gözüne görünmeyen koruyuculara dönüşürler.
Etimolojisi
"Kayberen" adı; göze görünmez anlamındaki "kayıp" ile kutsal, nur yüzlü anlamındaki "eren"den gelmektedir.Kayış Baldır

Çocukları korkutmak için uydurulmuş kötücül varlık. Kayış Bacak ta denilen, ayakları kayıştan gulyabanidir. O, kendi ayakları üzerinde durup yürüyemez. Bunun için de yoldan giden insanları aldatıp, onun boynuna biner. Sonra kayış ayaklarını onun beline dolayıp, yolu bitinceye kadar onu bırakmaz.
Elsiz ve ayaksız bir ihtiyar görünümünde olan bu varlık, ırmak kenarında oturup, gariban bir görünüş sergileyerek, oradan geçenlerden, onu omuzuna alarak ırmağın diğer kıyısına geçirmelerini rica eder. Kim onu omuzuna alırsa, 'Kayış Baldır'ın karnından bir anda yılana benzer üç arşın uzunluğunda iki ayak çıkıp, yolcunun bedenine sarılır. Elleriyle de sıkı sıkıya sarılıp, "Ne dersem, onu yapacaksın" diyerek, o insanı kölesi yapar.
Söylentilere göre 'Kayış Baldır' uzadıkça uzanan, başı bulutlara değen korkunç bir canlıdır. O, akşam ezanından sonra ortaya çıkar. Bir yoruma göre, böyle bir hikâye anlatılarak, çocukların akşam karanlığında evden çıkmalarının ve yaramazlık yapmalarının önüne geçilmek isteniyormuş.

Kerberos, Yunan mitolojisinde, Hades'in yönettiği, ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında bekçilik yapan üç başlı köpek (Hesiode'ye göre 50, Horace'a göre ise 100 başı vardı). Kuyruğu bir yılan olan ve sırtında sayısız yılan başı bulunan, ısırıkları zehirli bu köpek, Herkül'ün 12 görevi arasında yer alır. Kerberos, Yunanca "çukur iblisi" (çok derinlerdeki, şeytâni çukur) demektir. Yarı kadın-yarı yılan Ekhidna ile dev Typhon'un oğlu olan Kerberos'un kardeşi Orthros'tur. Dev zincirlerle bağlı olan bu köpeğin görevi, yer altına giren ölülerin tekrar yeryüzüne çıkmalarını önlemektir. Sadece üç kere yenilmiştir:

Son görevi Kerberos'u yakalamak olan Herakles tarafından yakalanarak.,
Müzik yeteneğini kullanan Orpheus tarafından uyutularak,
Lethe ırmağındaki su yardımıyla Hermes tarafından uyutularak,
Roma mitolojisinde, ilaçlı keklerle Aineias tarafından uyutularak,
Yine bir Roma masalında, ilaçlı keklerle Psykhe tarafından uyutularak.
Kerberos, özellikle kapıların, eşiklerin ve sınırların bekçisi olmanın arketipi olmuştur. Orta Çağdan günümüze kurgu yapıtlarda sıkça bu özelliğiyle yer almıştır (Dante'nin İlahi Komedya'sında ve Fluffy olarak J. K. Rowling'in Harry Potter ve Felsefe Taşı adlı kitabında.) Ayrıca günümüzde güvenlik ve savaş alanında da kullanılmaktadır (MİT tarafından geliştirilen Kerberos protokolü gibi.)

Herkül'ün 12. Görevi
Herkül'ün 12. ve son görevi, Hades'in krallığını yaptığı ölüler diyarının bekçi köpeği olan Kerberos'u Atina'ya getirmekti.Görevi aldıktan sonra, diğer tarafa geçmek için Eleusis'ten yardım ve bilgi alan Herkül, Tanareum bölgesinde ölüler diyarına geçiş yapabileceği girişi bulur. Athena ve Hermes'in yardımı ile girişten geçen ve Charon'u da yine Hermes'in yardımı ile geride bırakan Herkül Kerberos ararken, Ölüler diyarında Hades tarafından zincirlenen Thesus'u sihirli kelepçelerinden güç de olsa kurtarır.

Hades ve Persephone'nin karşısına çıkıp durumunu anlatan Herkül, onların onayını alarak Kerberos'u geri getirmek üzere izin alır. Kerberos'un karşısına çıkıp, güreşte onu yenmeyi başaran Herkül, Kerberos'u yeraltı dünyasından çıkararak Atina'ya; Eurystheus'un karşısına çıkarır. Korkudan nereye saklanacağını bilemeyen Eurystheus, yakınında bulunan büyük bir amfora'nın içerisine saklanır. Herkül'ün Kerberos'u yeryüzüne çıkardıktan sonra,etrafa saçılan zehirli salyasından dünya üzerindeki ilk zehirli bitkiler oluşmuş ve buradan yayılarak diğer ülke ve topraklarda da yetişmeye başlamıştır.Kiklop

Yunan mitolojisinde alınlarının ortasında tek gözleri bulunan devler. Poseidon ile Amphitrite'nin oğulları. Onlar tanrılardan korkmayan, zalim, insan etiyle beslenen yaratıklardır. Homeros'a göre kikloplar, mağaralarda yaşayan korsan çobanlardır. Odysseus adamları ile birlikte Troya Savaşından vatanına dönerken dev kiklop Polyphemos'a esir düşmüş ve onu öldürmek zorunda kalmıştı. Oğlunun öldürülmesine sinirlenen Poseidon Odysseus'u bin bir türlü felaketle cezalandırmıştı. Hesiodos'a göre kiklop'lar, üç taneydi, Gaia ve Uranos'ün çocukları idi. Brontes, Steropes ve Arges ('gök gürültüsü', 'parıltı' ve 'şimşek'). babaları tarafından Tartaros'a hapsedilmiş, daha sonra Zeus tarafından kurtarılmış ve ona titanlara karşı savaşta yardım etmişlerdi. Bir rivayete göre, kikloplar, Apollon'un oğlu, sağlık ve hekimlik tanrısı olan Asklepios'u öldürmüşlerdi. Buna sinirlenen Apollon oğlunun öcünü almış ve kiklop'ları öldürmüştü. Daha sonra çıkan efsanelerde kikloplar ateş tanrısı Hephaistos'un yardımcıları idi ve onun yanında demircilik yaparlardı.
Türk mitolojisinde karşılığı Tepegöz'dür.Kujata

Değişik inançlara göre türleri anlatılan ve farklı taş ve metallerden oluştuğu söylenilen yedi cennet vardır ve Araf'ın da içinde bulunduğu yedi cehennem vardır (Kimileri Dünya'yı da bu yedi cehennemden biri sayar.) Yeryüzü büyük bir denizle çevrili, geri kalan bölümde ise çember biçimindeki Kaf Dağı bulunur. Yeryüzü -ışığıyla, gökyüzünün mavi rengini de yansıtan- kutsal taş Sakrat'ın üzerinde oturmuştur. Bu taşın tek bir tanesinin sahibine büyüsel güçler sağladığı ileri sürülür.
İşte tüm bunların dev bir meleğin omuzlarında durduğu (Yunan mitolojisinde Atlas), bu meleğin de, birçok gözü ve ayakları bulunan, büyük bir boğa olan Kujata'nın üzerindeki yakuttan bir kayanın üzerinde durduğu ve boğa Kujata'nın da kaosta yüzen devasa bir balık olan Bahamut'un üzerinde durduğuna inanılır.
Kujata bu bağlamda Bahamut tarafından desteklenen, yakut üzerinde oturuken aynı zamanda dünyayı taşımakta olan melek arasında yer alan mitolojik bir boğadır.

Kujuta

Değişik inançlara göre türleri anlatılan ve farklı taş ve metallerden oluştuğu söylenilen yedi cennet vardır ve Araf'ın da içinde bulunduğu yedi cehennem vardır (Kimileri Dünya'yı da bu yedi cehennemden biri sayar.) Yeryüzü büyük bir denizle çevrili, geri kalan bölümde ise çember biçimindeki Kaf Dağı bulunur. Yeryüzü -ışığıyla, gökyüzünün mavi rengini de yansıtan- kutsal taş Sakrat'ın üzerinde oturmuştur. Bu taşın tek bir tanesinin sahibine büyüsel güçler sağladığı ileri sürülür.

İşte tüm bunların dev bir meleğin omuzlarında durduğu (Yunan mitolojisinde Atlas), bu meleğin de, birçok gözü ve ayakları bulunan, büyük bir boğa olan Kujata'nın üzerindeki yakuttan bir kayanın üzerinde durduğu ve boğa Kujata'nın da kaosta yüzen devasa bir balık olan Bahamut'un üzerinde durduğuna inanılır.

Kujata bu bağlamda Bahamut tarafından desteklenen, yakut üzerinde oturuken aynı zamanda dünyayı taşımakta olan melek arasında yer alan mitolojik bir boğaKurt Adam
Kurt Adam

Bir insanın bir hayvan, özellikle de kurt biçimine girebilmeye yetenekli olması, kurtadam söylencesinin çıkış kaynağı hakkında yeterli bir açıklama değildir. Çok eskiden beri çeşitli kaynaklarda ve toplumlarda kurtadam öykülerine rastlanmaktadır. Farklı coğrafyalarda yaşayan insan topluluklarında sadece kurtadamlık değil çeşitli insan hayvan karışımı yaratıklarada rastlanmaktadır. İskandinavların Ayı Adamları, Kızılderililerin Bizon Adamları, Afrikalıların Sırtlan Adamları, Türklerin İtbarak'ları, ve İstanbul’un Kedi Kadınları bunlara örnektir.
İstanbul’un Kedi Kadınları, Kurt Adamları
İstanbul’un kedi kadınlarından söz eden Amerikalı romancı ve senaryo yazarı Guy Endore’dir. Endore Kedi kadınlardan bahsettiği ilk baskısını 1934 yılında yaptığı Parisin Kurt Adamı adlı kitabında kurgusal bir öyküyü anlatmaktadır.1870 yılının komün ayaklanmasında geçen öykü kurtadamlar konusunu ayrıntılı bir araştırma ile desteklemektedir.
İstanbul’un kedi kadınları hakkında şunları söylemektedir Endore: “Bir saç tokası kullanarak pirinç tanelerini yerler ve bilirler ki yaratıkların kurdukları sofrada karınlarını iyice dolduracaklardır.” Amerikalı yazar Endore bir korku romanı yazıyor ve elindeki folklor malzemesini buna göre yorumluyor , kurguluyor ve abartıyor.Yazar büyük bir olasılıkla Kedi kadınlar diye folklorumuzda ve masallarımızda geniş bir yer tutan her kılığa giren cadılardan ve cadı kadınlardan bahsetmektedir kendi savına uygun olarak.

Tarihte Kurtadamlık
Eski Yunanlılar ve Karadeniz'in kuzey kıyılarına yerleşmiş Scythia soyu, bölge yerlileri Neurianları sihirbaz olarak kabul ediyorlardı. Bu olağan üstü büyücülerin her yıl birkaç gün için kurda dönüştükIerine inanıyorlardı. Tarihin babası olarak nitelendirilen M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan eski Yunanlı Heredot ise dilediklerinde kurda, dilediklerinde insana kolayca dönüşebilen bir insan türünden söz etmektedir..
Bir görüşe göre yüzyıllar önce, insanlığın erken tarihlerinde kurtadam doğal olmayan bir istekle insan etine açlık duyan bir canlı türü olarak kabul edilirdi.Bu insan, çeşitli büyülerin yardımıyla dilediğinde yırtıcı bir kurda dönüşmenin bir yolunu bulmuştu. Eskilerin söylediğine göre, kurda dönüşen kişi insan sesini ve insan gözlerini muhafaza eder. Ancak vahşi dört ayaklı kurdun kuvvet ve kurnazlığını taşırdı. Kurtadamın kim olduğunu ses ve gözlerinden tanımak mümkündü.
Biçim değiştirerek kurda dönüşrnek olayından, Roma edebiyatında bir büyü işi olarak söz edilir. M.S. I. yüzyılda eser vermiş Vergilius, bu söylenceden söz eden ilk Latin ozanıdır. Bunu Propertius, Servius, ve Petronius izlemiştir. Petronius, M.S. 54-68 yılları arasında Nero dönemi Roma'sının saray eğlence müdürüydü. Satyricos adlı kitabında hiciv, macera ve fantezi dolu bir kurtadam öyküsü de vardır.
Eski Yunan ve Roma geleneğinde bir insanın kurda dönüşmesi, bir ceza olarak simgeleniyor. Böyle bir olayı M.S. 64- 113 yıllarında yaşamış olan Plinius şöyle anlatıyordu: "Tanrılara insan kurban etme törenlerinden birinde kurban gölün kıyısından alınır. Ancak kurban kaçarak karşı kıyıya yüzdü. Karaya çıktığında kurda dönüşmüştü. Bundan sonraki 9 yıl boyunca yanında bir grup insanla kırlarda dolaştı. Eğer bu süre içinde insan etine yaklaşmazsa yeniden insan olacaktı. Nitekim kurtuldu ama hayatının 9 yılını kurt olarak yaşadı. "
Günahı yüzünden ceza olarak kurtadama dönüşen birinin öyküsünü de M.Ö. 43-M.S. 18 tarihleri arasında yaşamış Ovidius anlatır. Metamorphoses (Değişimler) adlı uzun şiirinde, yaradılıştan Sezar'a dek olan dönemdeki mucizevi değişimlerden söz eder. Romalı ozan Ovidius, Arkadya'nın mitsel, kralı Lyeaon'un öyküsünü anlatır: "Tanrılar tanrısı Olimposlu Jupiter Lycaon'u denemek için kılık değiştirip onun sarayına yemeğe gider. Lycaon da onun Tanrı olup olmadığım anlamak için insan etinden yemek ikram eder. Jupiter bunu anlayınca ceza olarak Lycaon'u kurda çevirir. O da bu kimlikle sonsuza dek kalır ve çevreye korku salar." M.Ö. 4. yüzyıl civarında Eflatun ve M.S. 2. yüzyılda Pausanias da hemen hemen aynı türden değişim öyküleri anlatarak aynı noktada buluşuyorlardı.
15. ve 16. yüzyıllarda kurtadama dönüşme inancı, tüm Avrupa 'da büyücülük ve cadılıkla aynı kefeye konuyordu. Özellikle Fransa ve Almanya'da kurtadam olduğundan şüphe edilen biri, acımadan yakılır ya da asılırdı. Nitekim kurtadam avı dinsel duygular adına yapılırdı. Büyücü ve "kurtadam mahkemeleri" bugün bile anlatılmaktadır. Sözgelimi 100 yıldan daha fazla bir süre, 1520-1630 yıllarında Fransa'nın yaklaşık 30.000 kurtadam olayıyla sarsıldığı bilinmektedir.

Kurtadamlığa Dair Çeşitli Örnekler
1573'te Fransa 'da Dijon yakınlarındaki Dôle' de, GilIes Garnier adında bir "kurtadam" köye zarar vermek ve küçük çocukları "yemekle" suçlanmıştı. Suçunu itiraf edince de kazığa geçirilerek yakılmıştı..
1598'de yine Fransa'da Caude yakınlarındaki ıssız ve vahşi bir yörede birkaç Fransız köylüsü, 15 yaşındaki bir erkek çocuğunun cesedini buldu. Çocuk.korkunç bir şekilde parçalanmıştı ve her yerinden kanlar fışkırıyordu. Bir çift kurt da cesedi yiyordu. Uzaktan köylüler görününce kaçıp ağaçlıkların arasında kayboldular. Köylüler "kurtları" izlediler ve bir çalılığın içinde sinmiş, yarı çıplak bir adam buldular. Uzun saçlıydı. Bakımsız, uzun bir sakalı, sanki pençe görünümünde uzun ve kirli tırnakları vardı. Aralarında pıhtılaşmış kanlar ve insan eti parçaları görülüyordu. Adam, Jacques Rollet adında bir ruh hastasıydı. Köylüler gelip de kaçmadan önce cesedi parçalıyordu. Aslında ortada kurt filan yoktu. Adamlar o andaki heyecanlı halleriyle bu ruh hastası adamı bir kurtadam olarak algılamış olabilirler. Fakat bunu anlayabilmek olanaksızdı. Ama şurası kesindi ki, Rollet kendini bir kurt gibi hissediyordu. Bu kuruntunun etkisi altındayken birçok insanı parçalayıp yemişti. Sonuçta ölüme mahkum edildi. Fakat Paris Mahkemesi kararı bozdu. Onu bir akıl hastanesine gönderdi. Burası idam edilmeyen kurtadamların kapatıldığı bir yerdi!

20. Yüzyıl
Kurtadamlara ilişkin olaylar eskisi kadar yoğun olmamakla birlikte zaman zaman bu tür olaylardan söz edilmektedir. Örneğin Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce üç kurt adamın ele geçirildiği öne sürülmektedir.
1925'te ise Fransa'nın Strasbourg kenti yakınlarındaki bir köyün halkı, köyden bir çocuğun kurtadam olduğuna ilişkin tanıklık ettiler. 5 yıl sonra Bourg-Ia-Reine'de de bir kurtadam korku saldı. Pierre van Peasen, 1939'da yayımladığı, Bizim çağımızın Günleri adlı kitabında bu olaya değiniyordu.
1946'de Kuzey Amerika'nın en eski Kızılderili kabilelerinden biri olan Navajo'lara "dört ayaklı bir katil" musallat oldu. Bu garip yaratık hep dolunay zamanı ortaya çıkıyordu.
1949'da Roma'da bir polis ekibi, garip davranışlı bir adamı izlemekle görevlendirildi. Adam, kurtadam psikozu içindeydi. Düzenli olarak her dolunay döneminde kontrolünü kaybediyor ve ürkünç bir şekilde uluyordu.
1957'de Singapur'da polisler, benzeri bir olayı izlemek için görevlendirildiler. Çünkü, bir yatılı kız okuluna sürekli olarak bir kurtadamın saldırdığı iddia ediliyordu. Kızlardan biri bir gece, baş ucunda duran birisinin varlığıni hissederek gözlerini açtı. Karşısında saçları burnuna kadar düşen, uzun ve sivri dişli, korkunç görünüşlü bir adam duruyordu. Fakat olayın ardındaki gizem çözülemedi.
1975'te İngiliz gazeteleri, Staffordshire'ın Ecc1eshall köyünde yaşayan 17 yaşındaki bir gencin olağanüstü haberleriyle dolup taşıyordu. Delikanlı, kurtadama dönüştüğü inancı içindeydi. Bu zihinsel acılarına kalbine sapladığı bir bıçakla son verdi. Delikanlının yakınlarından biri şöyle diyordu: "Ölmeden çok kısa bir süre önce bana telefon etti. Yüzünün ve ellerinin renk değiştirdiğini ve giderek kurtadama dönüştüğünü söyledi. Az sonra sesi giderek homurtuya dönüştü."

Sonuç
Halihazırdaki bilimsel bilgiler, kurtadam olayında olduğu gibi bir insan formunun bu kadar kısa zamanda bir başka biçime dönüşmesinin kesinlikle olanaksız olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla kurtadam efsaneleri tümüyle cehalet ve kuruntu üzerine kurulmuş olabilir. Fakat yine de yüzlerce yıldır bildirilen bu tür olayların. gözardı edilemeyeceği belirtiliyor.Likantrofi
Seri cinayet her zaman var olmuştur seri cinayet suçunu tarif etmek için kullanılan terminoloji, asırlarla beraber değişmiştir. Dört yüz yıl önce katiller, Avrupa’yı dolaşıp kurbanlarını hayvani bir hırsla öldürürlerdi. O zamanlar onlara “Psikopat” ya da “Cani manyak” veya “Şehvet katili” denmezdi. Onlara Likantrofi denirdi. Bu ifade, iki Yunanca kelimenin, Lykos (Kurt ) ve Antropos (Adam) birleşmesinden oluşmuştu.
Bu seri katillerin bazıları, o kadar sapkın adamlardı ki kendilerinin doğaüstü canavarla olduklarına gerçekten de inanıyorlardı. Avladıkları köylüler, zaten buna kesin olarak inanıyorlardı. Aynı şekilde, yetkililer de likantrofiye açıktan açığa inanıyor ve onu dönemin en önemli toplumsal sorunu olarak görüyorlardı.
1941 tarihli klasik Kurt Adam gibi eski filmlerde, likantrofi korkunç bir lanet olarak gösterilir. Lon Chaney Jr, bir kurt adama dönüşmekten hiç hoşlanmaz, fakat ister hoşlansın, ister hoşlanmasın, her dolunayda kılları ve pençeleri çıkıp dişleri sivrileşmeye başlar. On altıncı yüzyıl insanları, olaylara başka bir gözle bakıyorlardı. Kurt adamlar, şeytanla bilerek bir anlaşmaya giren kötü adamlar olarak görülürlerdi. Canavara dönmeyi kendileri istiyorlardı.
1500’lerin sonlarındaki Gilles Garnier adındaki Fransız bir münzevinin böyle şeytani bir anlaşma yaptığı rivayet edilir. Anlaşmanın karşılığında Garnier, onu aç ve insan yiyen bir kurda dönüştüren kara büyü içeren bir merhem almıştı. Aşağı yukarı aynı zamanlarda Peter Stubbe adında bir Alman, güya ona kurt adam güçleri veren efsunlu bir kemere karşılık ruhunu satmıştı.
Dönüşüm yöntemleri farklı olabilirdi, fakat bu iki manyak tarafından işlenen suçlar, şaşılacak derecede birbirlerine benziyordu ve aynı ölçüde mide bulandırıcıydı. Kurt adam filmlerinin sahte dehşetlerinden çok daha korkutucuydu. Hem Garnier hem de Stubbe, genelde çocukları avlayan şehvet katilleri ve yamyamlardı. Garnier, iki ay içinde dört küçük kurbana saldırmış ve onları çıplak elle ve dişleriyle parçalamıştı. Daha uzun bir zaman içinde Stubbe, aralarında öz oğlunun da bulunduğu en az beş kurbanı öldürmüştü. Söylendiğine göre Stubbe, oğlunun boynunu kopardıktan sonra kafatasını parçalayıp beynini yemişti.
Modern psikiyatri, ortaçağın kurt adamlığı yerine, bize “Anti sosyal kişilik bozukluğu” gibi kavramlar sunmuştur. Ancak bu yüzyılda bile, arada bir öyle bir katil çıkar ve suçları öylesine tüyler ürpertici olur ki bunlar doğaüstü bir canavarın işi gibi görünebilir. Örneğin 1920’lerde yamyam bir katil olan Albert Fish, on iki yaşındaki bir kız çocuğunu kandırıp Wisteria Köşkü diye anılan terk edilmiş bir eve götürmüş, onu orada öldürüp parçalamış ve etlerinin bir kısmını pişirip yemişti. Bu suç su yüzüne çıktığı zaman, bulvar gazeteleri bu işi yapan kişiyi tanımlayacak çarpıcı bir isim bulmak için çok düşünmüşlerdi.
Buldukları diğer iğrenç adların yanı sıra, onu “Wisteria Kurt Adamı” olarak da adlandırmışlardı.
Bu yazı A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi kitabının 184-185. sayfasından alınmıştır.
Boris Vian'in Kurt Adamı
Boris Vian'in anlattığı, dolunay vakti insana dönüşen kurdun hikayesi, çeşitli Kurt Adam hikayelerine çok güzel bir alternatiftir.
Buffy the Vampire Slayer'da kurt adamlar
Kurtadamlar, Buffy the vampire slayer adlı dizide ilk defa Phases adlı bölümde, Oz’un kurtadam olduğunu keşfetmesiyle ortaya çıktı. Buffy the Vampire Slayer dünyasında kurtadamlar sadece dolunay zamanı üç geceliğine kurta dönüşür. Yaratığın insan tarafı, kurta dönüştüğünde neler olduğunu hatırlamaz. Bir insanın kurtadama dönüşmesi için bir kurtadam tarafından ısırılması gerekir. Oz, kuzeni Geordie tarafından ısırılmıştı. Sevgilisi Willow ve arkadaşları Oz’un kontrol edemediği ikinci benliğini öğrenince ona yardım etme kararı aldılar. O, kurta dönüştüğü üç gece boyunca kendini kütüphanedeki kafese kilitler. Lover’s Walk adlı bölümde Oz’un, Willow’un kokusunu çok uzaklardan alması kurtadam duyularına insan şeklindeyken de sahip olduğunu gösteriyor. Kurtadam avcıları onları öldürmek için gümüş kurşun kullanır. Buffy, Phases adlı bölümde Caine adında bir avcıyı avlamaya çalıştığı kurtun aslında bir insan olduğuna ikna etmeye çalışmıştı.


Kuzu Kuzu Kuşu;

Balıkesir'in Bigadiç ilçesinde ormanda yaşadığına inanılan bir kuştur.Bu kuşu Bigadiç'in köylerindeki herkes bilir.Kuşun hikayesi şöyledir: bir gün bir adam çobanın birini, kuzularına bakması için tutar.Çoban bu kuzulara bakarken bir gün dalgınlığına gelir ve kuzuları kaybeder.Kuzuları veren adamdan korkan çoban o gün Allah'a Allah'ım beni kuş yapta buradan uçup gideyim. der.Gerçektende kuş olup uçar.Ve hala o yıllardan bu yıla hala bu kuş çoban Kuzu Kuzu diye seslenerek kuzularını aramaktadır.Bigadiç'in ormanlarında sesi duyulabilir.

Kyreneia Geyiği

Kyreneia Geyiği ya da Kyrenitis adlı büyük geyik, Ay ve Avcılık Tanrıçası Artemis'in kutsal hayvanıdır. Altından boynuzları ve bronz'dan toynakları ile eşsiz olan ve yaydan çıkmış bir ok'tan daha hızlı koştuğu söylenen geyik dilden dile dolaşan efsanevi bir hayvandı.

Herkül'ün 12 görevi arasında 3. sırada yer alan Kyreneia Geyiği'nin yakalanması, gerçekleştirilen ilk 2 göreve göre çok daha zorlu bir vazifeydi. Bu görevleri Herkül'e veren Eurystheus'un, Herkül'ün ilk iki görevinden başarı ile dönmesi neticesinde kızgınlığı artmış ve çeşitli tehlike ve badireleri atlatan Herkül'e, bu sefer çok daha zorlu bir görev olan Kyreneia Geyiğini canlı olarak yakalama görevini vermiştir.

Geyiği bir sene boyunca Yunanistan ve Trakya'da takip eden Herkül, geyiği yorulup bir su pınarı başında dinlenirken yakalamış, kaçmak hiçbir gücü kalmayan geyik, çaresiz Herkül'e boyun eğmiştir.

Eurystheus, bu görevde, Herkül'ün geyiği yakalaması sebebiyle, Artemis'in gazabından kurtulamayacağını planlamış, fakat bu plan Herkül'ün ; Artemis ve Apollo ile dönüş yolunda karşılaşıp, durumunu anlatıp, merhamet dilemesi ve geyiği geri getireceğini dair söz vermesi ile suya düşmüştür.

Herkül, Eurystheus'un yanına gelip, geyiği kral için getirdiğini söylemiş, kral geldikten sonra, geyiği tam Eurystheus'e teslim etme sırasında ipini erken salıvermiş, göz açıp kapayıncaya kadar kaçan geyik ise Tanrıça Artemis'e geri dönmüştür. Herkül bunun üzerine kral'a, Eurystheus'un yeterince hızlı olmadığını ve bunun onun hatası olduğunu anlatarak, hem görevini başarı ile bitirmiş hem de Artemis'e verdiği sözünü yerine getirmiştir.Leprikon

Leprikon

Leprikon, (Modern İrlandaca: leipreachán, diğer kullanımları: leprechawn-lubberkin-lepracaun) İrlanda mitolojisinde İrlanda Adası'nda yaşadığına inanılan yeşil giyinen, ayakkabıcılıkla uğraşan küçük vücutlu cinler. İrlandalı mitoloji araştırmacılarının söylediklerine göre Celt ırkı insanların İrlanda adasına ayak basmadan önce burası Leprikonların ortak yaşam alanıydı.
Leprikonlar ve diğer yaratıklar Celt ve Celt öncesi tarihin birer sembolüdür.
Ayakkabı yapımıyla para kazandıkları,çok zengin oldukları ve savaş zamanında birçok hazine gömdükleri söylenir. Efsaneye göre bir Leprikonla karşılaşıp gözgöze gelen kaçamaz ve o anda ortadan kaybolur.

Medusa

Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar.

Medusa hayata çok güzel bir kız olarak başladığında, Athena onu çok kıskanmıştı. Poseidon'un Medusa'nın güzelliğinden başı öylesine dönmüştü ki, ona Athena'nın tapınaklarından birinde sahip oldu. Bu Athena için son derece aşağılayıcı bir davranıştı, o da Medusa'yı bir Gorgon yaparak cezalandırdı. Medusa, bir insan olarak doğduğu için ölümlüydü.

Bu cezayla yetinmeyen Athena, daha sonra, Perseus'a onu yakalayıp öldürmesi için yardım etti. Perseus, Medusa'nın başını kestiğinde, Poseidon'dan olan çocukları Pegasus ve Chrysaor dışarı fırladı. Kan damlaları Libya çöllerinde birer yılana dönüştüler. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus'u öldürmüştür.

Perseus Medusa'nın kestiği kafasını alıp gittikten sonra, Athena olay yerine geldi. Medusa'dan geriye ne kaldıysa inceledi. Derisini yüzüp Aegis'in markası yaptı. İki damla kanını da Kral Erichthonius'a biri hastalıklara deva, diğeri öldürücü bir zehir olarak hediye etti.


Efsane

Kainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki, yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa'yı kıskanırmış. İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus'un en sevdiği kızı zeka Tanrıçası Athena'ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto'nun kızları olan bu üç kız kardeşten Medusa'nın haricinde diğer ikisi ölümsüzmüş. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve çok daha zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Baş tanrı Zeus'un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile birlikteymiş. Güçlü ve ölümsüz, büyük Tanrı Poseidon da karısı Athena'nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kızın farkındaymış ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için de gizliyormuş ona olan ilgisini. Bir gün Athena her şeyi bilen baş Tanrı Zeus'un izniyle öğrenmiş Poseidon'un,Medusa'ya karşı ilgisini. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena'ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon'un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş.Poseidon Athena'ya öyle demiş demesine ancak yine de bir türlü çıkaramıyormuş aklından dünyalar güzeli Medusa'yı.

Medusa tutkusu yüzünden Poseidon aklını kaçıracak gibi oluyormuş. Sonunda denizlerin büyük tanrısı bu tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena'nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa'ya zorla sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena'nın duyması da fazla zaman almamış. Athena, güçlü Poseidon'un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş. Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş,öyle hiddetlenmiş ki Medusa'yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki "Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim.Tıpkı benim çektiğim gibi."Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş. Medusa'nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena'nın siniri Medusa'ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış. Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa'yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios'un kızı Danae'nin, Zeus'tan olma oğlu Perseus'la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa'nın kafasını kesmeye karar vermiş.Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek ışıltılar saçıp insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcını savurduğu gibi zavallı Medusa'nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırıvermiş.

Ancak Athena'nın bilmediği bir şey varmış. Güzel Medusa, Poseidon'un kendisine zorla sahip olduğu gece denizlerin kudretli Tanrısından hamile kalmış. Perseus'un gözleri kamaştıran kılıcı Medusa'nın kafasını bedeninden ayırdığı anda Poseidon'un Medusa'nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa'nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler.Athena, denizler tanrısı Poseidon'dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar'ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus'u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos'un oğlu Bellerophone'e vermiş. Pegasus'u ona vermesinin nedeni de Bellerophone'nin ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khmimaira adında bir canavarla savaşmaya gidecek olmasıymış. Athena, uzun zamandır bu canavarla savaşmak için yardım isteyen Bellerophone'a Pegasus'u vererek yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadığını göstermiş böylece. Athena "Pegasus, Bellerophone için bu savaşta oldukça işi yarar, ne de olsa denizler Tanrısı güçlü Poseidon'un oğlu" diye düşünmüş. Bellerophone, Pegasus'u iyi bir savaşçı olarak eğitmiş ve çok güzel bir dostluk kurulmuş aralarında. Zamanı gelince de Bellerophone kanatlı atı Pegasus'a binerek Khimaira ile savaşmaya gitmiş. Pegasus canavarın ağzından fışkırttığı alevlerin kendilerine ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkmış. Bellerophone da canavara havadan oklarıyla saldırmış. Kurşun ve demir karışımı oklarının birbiri ardına fırlatmış korkunç canavara.

Canavar yaralanıyormuş ama bu yaraları hiç de ölümcül değilmiş. En sonunda elinde tuttuğu,Tanrıların onu kutsadığı mızrağını kaldırmış ve canavar Khimaira'nın en zayıf yerine, yani tam çenesine saplamış.Canavar Khimaira'nın ağzından fışkırttığı alevler mızrağın kurşun ucunu hemen eritmiş.Eritince de kurşun canavarın boğazından içine doğru akmış.Ve canavar oracıkta ölüvermiş. Bellerophone canavarın cansız bedenine gururla bakmış.Yakın dostu büyük ve güçlü Tanrı Poseidon'un oğlu Pegasus'la birlikteyken yenemeyeceği hiçbir düşman olamayacağını düşünmüş. Bellerophone bu büyük zaferinin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş ve artık kendisini de bir Tanrı olarak görmeye başlamış.Yerinin de Tanrıların yaşadığı Olympos Dağı'nın zirvesi olduğunu düşünerek oraya doğru yola çıkmış.O sırada Olympos'taki tahtında olup biteni izleyen Tanrıların Tanrısı Zeus,Olympos'a doğru kanatlı atıyla gelen Bellerophone'u görünce çok sinirlenmiş. Hemen bir atsineğini göndererek Pegasus'u ısırmasını emretmiş.At sineği Baştanrıdan aldığı emirle birlikte hızla Bellerophone ve Pegasus'un yanına gitmiş ve Pegasus'u ısırmış.At sineğinin ısırmasıyla canı çok yanan Pegasus gökyüzünün engin mavilerinin ortasında çırpınınca sırtındaki Bellerophone'u da atıvermiş. Böylece Bellerophone tanrılara karşı işlediği bu büyük günahının cezasını ölene kadar insanların ondan iğreneceği bir şekilde çirkin,kör, sakat olarak geçirmeye mahkum olmuş.Pegasus ise yükselmeye devam etmiş. Sonunda Olympos'un tepesine varmış.Zeus buraya kadar gelebilen bu kanatlı beyaz atı çok sevmiş ve kendisinin silahlarını taşıyan bir hizmetkar olarak yanında görevlenmiş...

Melek

Melek, dini bir terim. Melek, birçok dinde inanılan semavi yaratıklara verilen isimdir. Meleklerin görevleri ALLAH'a hizmet ve yardım etmektir. Meleklere inancın var olduğu her din ve inançta melek kavramına bakış farklıdır.
Bu makalede bir dini terim olan Melek genel bir biçimde incelenmiştir. Herhangi bir din veya inancın konu üzerine detaylı görüşü için o dine bağlı maddeye göz atınız.
İslam dininde melek
İslam dininde melek konusu hakkında daha fazla bilgi için İslam'da melek maddesine bakınız.
Meleklere inanmak İslam dini akidesinin bir parçasıdır, yani iman esaslarındandır. Buna göre İslam dininde meleklerin varlığına ve İslam dininin melek görüşüne inanmayan kişi iman etmiş olmaz. Konuya Kur'an'da 2/285 ve 2/177'de değinilmiştir.
İslâm dininde melekler, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen, Allah'ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren ve gözle görülmeyen varlıklar olarak nitelenmiştir. Ayrıca İslam inancında meleklerin Nur'dan yaratıldığına inanılır.
İslam dininde meleklerin iradeleri yoktur. Eylemlerini, kendi iradeleri, istekleri doğrultusunda yapmazlar. Günahsız olmalarının nedeni bu sayılmaktadır(istekleri ve iradeleri yoktur).
İslam dininde, Kur'an'da veya hadislerde meleklerin sayıları ve çeşitleri tam olarak belirtilmemiştir. Yine de bazı melek çeşitleri ve görevleri gerek Kur'an'da, gerekse hadislerde belirtilmiştir. İslam dininde özellikle dört büyük melek olarak anılan dört baş melek vardır. Bunlar: Cebrâil, Mîkâîl, İsrâfil ve Azrâîl'dir.
Musevilik'de Melek
Musevilik'de İbranice'si Malah olan melek, Tanrı tarafından belirli bir görevi yerine getirmek amacıyla yaratılan, günahsız yaratıklardır.
Museviliğe göre meleklerin cinsiyeti olmaz ve yemek içmek gibi ihtiyaçları da yoktur ancak, görevleri icabı insan kılığına büründüklerinde bir cinsiyete sahip gibi görünebilirler ve bu durumdayken yiyip içebilirler.
Melekler doğrudan Tanrı'nın direktiflerine göre hareket ederler ve insiyatif kullanamazlar. Musevilikte başlıca büyük melekler şunlardır.
Mihael, Gavriel, Rafael, Uriel ve Ölüm meleği (Azrail) olan Malah HaMavet.
Talmud'un Bava Batra 16a bölümüne göre:
" (הוא שטן הוא יצר הרע הוא מלאך המות הוא שטן דכתיב)
Şeytan, Kötü dürtüler ve Ölüm meleği aynı şahsiyetlerdir. "


Melusine

Melusine (ya da Melusina) Avrupa efsanelerinde bir fügrdür. Kutsal kaynaklı nehirlerin sularının dişi ruhlarıdır.
Genellikle yılan ya da balık biçiminde bir kadın olarak betimlenirler. (Deniz kızları gibi). Bazen bu betimlemere kanat, ikinci bir kuyruk veya boynuz da eklenebilir. Bazı efsanelerde niksilerden oldukları da belirtilmiştir.

Meran

Daha çok güney, orta ve doğu Anadolu resminde, masallarında, hikayelerinde rastlanan, bellerinden aşağısı yılan üstü ise insan şeklinde tanımlanan, insanların derdine deva olabilen doğaüstü yaratıklar. Yeraltında -akıllı ve iyicil bir dünyada- yaşayan meranların başında Şahmeran adlı bir ece vardır. Şahmeran'ın -insanlarca- öldürüldüğünü henüz bilmeyen, bu nedenle 'Şahmeran geleneği' olarak sürdürdükleri derde deva olma işine devam eden meranların Şahmaran'ın ölümünü duydukları an Meran Ülkesinden çıkıp insanların yaşadıkları şehirleri basacakları ve yerle bir edecekleri söylenir.
"Maran" Farsça bir sözcüktür. "Mar" yılan anlamında, "-ar" ise çoğullamasıdır. Maran ya da incelterek söylenilen Meran sözcükleri Anadolu topraklarında birçok yöre ve yer adı olarak ta kullanılmaktadır.Merküt, Markut

Merküt (ya da Markut); Altay efsanelerinde, gök yolculuğuna çıkan kamın ruhuna, ilk üç gökkatı boyunca kılavuzluk eden dev dişi gök kuşudur.
Anadolu 'da geleneksel Türk kültürünün taşıyıcılarından olan Yörük boyları arasında, yaramazlık yapan çocukları korkutmak için uydurulan düşsel bir varlık olarak ta görünür. Aslında bu düşsel denilen varlığın kökü, ulu dil birliği çağına kadar gider. Bu mitolojik varlık hakkında Yörükler arasında şöyle denilir: "Merküt Merküt ... Bacadan kolunu salla..." Yaşlıların derin inanışlarına göre, Merküt bir kuştur. O sadece adı anılanları korkutur.
V. Radlov, "Sibirya'dan" adlı eserinde, Altay dağlarında yaşayan kamlardan ve kurban törenlerinden söz ederken, "Sema kuşu Merküt"ün adı geçen bir kam duası metnini de kaydetmiştir:
"Gök kuşları beş Merküt, tırnakları bakırdan Ayın tırnağı bakırdan, Ayın gagası buzdan Geniş kanatları muhteşem hareketli.
Uzun kuyrukları yelpaze gibi Sol kanadı ayı örter. Sağ kanadı güneşi Ey dokuz kartalın anası! Yayığı geçerken şaşmaz İdil üstünde yorulmez, Öterek gel sen bana! Oynayarak gel sen sağ gözüme! Sağ omzumun üstüne kon."



Minotaur, Minotor

Minotor (Yunanca: Μινώταυρος, Minotavros): Yunan mitolojisinde yarı insan-yarı boğa yaratık. Özgün sözcük Minotor'dur ve Yunanca "Minos’un Boğası" anlamına gelir.
Öyküsü
Girit’te hüküm süren güçlü kral Minos, gücünü kanıtlamak için Poseidon’dan ona kurban edeceği bir boğayı denizden çıkartıp vermesini ister. Ama hayvan Minos’a o kadar güzel görünür ki onu kurban etmeye kıyamaz ve saklar. Bunun yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Minos’un karısı Pasiphae’de boğaya karşı bir aşk uyandırır. Pasiphae’nin boğayla çiftleşmesinden boğa başlı ve kuyruklu, insan bedenli Minotor doğar.
Minotor, sanatçı Daidalos’un yaptığı, Labyrinthos adlı, içinden kimsenin çıkamayacağı yapıya kapatılır. Minotor insan etiyle beslenmektedir. Bunun için, Atinalılara karşı savaş kazanmış olan Minos onlardan, haraç olarak, her yıl Minotor’un yemi için yedi genç erkek, yedi genç kız ister. Üçüncü haraç yılı geldiğinde, Theseus Minotor’u öldürmek için Girit’e giden gemiye biner. Labyrintos’a sokulacak kafile halkın gözü önünden geçirilirken, kralın kızlarından Ariadne Theseus’u görür görmez ona aşık olur. Daidalos’un öğüdüyle Theseus'a bir yumak iplik verir. İpliğin ucunu girişe bağlamasını, böylece dönerken ipi takip edip çıkışı bulabileceğini söyler. Ariadne Theseus'un kendisiyle evleneceğine dair bir de söz alır. Theseus, uykuda yakaladığı Minotor’u kıpırdamaz halde yere bastırıp yumrukları ile öldürür.

Nemf

Nymphler (Nymphe veya Türkçe nemf, nimf olarak da anılırlar) Yunan Mitolojisi nde yeri ve denizi dolduran sayısız çokluktaki dişi, tanrısal varlıklardır. Ölümsüz değillerdir ama tanrılar gibi ambrosia ile beslendiklerinden çok uzun yıllar yaşarlar ve hep genç ve güzel kalırlar. Doğurganlık ve zariflik simgesidirler. Mitlerde genellikle güzellikleri yüzünden başlarından geçenler anlatılır, genel olarak perilerin güzelliğine vurgu yapılır.
Çok sayıda nymph türü vardır ve bunlar yaşadıkları yerlere göre ayrı adlar alırlar. Oreadlar dağlarda, Naiadlar akarsularda, Dryadlar meşe ağaçlarında yaşarlar.Oçi Koçi

Megrel halkının inanışında kışın köylere dadanan ve erkek çocuklarla ahırdaki inek yavrularını yiyen vücudu kıllarla kaplı insan görünümünde bir iblisin adıdır. Lazca Germakoçi ve Trabzon'da Karakoncolos adıyla bilinen yaratıkla ilişkilidir.
Omay (Umay) ve Ayzıt

Omay

Omay (Umay), Eski Türklerde anneleri ve çocukları koruyan, olumlu nitelikleri bulunan bir ruhtur. Yir-Sub'un (Yer-Su; yerin ve suların ruhları) Türk topluluklarına yardım etmesi gibi Omay da yalnızca çocukları değil, bütün Türk boylarını koruyan, onlara kut veren bir varlıktır. Bundan ötürü Omay, Kırgız Türklerine göre bol ürün almaya, mal-mülkün artmasına da yardım eder.

Her şeye yaşam veren Güneş'in de Omay'la ilgisi vardır. Güneş'in sarı rengi yüzünden Türk boylarında Omay'a, Sarı Kız da denilmektedir. Omay'a Sarı Kız denilmesi, Balıkesir'de Kazdağ yöresinde yaşayan Türkmenlerin Sarı Kız Efsanesi'ne açıklık getirir. Bu efsanedeki Sarı Kız adı, sarışın olan bir kıza değil büyük olasılıkla Omay'ın korumasında olan bir kıza atıfta bulunmaktadır. Buna bağlı olarak da "Sarı Gelin" türküsündeki gelin sözcüğü, sarışınlığa değil sarı-ışık-Güneş'le ilişkilendirilen, çocuk ve kadınların koruyucusu Omay'a işaret eder. Omay, Güneş'in ısı vermesine bağlı olarak, ateş ve ocak kültleriyle de ilgilidir.

Türk efsane, masal ve öykülerinde ay erkek, güneş de dişi olarak düşünülür. Bu düşünce Omay kültüyle ilgilidir. Çünkü -yukarıda da değinildiği gibi- dişi bir rûh olan Omay'ın, Güneş'le bağlantısı vardır. Bundan ötürü, Anadolu Selçuklu mimarisine ait kimi örneklerde erkek ve kadını temsil eden daire ya da ışınlı daire içinde Ay (hilal) ve Güneş kabartmaları bulunur.

Kaşgarlı Mahmut'un eseri "Divân-ü Lügât-it Türk"te de kendisine değinilen Omay hakkındaki en eski yazılı belgeler, Orhun Anıtları'dır. Tonyukuk Yazıtı'nın ikinci taşının batı yüzündeki 2. ve 3. satırlarda, düşmanın çokluğu karşısında geri dönmek isteyenlere Bilge Tonyukuk'un verdiği yanıtta, Omay şu biçimde anılır:

"Altun yışıg aşa keltimiz, İrtiş ögüzüg keçe keltimiz. Kelmişi alp tidi, tuymadı. Tengri, Omay, ıdık Yir Sub basa berti erinç. Neke tezer biz?"

"Altın (Altay) dağını aşarak geldik, İrtiş ırmağını geçerek geldik. Buraya dek gelenler geliş zor dedi, ama zorluk da duymadı. Sanırım Tanrı, Omay, kutsal Yer Su ruhları bize yardımcı oldular. Niye kaçıyoruz?"

Tonyukuk'un bu konuşmasından sonra Kök Türkler, düşmana saldırıya geçerler ve savaşı kazanırlar.

Köl Tigin Yazıtı'nın doğu yüzünün 31. satırında ise, Omay'dan şöyle söz edilir:

"Omay teg ögüm katun kutınga, inim Köl Tigin er at bultı. Altı yegirmi yaşınga, eçim kagan ilin törüsin ança kazgandı..."

"Omay gibi annem hatunun kutu sayesinde, küçük erkek kardeşim Köl Tigin erkek adı elde etti. On altı yaşında, amcam kaganın ilini (=devletini) töresini şöyle kazandı..."

Köl Tigin Yazıtı'ndan alınan bu satırlarda kaganın karısı (dolayısıyla Bilge ile Köl Tigin'in annesi), Omay'a benzetilmektedir. Kutunu Omay'dan alan Katun (hatun, kraliçe) onun yardımıyla Köl Tigin'i doğurmuş, Köl Tigin de bu kut sayesinde erkeklik adını kazanmıştır. Bu anlatımlardan, Omay'ın kadın ve çocuklarla ilgili bir varlık olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Omay, Orhun Anıtları'nda dişi bir rûh olarak anılırken, 1. Altın Köl Yazıtı'nda beg (beğ) olarak geçer. Bunun nedeni Türkçe sözcüklerde dişil-eril ayrımının olmamasıdır. Öz Türkçe adlar; erkeklere de, kadınlara da verilebilir.

Anadolu'da dâhil olmak üzere günümüz Türklerinin yaşadığı yerlerde görülen, pınar başlarındaki ağaçların dallarına Tanrı'dan çocuk dilemek üzere küçük bez salıncak ve beşiklerin asılması, İslamiyet öncesi Omay kültünün izleridir. Bu gelenek, Omay inancının yer, su, ağaç, ölüm kültleriyle ilişkili olduğunu vurgular.

Eski Türklerden kalma yontu ve kaya resimlerinde Omay'a ait olduğu ileri sürülen tasvirler bulunur. Kök Türk çağından kalma kalma kimi yontular, Kazakistan'ın Taraz (Cambul) kentindeki bölge müzesinde bulunan kaya resmi, Kök Türklerden kalmış olan Kudirge kaya resimlerinden büyük boyutta yapılmış olanı Omay olarak tanınmış ve saygı görmüştür. Günümüzde Orta Asya'da, nazarlık olarak kullanılan Omay tasvirli dokumalara da rastlanmaktadır.

Orta Asya'da Çulışman ırmağı yakınlarında bulunan Kudirge kurganlarının Kök Türklerle ilgili olan katlarında bulunan tasvir, kimi araştırmacılara göre Omay'ı betimlemektedir. Bu tasvirde, ortada kürklü bir kişi vardır. Bağdaş kurmuş, ellerini önünde kavuşturmuştur. Kulaklarından uzun küpeler sarkmakta, başında sivri ve üç dilimli bir başlık bulunmaktadır. Solunda, yine kendisi gibi kürklü ve küpeli bir kimse oturmaktadır. Bunların sağında üç atlı atlarından inmiş, kadının karşısında diz çökerek ona saygı göstermektedirler. Atlarından inmiş atlıların arkasında da büyük boyutta çizilmiş bıyıklı bir kişi vardır. Kimilerine göre küpeli ve kürklü olan kadın Omay'ı tasvir etmektedir. Ama bu küpeli kişinin erkek olması da muhtemeldir. Çünkü, Kök Türkler zamanında erkekler de küpe takmaktaydı. Bu tasvirin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte Kök Türk Devleti'nin kurulduğu sıralarda (6.yüzyıl) yapılmış olması muhtemeldir.

Omay inancı günümüzde Altay ve Sibirya Türkleri arasında yaşamaktadır. Bu Türk topluluklarındaki inançlara göre Omay, her zaman çocukla birliktedir. Omay çocuktan uzun süre ayrılırsa, çocuk hastalanır. Omay'ın çocukla birlikte olmasının belirtisi, çocuğun uykuda gülmesidir. Ağladığında, Omay gitmiş demektir. Çocuk hastalandığında, Omay'ı getirmesi için kam çağrılır.

Omay'ın çocukları ve anneleri korumasıyla ilgili olarak onun, loğusa kadınlara kötülük yapan Al karısı / Albastı'nın (Albıs) düşmanı olduğu fikrini savunan Türkologlar da vardır.


Omay ve Ayzıt

Ana Türk topluluğundan milattan çok eski dönemlerde kopup ayrılmış olan Saha (Yakut) Türklerinde Omay benzeri bir rûh vardır ve Ayısıt ya da Ayzıt olarak adlandırılmaktadır. Yakutlar onu Kotun (katun, hatun, kraliçe) olarak anarlar. Ayzıt, bazı Yakut rivayetlerinde Gök Tanrı'nın karısı olarak geçer. Ayzıt, güzelliği simgeler. Eski Yunanlıların Afrodit'ine benzer ama onun gibi fuhşu değil namusu temsil eder. Bir kadın doğum yaptığında Ayzıt tarla, çiçek ve yemiş perilerini yanına alarak kadının yanına gider. Bu periler üç gün, üç gece loğusanın yanında kalarak ona hizmet ederler. Ayzıt, cennetteki Süt Ak Göl'den getirdiği damlayı yeni doğmuş çocuğun ağzına damlatır ve bu damla çocuğa ruh verir. Çocuk süt damlası ile kut'landıktan sonra Ayzıt perilerini alıp gider. Ayzıt ancak namusunu koruyan kadınların loğusalığına gider; namussuz kadınlara asla gitmez.

Abdülkadir İnan'ın anlatımından Yakutların inancında birden çok Ayzıt olduğu anlaşılır. Abdülkadir İnan, "Şamanizm" adlı eserinde Ayzıt hakkında şu bilgileri verir: "Ayısıt; yaratıcı, bereket ve refâh sağlayıcı dişi rûhların zümresine denir. Bunlardan kimileri, kadınları ve çocukları; kimileri de, dişi hayvanları ve hayvan yavrularını korurlar. Ayısıtlar, dağınık halde bulunan hayat unsurlarını birleştirir ve kut yaparlar. Bu kut denilen nesneyi ana karnındaki çocuğa üfleyip ona can verirler. Gebe kadınla,r daima bu rûhların himayesinde bulunurlar. Kuğu kuşları Ayısıtlar'ın timsâli sayıldığı için bu kuşlara dokunulmaz. Yakutların inanışlarına göre Ayısıtlar, gökten gümüş tüylü ak bir kısrak suretinde inerler. Yele ve kuyruklarını kanat gibi kullanırlar. İnsanları koruyan Ayısıtlar, yaz günlerinde güneşin doğduğu yerde, hayvanları koruyan Ayısıtlar da kış günlerinde güneşin doğduğu yerde bulunurlar. Yakut kızları Ayısıt, adına tangara yapıp yataklarının altında saklarlar. Kısır kadınlar, çocuk vermesi için Ayısıt'a dua ederler. Gebe kadınlar, doğum zamanı yaklaştığında oda ve evlerinin çevresini temiz tutmağa çalışırlar. Komşu çocuklarına ve hayvan yavrularına karşı şefkat gösterirler, onları doyururlar. Çünkü, Ayzıt gelince herkes güler yüzlü ve şen olmalıdır.[1Öcü

Küçük çocukları korkutmak için yine çocuk dilinde uydurulmuş hayalî yaratık, umacı olarak tanımlanabilecek olan öcü, Türk halkının genellikle çocuklarını bazı tehlike ve davranışlardan sakındırmak için sıklıkla başvurduğu bir memorattır.


Pegasus

Pegasus Yunan mitolojisi'nde kanatlı at. Deniz tanrısı Poseidon ile yılan saçlı Gorgon Medusa'nın oğlu ve dev Chrysaor'un kardeşi olduğuna inanılır.
Perseus tarafından kafası kesilerek öldürülen Medusa'nın kafasından ya da toprağa sıçrayan kanlarından doğduğu gibi iki değişik söylence bulunur. Rengi tamamen beyazdır ve uçmasına olanak veren iki büyük kanadı vardır. Uçarken havada koşuyormuş gibi görünür.
Pegasus doğar doğmaz yeryüzünden ayrılmış ve tanrıların diyarına uçmuştur. Zeus'a yıldırımları getirme görevini üstlenmiştir. Helicon Dağında bulunan ve Musalara (veya Müzler) ilham verdiği sanılan Hippocrene pınarının Pegasus'un ayağıyla yere vurması sonucu ortaya çıktığına inanılır ve Pegasus "şiirsel ilham" ile özdeşleştirilir. Daha sonraları Bellerophon tarafından Athena'nın ona verdiği altın dizgin yardımıyla yakalandığı, Kimera ve Amazonlarla olan çarpışmalarında da ona yardım ettiği söylenir.
Aşırı hırsın, zararlı olduğunun sembolü olarak gösterilen Bellerophon Olimpos dağına çıkıp ölümsüzlerin arasına karışmak isteyince onu üzerinden atan Pegasus tek başına Olimpos dağına dönerek eski görevlerine devam etmiştir. Pegasus'un Bellerophon'u üzerinden atmasına sebep olarak Zeus tarafından gönderilen dev bir atsineğinin ısırmasından ürkmesi de söylenceler arasındadır. Daha sonraları kendine eş olarak Euippe (ya da Ocyrrhoe)'yi aldığı ve kanatları atların soyunu başlattığı söylenir.

Peri, birçok farklı kültürün efsane, folklor ve mitolojisinde bulunan bir ruh veya doğaüstü yaratıktır. Genellikle insan görünümünde, çoğunlukla çok küçük olduğu ve uçmak, büyü yapmak, geleceği görmek veya etkilemek gibi doğaüstü güçlere sahip olduğu düşünülmüş ve böyle tasvir edilmiştir. Modern kültürde çoğunlukla genç ve güzel kadınlar olarak tasvir edilseler de, eskiden bitkin yaşlı kadınlar veya yaramaz yaşlı erkekler olarak tasvir edilirlerdi. Farsça kökenli bir kelimedir.
Peri , eski Türk inanışında melektir. Aslı "Perişte" dir ve diğer türk dillerinde günümüzde de bu şekilde kullanılmaktadır, bizde ise kısalarak türkçemize peri şeklinde girmiştir.Sazakan

Göklerde dolaştığına inanılan kötücül bir varlık. İnanışa göre; o, yaz mevsiminde bulutların arasında dolaşır, baharda yağmurdan önce kendini gösterir. Onun ortaya çıkması, gür yağmur ve bol ürün olacağının göstergesidir. O, ejderha benzeri kocaman bir varlıktır. Bazı anlatıcılar ise onun başının ceylana benzediğini ve kollu, budaklı boynuzları olduğunu anlatırlar. Açık bir hava, bir anda yağmurlu bir havaya dönüşürse, hiç beklenmeden kar fırtınası bastırırsa, halk arasında "Sazakan oynuyor" denilirdi.
'Sazakan' yağmuru güçlendirip şimşeğin daha güçlü çakmasına sebep olurdu. O, büyük oynadığı zaman yüzyıllık ağaçları kökünden söküp, evleri yıkabilirdi. Yağmurlar bittikten sonra o, gerektiğinde tekrar ortaya çıkacağı güne kadar yerin altına girerdi. Onun saklandığı yerde derin bir çukur oluşur. Aynı anda sadece bir kişinin gözüne gözüken cinlerden farklı olarak 'Sazakan'ı birden fazla insan aynı anda görebilir.

Semum

Semum bir tür ateştir.

“Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân’nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık.” (Hicr, 26-27) buyurur. Ayetten anlaşıldığı gibi Cân, insanoğlundan önce yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır.

Ayetteki “semûm ateşi” hususunda, bazıları, “Bu, ateşin alevidir.” demişler; bazıları da “O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır.” demişlerdir. Önceki ayetin de yardımı ile, İbareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur. Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, “semûm” ismi verilmiştir. İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden “sam rüzgarı” denmiştir. Bir rivayette, “Semûm, dumansız ateştir. Yıldızlar da bu ateşten yaratılır.” denmiştirki, bu, “semum ateşi” ile geçen ayetteki “ateşin mârici”’nin aynı olduğunu gösterir. Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur. Âlûsî “semum ateşi”ni, “fevkalade hararetli ateş” diye tefsir ederken buna işaret etmektedir.

Bazı hadislerde Cân’nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir. Ebu Davud et-Tayalisî’nin İbn Mes’ud(r.a.)'dan naklettiği bir hadise göre, “Bu (dünyada gördüğümüz) ateşler, Cân’nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir.”


Sentor, Κένταυρος

Sentorlar (Yunanca: Κένταυρος, Kendavros (tekil), Κένταυροι, Kendavri (çoğul)), Yunan Mitolojisinde kısmen insan ve kısmen at görünümlü yaratıklardır.

Efsaneler
Sentor efsanesi muhtemelen at sırtında savaşa giden eski savaşçılardan gelmektedir. Sentorun sureti görenlere çok faklı ve ürkütücü gelmektedir. İnkalar'ın, Pizarro ve adamları 1533 'de at üstünde geldiklerinde yanılmış olmaları muhtemeldir. Çünkü inandıkları at ve insan birleşimi canlının gerçek olduğu fikri onları o sırada çok korkutmuştur.

Bilinen Sentorlar
Sentorler arasında en ünlüleri Nessos, Hiron, Folos, Evritiyon'dır. Hepsi Herakles hikayelerinde geçmektedir. İleos ve Roitos ise, Atalanta'ya saldırı girişimi sırasında Meleager tarafından yok edilmişlerdir.
Modern edebiyatta Sentorlar
Sentorlari modern zamanlarda birçok yerde görmek mümkündür. Örneğin; Narnia Günlükleri (ve film uyarlaması Narnia Günlükleri:Aslan, Cadı ve Dolap), Zeyna:Savaşçı Prenses, Titan triloji, Harry Potter. Bunlara ek olarak Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedyası eserinde Centaur Inn bir otel adıdır.Sfenks, Σφιγξ

Sfenks, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykel. İlk önce Eski Mısır'da rastlanan Sfenks, eski Yunan mitolojisinde büyük kültürel önem taşımıştır ve ismini buradan almıştır (Yunanca: Σφιγξ, "boğucu"). Sözcüğün Mısırca’daki orijinal biçimi kepes ankh ya da “yaşayan heykel” anlamında şeşep (sheshep) ankh'tır. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenksi'dir.

Mısır sfenksi
Mısır sfenksi antik bir efsanevi yaratıktır. Gövdesi uzanan bir aslan ve kafası genellikle bir firavunun kafasının şeklini alır. Aslanlar güneş ile bağlantıları nedeniyle antik Mısırlılar tarafından kutsal hayvan sayılırlardı.
En büyük ve en ünlü olanı, Gize platosunda Nil Nehri'nin batı kıyısında bulunan Büyük Gize Sfenksi'dir. Gize Sfenksi doğuya bakar ve pençelerinin arasında bir tapınak yer alır. Aslan gövdeli, insan başlı bu Sfenksin uzunluğu 73 metre, yüksekliği 20metre yüzünün genişliği 5 metredir. Bir adıda 'Harmakis' olan Sfenks, doğan güneşi ve firavun için yeniden dirilişi temsil eder. Yüzünün doğuya dönük oluşu, Güneş Tanrısı RA'yı her sabah doğar doğmaz görmesi içindir. Yapıldığı zaman ön ayaklarının arasında kurban için br sunak olduğu kalıntılarda yapılan kazı çalışmalrında ortaya çıkartılmıştır. Sfenksin yüzünün firavun Kefren'e ait olduğu sanılır ve yapılış tarihini Dördüncü Hanedanlık (MÖ 2723 - 2563) dönemine denk getirir. Fakat bazı alternatif teoriler sfenksin Eski Hanedanlık döneminden önce (hatta bir teoriye göre tarihöncesi) yapıldığını iddia eder. Diğer ünlü Mısır sfenksleri arasında Menfis'in kaymaktaşı sfenksi ve Karnak yakınlarında eskiden dokuz yüz adet olduğu sanılan koç kafalı sfenksler yer alır.
Antik Mısırlıların heykele ne ad verdikleri henüz bilinmiyor. Büyük Sfenks'e Arapça verilen isim, Ebu el-Hôl, "Dehşetin Babası" anlamına gelir. Yunancada Sphinx adı verilmiş olmasına rağmen heykelin kafası bir kadına değil erkeğe aittir.

Yunan sfenksi
Yunan mitolojisinde yer alan tek sfenks, yıkım ve kötü şans temsil eden, benzersiz bir şeytandır. Hesiod'a göre Çimera ve Ortrus'un, diğer kişilere göre Tayfon ve Ekidna'nın kızıdır (bunların hepsi ktonik figürlerdir). Vazo resimlerinde ve bas kabartmalarında dik oturan sfenks, kadın kafası olan kanatlı bir aslana, veya pençeleri, tırnakları ve göğüsleri aslandan, kuyruğu yılandan ve kuş kanatlarından oluşan bir kadına benzer.
Hera ya da Ares sfenksi anavatanı Etiyopya'dan alıp (Yunanlılar sfenksin kökenini hatırlıyorlardı) Thebes'in dışında oturmasını ve yoldan geçenlere tarihin en ünlü bulmacasını sormasını emreder. O'da emri yerine getirerek gelip geçeni durdurarak onlara bilmeceyi soruyor, bu bilmeceyi çözemeyenleri boğarak öldürür veya oracıkta yerdi. Sfenksin karşısına Yunan mitolojisinde keskin zekası ve bilgeliği ile tanınan Oidipus çıktı. Canavar Sfenks ona da aynı bilmeceyi sordu: "Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür?" Oedipus bulmacayı çözmeyi başarır: "O yaratık insandır. Çünkü insan bebekliğinde ellerini de ayak gibi kullanarak dört ayak üzerinde emekler, yetişkin halinde iki ayak üzerinde yürür ama yaşlandığında yürüyebilmek için bir de baston kullanır yani üç ayaklı olur." Yenildiğini anlayan sfenks kendini yüksek bir kayalıktan atar ve ölür. Hikâyenin farklı versiyonlarında kendini hırsla yiyip yuttuğu söylenir.
Anadolu’daki Sfenks Kabartma ve Heykelleri
Anadolu’daki insan başlı arslan sfenkslerine Alacahöyük, Hitit, Lidya ve Frigya uygarlıklarında daha çok heykel olarak rastlanır. Bunlardan en ünlüleri, Alacahöyük kent kapısının iki yanına dikilmiş sfenksler ve Zincirli’de keşfedilen Neo-Hitit sfenksleridir.

Alacahöyük Kapı Sfenksi
Benzer yaratıklar
Eski zaman kalıntılarındaki her insan kafalı hayvan sfenks sayılmaz. Örneğin antik Asur'da taçlı ve sakallı kral kafaları olan boğa heykelleri tapınak girişlerinde nöbet tutarlardı.
Yunanistan'ın klasik Olimpiyan mitolojisinde ilahî varlıkların her biri insan şekline sahip olmasına rağmen hayvan biçimine de bürünebiliyordu. İnsan ve hayvan şekilleri bir arada olan tüm mitolojik Yunan yaratıklar, Olimpiyan öncesi inançların kalıntılarıdır: Santorlar, Tayfon, Medusa, Lamia.
Hindu geleneğinde, Vişnu'nun dönüşümlerinden biri olan Naraşimha 'eril aslan' anlamına gelir. Dönüşümün insan gövdesi ve aslan kafası vardır.Simurg (Farsça: سيمرغ) veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Toğrul'dur

Etimoloji
İsim Avesta'daki mərəγô saênô "Saêna kuşu"ndan türemiştir. Orijinalde bir yırtıcı kuş, kartal veya şahin, olduğu etimolojik olarak aynı olan Sanskritçe śyenaḥ`dan çıkarılabilir.
Halk etimolojisinde ilişkilendirilen ilk öğe Farsça sī "otuz"dur. Fakat tarihi anlamda ilgili değillerdir.

Sasanilerden, Simurg motifli gümüş tabak
Mitoloji [değiştir]Mitik kuş Simurg Fars sanatında kuş şeklinde, kanatlı dev bir yaratık olarak resmedilmiştir. Zaman zaman köpek başına ve aslan pençelerine sahip bir tavus kuşu olarak da resmedilmiştir. Bazen insan yüzü ile de resmedildiği olmuştur. Bir bölümü memeli olduğu için yavrularını emzirirdi. Yılanlara karşı bir düşmanlığı vardı ve yaşadığı yer fazlasıyla sulaktı. Bir antik İran tanımında Simurg'un kendisini alevlerle kaplayana kadar 1700 yıl yaşar, daha sonraki tanım ve kayıtlarda ise onun ölümsüz olduğu ve Bilgi Ağacı'nda bir yuvası olduğundan bahsedilmiştir.
İran efsanesine göre, bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca, Simurg o kadar çok öğrenmiştir ki tüm zamanların bilgisine sahip olmuştur.
Sasani Persler Simurg'un yere bereket bahşedeceğine ve dünya ile göğün arasındaki birliği sağlayacağına inanırlardı. Yaşam ağacı, Gaokerena'da tünediğine ve her türlü şeytani şeyi tedavi eden, düzelten kutsal Haoma bitkisinin yöresinde yaşadığına inanılırdı. Daha sonraki İran geleneklerinde Simurg ilahiliğin bir sembolü haline gelmiştir. Ayrıca, Sên-Murv/Simurg Pers edebiyatında Homâ olarak tanımlanmış, Arapça'ya ise Rukh olarak girmiştir.
Simurg uçuşa kalktığında, bilgi ağacının yaprakları titrer her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olurdu. Bu tohumlar dünyanın her yanına dağılır gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök almasını sağlar ve böylece de (bu bitkiler yoluyla) insanoğlunun tüm hastalıklarını tedavi ederler. Simurg'un tüylerinin bakır renginde olduğu söylenmiştir. Her ne kadar başlarda bir köpek-kuş olarak tasvir edilse de, daha sonraları sıklıkla bir insan veya köpeğin başıyla gösterilmiştir. Onun iyilik sever bir doğası olduğu ve kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalık veya yarayı tedavi edeceğine inanılırdı.

Bebek Zal'ı taşıyan Simurg tasviri
Şahname'de Simurg
Firdevsi'nin epik eseri Şahname'de (Şahların Kitabı) Simurg en tanınmış halini almıştır. Şahname'de Simurg'un Prens Zal ile olan ilişkisi yer alır. Şahname'ye göre Kral Sam'ın oğlu Zal albino olarak doğmuştur. Kral sam albino oğlunu görünce, çocuğun şeytanların tohumu olduğunu düşünüp çocuğu bir dağa terk etmiştir. Çocuğun ağlayışlarını duyan yumuşak kalpli Simurg çocuğu alıp büyütür. Zal her türlü bilgiye sahip Simurg'dan hikmet almış birçok şey öğrenmiştir. Yine de büyüyüp bir yetişkin olduğu zaman insanların dünyasına girmek ister. Simurg çok üzülse de, ona bir tane altın tüy verip gitmesine izin vermiştir. Eğer Zal, Simurg'un yardımına ihtiyaç duyarsa bu tüyü yakacaktır.
Krallığına döndüğünde Zal güzel Rudaba'ya aşık olur ve onunla evlenir. Karısı bir oğula hamile kalır fakat doğum zamanı geldiğinde birçok sorun yaşarlar. Zal karısının doğum sırasında öleceğini fark eder ve tam Rudabah ölüme yakınken Zal Simurg'u çağırmaya karar verir. Ortaya çıkan Simurg Zal'ın bir tür sezaryan benzeri yöntem uygulamasını sağlar ve Rudabah ile çocuğun hayatını kurtarır. Bu çocuk daha sonra en ünlü ve büyük Pers kahramanlarından biri olacak Rüstem'dir.
İslami Dönem
Bu konuda daha detaylı bilgi için bakınız: Mantık-ut Tayr.
İranlı Sufi şair Ferid ud-Din Attar eseri Mantik ut-Tayr`da (Kuşların Buluşması) Simurg'u arayan bir kuş sürüsünden bahseder.

Sembolizmde Simurg
Sufi Ferîdüddîn-i Attâr bu kuştan kendini aramanın sembolü olarak söz eder. Batı’da Feniks, İran tradisyonunda Simurg, Orta doğu tradisyonunda Anka kuşu, Türk tradisyonunda Kerkes adını alan bu efsanevi kuşların ortak bir özelliği ölümsüzlüktür. Ayrıca bu kuşlarla ile ilgili anlatımlarda genellikle bir yanma motifi bulunur. Örneğin, Kerkes, Herodot ve Plütark’ın değindiği Feniks’te de görüldüğü gibi, öleceği zaman, bir tür ateş olup kendi kendini yakan ve kendisinden yeniden doğan bir kuştur. Anka ya da Zümrüd-ü Anka Orta doğu tradisyonuna göre, Kaf Dağı’nda yaşar. Bu efsanevi kuş sembolizmlerinde simgelenen başlıca anlamlar, spiritüel aydınlanma ve reenkarnasyon olarak açıklanır. Feniks sembolizminde kuşun yanması cehenneme iniş deneyimini, yeniden doğması ise arınılarak saf şuur halinin elde edilişini simgelemektedir.

Siren, Seirene

Yunan mitolojisinde Sirenler ya da Seireneler (Yunanca Σειρήνες ya da Acheloides), Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Bazı farklı öykülerde ise Cape Pelorum'da ya da Anthemusa adasında yaşamış olduklarından, şimdi de Paestum'un yanındaki Sirenus adalarında, ya da Capreae'de yaşadıklarından bahsedilir. Bu yerlerin tamamı uçurumlarla ve kayalıklarla çevrili olarak betimlenmiştir. Buralarda dolaşan denizciler, sirenlerin söylediği şarkıdan büyülenip gemilerini kayalıklara doğru sürmüşler ve sirenlere yem olmuşlardır.
Sirenler, Achelous'un kızları olarak betimlenmişlerdir. Homeros, sayılarıyla ilgili hiçbir şey söylemese de, sonradan yazarlar hem isimlerine hem de sayılarına değinmişlerdir. Bazen Aglaopheme ve Thelxiepeia adlı iki taneden bahsedilmiş; Peisinoe, Aglaope, ve Thelxiepeia adlı üç tanesinin de sözü geçmiştir. Sayıları genellikle iki ile beş arasında, isimleri de genellikle Thelxiepia/Thelxiope/Thelxinoe, Molpe, Aglaophonos/Aglaope, Pisinoe/Peisinoë, Parthenope, Ligeia, Leucosia, Raidne, ve Teles'tir. Bazı hikâyelere göre, genç Persephone'un oyun arkadaşları olduklarından da bahsedilmiştir. "Siren şarkısı" terimi ise, sirenlerin çok güzel sesleriyle söyleyip denizcileri büyüledikleri, böylece büyülenen denizcileri yedikleri şarkılardır.


Stymphalian Kuşları

Savaş Tanrısı Ares'in evcil hayvanları olarak anlatılan Stymhalian Kuşları, insan yiyen efsânevi mitolojik canavarlardı. Herkül'ün on iki görevinden altıncısı, bu kuşları yerleşip etrâfa önemli zararlar verdikleri, Stymphalia Gölü bölgesinden kovmaktı.

Pirinçten yapılmış pençeleri, keskin metalden yapılma tüyleri olan bu hayvanlar, insanlara bu silahları ile saldırıp onları avlıyorlar, ya da o çevredeki tarlalara veyâ meyve bahçelerine zarar veriyorlardı.

Kuşları sık ormanlarla kaplı Stymphalia Gölü Bölgesi'nden görüp okla vurmak çok zor olduğu için; Herkül, kuşları sık ağaçların arasında göremiyordu. Tam bu sırada, yine ilâhi kudretlerin araya girmesi ile Herkül, Athena ve Hephaistos'tan ufak bir yardım almış, bu tanrıların onun için özel olarak ürettirdiği çıngırakların çıkardığı sesler ile kuşların bulundukları ağaçlardan kaçmasını sağlamış, daha sonra zehirli okları ile kuşların birçoğunu öldürmüş, kaçanlar ise bir daha geri dönmemek üzere uzak diyarlara kaçmışlar, bir daha da izlerine hiçbir yerde rastlanmamıştır.
Şahmeran

Daha çok güney, orta ve doğu Anadolu resminde, masallarında, hikayelerinde rastlanan akıllı ve iyicil olarak tanımlanan bellerinden aşağısı yılan, üstü ise insan, Meran adı verilen doğaüstü yaratıkların başındaki hiç yaşlanmayan, ölünce ruhunun kızına geçtiğine inanılan varlık. Farsça yılanların şahı anlamına gelen "şah-ı meran" dan gelir. Ancak, Şahmeran'a ilişkin tüm efsanevi kayıtlar ve Şahmeran efsanelerine özgü tüm betimlemelerde varlık dişidir. Akdeniz bölgesinin tarsus ilçesinde yaşadığına inanılıyor.
Şahmeran, gittiğinde "bir cuma günü geleceğim" demiş. Bu efsaneyle bize ne öğretilir? Efsaneler, hiçbir zaman boş değildir. Örnek bir efsane de, "Mersin suyla, Adana yalanla, Tarsus yılanla yok olacak." diye bir inanç var. Şahmaran, bir çocuğun koyun otlatırken tesadüfen bir çukuru eşip ordan birden büyüyen bir delikten içeri düşmesiyle ortaya çıkmış. Çocuk, irili ufaklı yılanların ortasına düşer. Her ne hikmetse bağıramaz; ama aslında çok korkuyordur. O sırada bir ses ona seslenerek,"Gel, korkma! Ben istemedikçe onlar sana dokunmazlar. Bas üstlerine ve gel." der. Çocuk, ona doğru gider ve yaklaşır. "Ne arıyorsun burda?" diye sorar Şahmaran. O da, "Kuzum kayıptı. Onu ararken dinleneyim dedim ve bir delikle oynarken buraya düştüm." der. Şahmeran, elini çocuğun sırtına vurup, "Gözlerini kapat!" der ve açtığında çocuk yeryüzünde bulur kendini. Sonra eve gelir ve kimseye anlatmaz. Fakat çocuk, üçüncü gün duş alırken, sırtında beyaz-kara renklerin çıktığını fark eder. Giderek yılana benzer cilt rengi ve anlatır annesine. 1 hafta sonra da ölür.
Diğer bir anlatışa göre de, Şahmaran'ı bir çoban bulur; ama kimseye bahsetmez Fakat birgün iki arkadaşına bahsetmek zorunda kalır. Çünkü sırtında izler çıkmıştır. Ve dilden dile dolaşır. Derken birgün o yörenin hükümdarı hastalanır. Hekimler ne yaparlarsa çare bulamazlar. Bir bilgine danışırlar. O da, "Şahmaran'ın kanını içmeniz gerek; ama şahmaran başı kesilerek ölmesi gerek." der. Onlar da, "Peki onu nasıl bulacağız?" derler. O da, "Onu bir delikanlı biliyor, görmüş. Onu bulsanız, Şahmeran da bulunur." der. "Peki nasıl bulacağız?" sorusuna da,"Onu gören her kimse, Şahmeran onda mutlaka bir iz bırakmıştır." der. Şahmeran ise, gence "Sakın ha, yerimi kimseye söyleme!" diye tembihlemiştir. Şahmeran, çocuktaki mertliği görmüştür zaten ve eklemiştir, "Söylediğin gün, sen ölürsün." demiştir. Askerler, her tarafta bu genci ararlar. İnsanları soyarlar tek tek. Derken çocuğu bulurlar. Sırtındaki işaretten anlarlar. Türlü işkencelere maruz kalan çocuk, konuşmak zorunda kalır. Askerler arkada, çocuk önde, o korkunç esrarengiz mağaraya benzer kapıya gelirler. Ama ne var ki askerler, içeri giremezler. Bir ürperti sarar içlerini. Çocuk, kendisi gider şaşkın bakışlar önünde. Şahmaran, "Neden geldin?" der. Çocuk, "Evet, ama mecburen geldim, işkencelere dayanamadım." der. Şahmeran da, "Korkma, biliyorum." der ve çocuğa kılıç verir. "Önce başımı kes, beynimi sen ye. Kalbimi sök, göm. Kanımı da bırak o aptal içsin." der. Çocuğa cesaret verir ve çocuk bunları yapar. Kral, şahmeranın kanını içer içmez ölür. Çocuksa müthiş bir zekaya kavuşup Lokman Hekim olur ve ilerde de ölüme çare bulacaktır.Şese

Azerbaycan Türklerinin inanışına göre, bilinmezler aleminden gelen bir kuştur. Kötücül yapıya sahip olup, yalnızca geceleri uçan bu kuş, daha çok erkek çocuklara zarar verir. Yalnız kalan çocuğu vurup öldürür. Bu nedenle de erkek çocuğun altı aya kadar gözetim altında tutulması gerektiği söylenir. Bu kuşun girdiği evdeki çocuk ölür. Kırkı çıkmamış bebeğin kararıp ölmesi için sadece bir kez üzerinden geçmesi yeterlidir.
Şeşe, vurduğu çocuğu boğazından vurur. Gelip çocuğa zarar vermesin diye çocuğun yanında O'nun adını söylemezler ve çocuğun beleğine iğne saplarlar. İnanışa göre, "Şeşe"yi yakalayan biri, anında öldürmelidir. O'nu öldüren Şeşe Anası olur ve Şeşe'nin vurduğu herhangi bir çocuğun boğazına elini sürerse çocuk kurtulur.Şeytan, إبليس

→ Şeytan maddesi bir kavram ile ilgilidir, aynı isimli diğer ile ilgili madde için Şeytan Nedire bakmak lazım.
Şeytan; birçok dinde insanları kötülüğe teşvik eden, adaletsizliğin önderi bir varlığın ismidir. Şeytan, rakip, muhalif, bozucu ve bozguncu gibi anlamlara gelen İbranice bir kelime olan "Satan"'dan ya da arapça kökü "rahmetten uzaklaştı, hak'dan uzak oldu" anlamlarına gelen "şetane"'den gelmektedir.
Modern dinlerde ya da mitolojilerde, Şeytan genellikle, doğaüstü güçlere sahip, sürekli insanları dinden, dolayısıyla yaratıcısının emirlerinden uzaklaştırmaya çalışan bir varlık olarak düşünülmüştür. Latincede "Diábolus, Diaboli", Yunancada "Diabolos", "Karanlıkların Efendisi," "Beelzebub" (Sinek Kral), "Belial", "Mephisto", ya da "Lucifer", eski Türkçe'de "Yek" yada 'Albız ' olarak geçer. Talmud ya da Kabbala felsefesinde "Samael" olarak geçer.(Yahudi inanışında Samael başka bir melektir). İslamda "İblis" (إبليس) olarak bilinir ancak Kuran'da "şeytan" kelimesi (87 kez), "iblis"'ten daha fazla kullanılmıştır. Şeytan, ayrıca "Azazel" olarak da anılmıştır.
Eliphas Levi: Şeytan

Eski Antlaşma'da Şeytan Hrıstiyanlıktaki gibi korkulan bir mahluk değildir ve kötülüklerin temelini oluşturmaz. Çünkü musevilikte Hayrın da şerrin de Tanrı'dan geldiği inancı vardır. Bu sebeple Satan ya da Samael adı verilen Şeytan'nın hile ve aldatmacalarına karşı dikkatli olunmalıdır.
Yine Talmud, Bava Batra Bölümü, Daf 16a 'ya göre:
(הוא שטן הוא יצר הרע הוא מלאך המות הוא שטן דכתיב): Şeytan, kötü dürtüler ve Ölüm Meleği aynı şahsiyetlerdir.
Ezekiel 28:12–19: "..güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin. Eden'de, Tanrı'nın bahçesindeydin. Giysilerin hep güzel taşlarla – yakut, zümrüt, aytaşı, beril, onix, safir, turkuazla - ve altın işlemelerle süslüydü. Bunlar sana sen yaratıldığın gün verildi. Seni kudretinle ve gücünle bekçim yaptım. Tanrının kutsal dağına gidebiliyor ve ateş tarlalarında yürüyebiliyordun. Yaptıklarından tamamen muaf tutulurdun ta ki için kötülükle dolana dek. Bu varlık içinde bile daha büyük şiddet yarattın ve günahkar oldun. Seni tanrının dağından men ettim ve seni bekçilik ettiğin ateş tarlalarından sürgün ettim. Güzelliğin yüzünden için kibirle doldu ve bilgeliğini kendi ünün için harcadın. Seni içine hapsettiğim ateşle beraber dünyaya attım. Seni takip edenlerle beraber sonunuz ateşler içinde küle dönecek. Çok feci bir sona geldin."
Yeni Antlaşma'da Şeytan
Şeytan özellikle Yeni Antlaşma'da ve Hrıstiyan inancında kendisine daha çok yer bulmuştur. Özellikle İsa'yı sürekli olarak kışkırtır. Ancak Şeytanın kişiliğinin kaynağı İncil değil, hristiyan edebiyatıdır. John Milton'nun epik bir şiirinde Şeytanın en üst düzeyde bir melekken insanı ve kendini yaratan tanrıya karşı düşmanlığa yönelen bir kişilik olduğu anlatılır. Ancak Şeytan kesinlikle cehennemde hapsolmuş biri değildir aksine istediği her yere - dünyaya hatta cennete bile - girip çıkabilir. Bu özellikleriyle Şeytanın nihayi amacı insanlığı yaratıcının yolundan saptırmaktır. Bu anlamda kendisini tanrıya bir rakip olarak kabul ettirme gayreti içindedir. Kendisine bir süre verilmiş ve bu sürenin dolmasına kadar yaratıcıya karşı açtığı savaşın sonucunu beklemektedir.
Yaradılış (Genesis) bölümünde, Âdem ve Havva'yı kışkırtan yılan figürü, Tevrat'taki anlatımın aksine daha sonraları Hristiyan uleması tarafından Şeytan olarak değerlendirilmiştir. Doğu (Ortodoks) Kilisesine göre Şeytan, insanın üç düşmanı (günah-ölüm)'den birisidir. Bütün Hristiyan inanışlarında, Şeytan, İsa'ya ve İsa figüründe Tanrı'ya karşı son bir savaş (Armageddon) açacaktır. Bu savaş aynı zamanda Şeytana verilen sürenin de (aeonios) sonuna çok yaklaşıldığını gösterecektir. Unitaryan Kilisesine göre Şeytan bu zaman geldiğinde tekrar iyi olacak ve melek özelliklerine kavuşacaktır. Bu sürenin nasıl işleyeceği her kilisede farklılıklar gösterir. Neticede dünya tüm şeytanlıklardan arınır ve tıpkı cennet gibi günahsız bir yere dönüşür.
Ortaçağ'da Şeytan bir keçi gibi sakallı ve boynuzlu, elinde çatal ve kuyruklu olarak tasvir edilirdi. Bu görüntünün oluşmasının sebebi incil değildir ve hristiyanlıktan önceki pagan inanışlarda simgelenen bazı tanrı figürlerinden (Pan, Dionysus) kaynaklanır.
Kuran'da Şeytan
Şeytan İslamiyete göre cin (diğeri melek) türünden bir varlıktır. Cinler, meleklerden farklı olarak irade sahibidir. Yaratılışının en büyük nedeni, kıyamete kadar, insan iradesinin sınanmasıdır. Bu sınavı geçenler ödüllendirilecek, geçemeyenler ise cezalandırılacaktır. Kur'an'da şeytandan bahsedilen ayetlerde insanlar onunla birlikte hareket etmemeleri konusunda uyarılmıştır. Şeytanın önceleri bilgeliğinden yararlanılan ve sayılan biriyken, Allahın huzurundan kovulma aşamasına nasıl geldiği Araf suresinde anlatılır. Hristiyanlık ve İslamiyet, şeytanın bir zamanlar Allahın sevdiği bir hizmetkarı olduğu konusunda hemfikirdir.
Araf (11-25): Hamdolsun, size yeryüzünde imkan ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkanları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz! Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” dedik. İblisten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı. Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi. Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi. Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.” Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi. Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” Allah dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.” “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.” “Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” Allah dedi ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır.” Allah dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.”
Yehova Şahitliğinde Şeytan
Yehova Şahitleri, Şeytanın mükemmel ruh özelliklerine sahip bir melek olarak yaratıldığına; Ancak Âdem ve Havva'nın tanrı Yehova yerine kendisine itaat etmelerini sağlamaya çalışmasıyla Şeytan'a dönüştüğüne inanırlar. Şeytan'ın zamanla güzelliğinden ötürü gurura kapılarak kendisini bir tanrı gibi görmeye başladığını ve bu şekilde kendisini Yehova'ya bir rakip yaptığına inanırlar. Şeytan sözcüğünü daha kesin anlamak için, Kerub sınıfından bir melek olan "Şeytan" sözcüğünün "Karşı Koyan" anlamına geldiğinin gözönünde tutulması gerekir. Şeytan, Tanrı'nın amacına karşı koymaya çalıştığı için bu sıfatı almıştır. Şeytan adı bu varlığın özel adı değildir.
Şeytan "Aden Bahçesi"nde, "-Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün." denilerek, yasaklanan meyveyi yemesi için Havva'yı kışkırtmış ve yalan söyleyerek itaatsiz olmasını sağlamıştır. Bunu yaparken bir yılanı kukla gibi şu sözlerle konuşturmuştur: Yılan, "-Kesinlikle ölmezsiniz" dedi, "-Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.". Bu şekilde, Şeytan Adem'le Havva'yı tanrıya itaatsiz olmaları için ayarttığında, meselenin yalnızca bir meyveyi yemek olmadığına, tanrı Yehova'nın insanları yönetme hakkına meydan okuduğuna inanırlar. Tanrı Yehova'nın, Şeytan'a ortaya çıkardığı bu dava nedeniyle (Tanrı'ya göre altı gün) 6000 yıllık bir süre tanıdığına inanırlar. Şeytan'ın ortaya çıkardığı davaların şunları içerdiğine inanırlar:
Şeytan'ın, "Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz (anlayışınız) açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız." sözlerine göre; Şeytan Yehova'nın insanlar üzerindeki yönetiminin haksız olduğunu iddia etmiştir. Şeytan, insanların kendi kendilerini daha iyi bir şekilde yönetebileceklerini ve Yehova'nın karışması olmadan kendi yönetimleriyle Dünya'yı cennet gibi bir yer yapabileceklerini iddia etmiştir. Bu nedenle, Şeytan'a göre, Yehova insanların kendi kendilerini yönetmelerine izin vermelidir.
Şeytan'a göre, Tanrı'ya gerçekten vefalı, sadık tek bir kişi bile yoktur. Sadık olan kişiler yalnızca kendileri için iyi şartlar sürdüğünde sadık kalmaya devam ederler. Eğer bu sadık insanların başlarına çeşitli sıkıntılar gelecek olursa, bu kişiler Yehova'ya sadık olmaktan vazgeçeceklerdir. Bunun ispat edilebilmesi için kendisine bir fırsat verilmesi gerektiğini iddia etmiştir.
Yehova'nın Şahitleri, Yehova'nın Şeytan'ı bu davalar nedeniyle hemen yok etmediğini ve eğer hemen yok edecek olsaydı, bütün yarattığı ruh varlıkların zihinlerinde kendisinin haklı olup olmadığı kuşkusunun doğacağını bilerek, Şeytan'a geçici bir süre için izin verdiğine inanırlar. Ayrıca, Tanrı'nın Şeytan'a ve insan yönetimlerine izin vermekle, kötülüğe de izin verdiğine; çünkü bunun sonuçlarının kötü olacağını bildiğine inanırlar. Yehova'nın, Şeytan'ın iddialarının geçersizliğini bu kötü sonuçlara göre ispat edeceğine inanırlar.
İncil'deki "Bu dünyanın egemeni şimdi dışarı atılacak." ve "Artık sizinle uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü bu dünyanın egemeni geliyor. Onun benim üzerimde hiçbir yetkisi yoktur." sözlerine göre, Yehova Şahitleri bu davaların çözümüne kadar, 6000 yıllık bir süre için dünyayı perde arkasından Şeytan'ın yönettiğine inanırlar. Ve Şeytan'ın bunu yaparken "Buna şaşmamalı. Şeytan da kendisine ışık meleği süsü verir." sözlerine göre, Şeytan'ın insanları çoğu kere iyilik meleği gibi görünerek kandırdığına inanırlar. Yehova'nın Şahitleri, Şeytan'ın 6000 yılın bitiminde, bir "uçuruma" atılarak 1000 yıl boyunca faaliyetsiz bırakılacağına ve 1000 yıl geçtikten sonra sonsuza dek yok edileceğine inanırlar. Bu 1000 yıllık dönemde Şeytan'ın bozduğu şeylerin telafisinin olacağına inanırlar. Bu telafi Yehova'nın Şahitleri'ne göre yeryüzünde cennetin yeniden kurulması ve ölmüş kişilerden birçoğunun dirilerek bu cennette yaşamasıdır.
Yezidilik

Melek Tavus'un bir simgesi
Şeytan figürünün Yahudi-Hristiyan ve Müslümanlıktaki bir benzeri Yezidilikte de bulunmaktadır.Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üslenmiştir. Şeytan "tavus" olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus'tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.
Yezidilikten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.
Satanizm
Şeytanı yaratıcı ve hükmedici bir figür olarak gören inanç sistemidir. Tam olarak bir din değil, mevcut dinlere alternatif ya da muhalif bir hareketin temeli, bir yarı-din ya da felsefe olarak görülür. İlahi dinlerce emredilen dini ve toplumca kabul görmüş tüm kurallar reddedilir. Örneğin ilahi dinlerde yasaklanan intihar, ibadet sayılmaktadır. Diğer dinlerdeki tanrı figürü ile şeytan figürü satanizm'de yer değiştirmiştir. Bu açıdan diğer dinlerdeki ibadet amaçlarının ve davranış hedeflerinin şeytan merkezli olarak yeniden tanımlanmasıdır.
Edebiyatta Şeytan
Edebiyatın ve dinin kesiştiği birçok noktada şeytan, olayların gelişmesinde, sonuçlanmasında ya da dallanmasında temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca kullanılmıştır. Şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birisi, Goethe'nin Faust'udur. Faust'ta şeytan (Mefisto), başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan bir doktoru elde etme konusunda tanrıyla "bir kez daha" bahse girer. İnsanın şeytanla içsel bir kavga halinin anlatıldığı ve dünyadaki iyilik ve kötülük kavramlarının kaynağının sorgulandığı bir başka eser, Paulo Coelho'nun "Şeytan ve Genç Kadın" adlı romanıdır. Jeffrey Burton Russell ise Kötülük (1-4) serisinde yeryüzüne artık iyice alışmış olan şeytanın, insanlardan bir farkının kalmadığını ve "onu bizden biri" gibi görerek, şeytanlaşan insanı anlatmaktadırTek Boynuz, Unicom

Mitolojik tek boynuzlu at. Kafasının ortasından düz bir boynuz çıkar. Saf ve masum olduğuna, kanı içildiğinde kişiyi ölümsüz kıldığına, bu nedenle öldürmenin lanet getireceğine inanılan efsanevi bir hayvan. Latince ismi olan Unicorn; "bir-tek" anlamına gelen uni- ve boynuz anlamına gelen cornus sözcüklerinden türemiştir (Türkçe karşılığı Tekboynuz'dur). Yine bir efsaneye göre, sadece bakire kızların yanına yaklaşır ve bu şekilde yakalanabilir.Tepegöz
Tepegöz

Tek gözlü dev, eski Yunan mitolojisinde Kiklop olarak geçer.
Bir Dede Korkut (Korkut Ata) masalında; kılıcın kesmediği, okun işlemediği bir bedene sahip, yalnızca gözünden zarar verilebilen, çobandan olma, peri kızından doğma canavar. Basat adlı kahraman tarafından öldürülür.Troll

Troll, İskandinavya folkloründe geçen ve korkunç gözüken bir mitik, insanımsı yaratıktır. Troller folklörde, İngiliz peri masallarındaki Ogreler benzeri şeytani devlerden, dağlarda yaşayan, dağa insanları kaçıran, vahşi ve daha insan benzeri yaratıklara kadar birçok farklı şekilde tasvir edilmişlerdir. Shetland ve Orkney masallarında, troller trowe olarak anılmıştır. Japonca'da ise troll için kullanılan sözcük tororu`dur.
İskandinav edebiyat, sanat ve müziği, romantik dönemden başlayarak bugüne kadar trolleri birçok farklı şekilde adapte ederek, genelde çok büyük kulak ve burunlara sahip bir yerli halk biçiminde, kullanmıştır.Uylak

Uylak

çevresinde inanılan boş inanç yaratığı. Uylakların, geceleri dışarıda dolaşan veya yolculuk eden kimselere musallat olduğuna inanılır. Genellikle kişiye adıyla seslenen, sözle taciz eden, taşlayan, alay eden, sataşan, ürkütücü sözler eden düşsel yaratıklar olarak tanımlanırlar. Tüm bu kötü eylemlere "uylama" dendiği için; eylemi gerçekleştirdiğine inanılan yaratığa da "uylak" denilmiştir. "Uylak"ın üzerinde birleşilmiş, kanıksanmış bir biçimi yoktur. Dönem dönem o denli abartılmışlardır ki, benzer özellikler göstermemelerine rağmen "cin" inancı ile bağdaştırılmıştır. İnsanların gözüne köpek, koyun, kedi ve hatta insan gibi canlıların yanında tabut gibi cisimlerin biçiminde göründükleri söylenir olmuştur. Uylak üzerine anlatılan anlatılar radyo ve televizyonun yörede yaygınlaşması ile azalmıştır. Buna neden olarak ise eğlence araçlarının olmadığı dönemlerde yöre insanı bu anlatılarla eğlenmesi olarak gösterilmektedir.
Uylak yörede o denli benimsenmiş bir memorattır ki uyalk adı yörede bazı yerleşim birimlerine ön ad olarak eklenmektedir (Uylaklı Kabana gibi.)Van Gölü Canavarı
Van Gölü Canavarı

Kategori: Efsanevî Yaratıklar

Van Gölü Canavarı, Van ve Bitlis illeri arasında yer alan Van Gölü içinde yaşadığı ileri sürülen yabanî bir yaratıktır. 1993 yılına dek adından hiç söz edilmeyen varlığı bugüne dek gördüğünü iddia eden 1000'in üzerinde kişi vardır. Varlığı gördüklerini söyleyen kişilerin belirttiklerine göre; canavar, 15 metre uzunluğunda, sırtında sivri çıkıntıları olan, Plesiosaur ya da Ichthyosaurus benzeri bir varlıktır. Zamanla bu varlığı gördüğünü iddia edenlerin sayısı artınca olay medyaya da yansımış ve bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bölgeye bir bilimsel araştırma ekibi göndermiştir. Ancak, yapılan araştırmalar sonucunda gölde olağandışı herhangi bir varlığın olduğuna ilişkin hiç bir iz bulunamamıştır.



Birkaç yıl sonra Van 100. Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan Ünal Kozak, gölde yaptığı araştırmalar sırasında yaratık ile karşılaştığını ve kameraya almayı başardığını iddia ederek çekmiş olduğu videoyu analiz için ilgili kuruluşlara göndermiştir. Konu hakkında bir de kitap yazmış olmasına karşın video ile ilgili gösterilenler kabul görmemiştir. Bunun ile ilgili eleştiriler ise kamera açısının hiç sol yana kaymadığı bunun nedeninin bu tarafta yaratığı iple çeken bir tekne bulunduğu yönündedir. Cambridge Üniversitesi'nde de biyologlarca izlenen kayıtta yaratığın hiç bir yöne sapmadan dümdüz bir yol izlemesi de bunun, bir tekne tarafından çekilen bir maket olduğu kuşkularını uyandırmıştır.



Bugün Van'ın Gevaş ilçesi merkezinde bu canavar anısına yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bir heykel dikilmiştir. Bunun yanında pek çok kişi söylentinin bölge turizmini büyük ölçüde canlandırdığını ve ziyaretçilerden büyük ilgi gördüğünü belirtmiştir.Gerçekte varlığı kanıtlanamamıştır.

Yek, İklig

Eski eski Türk dilinde (ve dininde) şeytana verilen ad. Bazı sözlüklerde 'yeg', veya 'yik' biçiminde de geçmektedir. 'Kötü ruh, şeytanın yarattığı hastalık, zarar verme' gibi anlamları da vardır. Başka sözlüklerde 'ig' ve 'iklig' biçiminde geçen ve hastalık anlamı da bulunur.Yeti, Koca Ayak


Yeti, Koca Ayak

Yeti, bazılarının Himalayalar'da yaşadığına inandığı, primat-benzeri, büyük bir yaratıktır. Her ne kadar varlığına inananlar mevcut olsa da bilim adamlarının çoğu, yetinin var olduğu ihtimalinin eldeki verilere göre çok zayıf olduğunu ve bu nedenle onun efsanevi bir yaratık olduğu fikrindedir. Batı'da ona verilen isim, yeti, Tibetçe yeh-teh (transliterasyonu:gYa' dred) lafından gelmektedir ki bunun anlamı "küçük insan-benzeri hayvan"dır.
Kocaayak
Ormanda yaşayan yarı insan yarı hayvan yaratıklara halk masallarında çok sık rastlanmaktadır Yüzyıllar boyunca bu yaratıkların kadim zamanlarda yaşadıkları düşünülmüştür. Bazılarıda bu yaratıkların tamamen hayal ürünü olduğunu iddaa etmişlerdir.
Kocaayak adı bu dev yaratıkların bıraktıkları ayakizleri nedeniyle takılmıştır. Çoğunlukla izler beş parmaklıdır. Fakat 2,3,4 ve 6 parmaklı izler de görülmüştür.İnsan ayağına benzemektedir fakat insan ayağından çok büyüktür.Yüzlerce tanığın verdiği ifadelerden boylarının 1,80 ile 2,10 metre olduğu anlaşılmaktadır.
Kocaayaklarla İlgili ihtimaller
İnsan hayvan karışımı yaratıkların bir kısmı yalan olabilir eğlenmek veya turistik amaçlarla çıkarılmış söylentilerdir. İnsanların zor ve aldatıcı koşullar altında normal hayvanları tanımayarak yanlış izlenimlere kapılmaları
Gözlem yapan insanların hayal görmeleri Yaratıkların dev bir maymun türüne ait olmaları veya tarih öncesinde yaşadığı düşünülen insan maymun arası (Gigantopithecus) canlıların günümüze kadar gelmiş torunları. Geçmişte yeryüzüne gelmiş olabilecek uzaylıların torunları olabilir. Pleistosen çağında yaşadıktan sonra yokolmuş (MÖ 100,000–35,000)Neanderthal insanların Homo Sapiens'in hafızasına kazınmış folklorik mirası olabilirler.
Kanıtlar
1917 yılında Kolombiya Venezuella sınırında İsviçreli jeolog François de Loys tarafından vurulan tüm vücudu kıllarla kaplı yaratık daha sonra yapılan incelemelerde bir tür örümcek maymun olduğu anlaşıldı. 1951 yılında Himalaya tırmanışında kullanılan Menlung Üssü yakınlarında bulunan ayak izleri Yetinin varlığını kanıtlayan en önemli kanıt fotoğraf olduğu söylenmektedir. 1967 yılında Roger Patterson adındaki avcı Kuzey Kaliforniya Bluff Creek bölgesinin ormanlarında 16 mm’lik kamerasıyla 9 metre uzunluğunda titrek bir film çekmiştir. Filmin sahte olduğu kanıtlanamamıştır.
Çeşitli toplumlarda Kocaayak
Kanada’da yaşayan yerlilerin taktığı isim Sasquach ( kocaayak ) Kayıtlara geçen ilk olay 1830 yılında yaşanmıştır.
Asya’nın ulaşılması zor dağları Himalayalarda yerli halkın taktığı isim Yeti
Sovyetler Birliği Doğu Sibirya’da Yakutlar bölgesinde Sovyet makamlarının verdiği isim Çuçuna ( Rusça’da kimsesiz ) Kayıtlara geçen ilk olay 1920 yılında yaşanmıştır.
Japonya Hiroşima yakınındaki Hiba Dağı’nda yaşayan Japon köylülerinin taktığı isim Hibagon ( Japoncada Hiba Yaratığı ) kayıtlara geçen ilk olay 1970 yılında yaşanmıştır.
Çin’de de bu yaratıklara Yeti denmektedir. Kayıtlara geçen ilk olay 1977 yılında yaşanmıştır.
Avustralya yerlileri bu yaratıklara Yowi adını vermişlerdir. Kayıtlara geçen ilk Yowi olayı 1894 yılında yaşanmıştır.
Eskimolar Tornil adını verdikleri çiğ et yiyen dev yaratıkların atalarıyla beraber yaşadıklarını anlatırlar.
Kızılderililer tamamen kıllı boyları iki metreden uzun insan maymun arası yaratıklara Wetigo demektedirler. Wetigoları insanları kaçırıp yiyen dev canavarlar diye anlatırlarYılan
Yılan Hikayesi

Prof. Dr. İsmail Hamit Hancı
Ankara Ü. Tıp Fak. Adli Tıp AD, Ankara

Son Asur kralı Asurbanipal'in kütüphanesinde bulunan eski bir Sümer metninde, yılanla kartal arasında geçen şu efsane anlatılır:
Kuş, komşusu yılana, "Gel" dedi, "Barış ve dostluk yemini edelim ve ona uymayanın üstüne güneş tanrısı Şamaş'ın laneti yağsın." Güneş tanrısının huzurunda yemin ettiler ve yeminlerini lanetle mühürlediler:
Sonra yavruları oldu. Yılanınki bir karaağaç gölgesinde, kuşunki bir dağ doruğunda doğdu. Ve kuş yabani bir boğa ya da eşek yakaladığında, yılan bundan yedi, çekildi ve yavruları yedi. Yılan yabani bir keçi ya da antilop yakaladığında, ulu kartal yedi, çekildi ve yavruları yedi. Ta ki bir gün, kartalın yavruları tüylenip de kötü düşünceler kuşun aklına gelinceye kadar.
Ve efsane böylece devam eder.
Yılan, hekimliğin yanı sıra hemşirelik, eczacılık, veteriner ve diş hekimliğinin mesleki sembolü olan bir yaratıktır. Bunun neden sembol olarak seçildiği yanıtı ise genellikle birkaç cümleyi geçmemektedir.
Bu çalışmamızda yılanı tüm yönleriyle derinlemesine ele almak, konuyu çok genişletip Prof. Dr. Fuat Yöndemli'nin aktarımı ve Evliya Çelebi'nin tabiriyle olayı "yılan hikayesi gibi" uzatmak amacımız olacaktır. Bu nedenle her konuya kıyısından kenarından dokundurma yapılarak bir özet verilecektir.
Yılan görünüş itibariyle pek sevimli olmayan, hatta "soğuk" olarak tanımlanan bir canlıdır.
Gerçekte, yeryüzünde yılanlar kadar kendisine zıt anlamlar yüklenen bir başka yaratık bulmak olanaklı değildir. Bir yanda "tanrı" kabul edilip kendisine tapınılırken, diğer tarafta "insanoğlunun Cennet'ten çıkarılmasının baş suçlusu", "şeytan" olarak değerlendirilmektedir.
Yılan kelimesi, etimolojik olarak Çince'deki "lung" kelimesinden Türkçe'ye geçmiştir.
Sanat tarihinde bu yaratığı ifade için ayrıca luu, ejder, ejderha, nek, mar, soğulcan, evran (evren), dragon, griffon gibi daha pek çok ad kullanılmaktadır.
Gerek yılan, gerekse onun dev şekli olan ejder (ya da ejderha) sureti antik çağlara ait mitolojilerde çok yaygın bir semboldür.
Bütün Eski Yakın Doğu'da olduğu gibi Eski Mısır'da da yılan, ilahi bir varlık sayılmaktadır. Antik Mısır'ın yılan suretindeki ilahesinin adı Lütufkar Uto ya da Wazit’dir. Buna mukabil bütün Mısır'da şeytan olarak tanınan Apophis de yılan suretindedir.
Eski Mısır san'atında görülen bir başka yılanlı tasvir ise, kuyruğunu ısırarak halka şeklini alan yılan motifidir.
Kuyruğunu ısıran ya da yutan yılan yani "uroborus". Uroborus: Sonu başlangıcımdır. Bu simgeye Roma'dan Hindistan'a, Mısır'dan Çin'e kadar geniş bir coğrafyada rastlanır ve genel olarak ebedi dönüşü, döngüsel zamanı ve yaşamı, bölünmezliği ve sonsuzluğu simgeler. Budhistler onu samsara döngüsüyle özdeşleştirmişlerdir.
Eski Mısır'da Tıbbın İki Sembolü: Yılan ve Hekim İmhotep’tir.
Tıp kelimesinin orijinini aldığı Teb (Thebai) şehrinin totemi yılandır. Teb şehri ise eski Mısır'ın en önemli sağlık merkezidir. Ayrıca Milattan üçbin yıl evvel Mısır'da yaşamış İmhotep’in, tarihte bilinen ilk hekim olduğu iddia edilmektedir. Adı "Sulh ve sükûndan gelen" anlamında olan bu hekim, engin tıbbi bilgisinin yanı sıra mimari ve astrolojide de söz sahibi, yazarlık ve rahiplik yapan, çok yönlü bir alimdir.
San'at tarihiyle ilgili eserler, yılanın tıp sembolü olarak ilk defa kullanılmasının Sümerlerde görüldüğünü belirtmektedir. Sümer tanrılarından birinin adı "Yaşam Ağacının Hakimi" manasına gelen Ningişzida'dır. Bu tanrının sembolü olan ağaca sarılmış haldeki biri erkek biri dişi iki yılandır.
Sopanın yaşam ağacını, yani yaşamı; yılanın ise gençliği temsil ettiği bu motif, binlerce yıl boyunca çeşitli ülkelerde yalnız sopa ya da sopa-yılan, ya da birbirine sarılmış iki yılan halinde koruyucu ve şifa verici bir sembol olarak resimlerde, kabartmalarda kullanılmış ve Asklepios kültünden bu yana da hekimliğin amblemi olmuştur. Genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius'dur.
Homeros, Asklepios hakkında şu efsaneyi anlatır: Lapitler'in kralının kızı Koronis, Apollon'dan hamile kalır. Apollon'un kardeşi Artemis, bir ihaneti yüzünden Koronis'i okla vurarak öldürür. Apollon çocuğunu kurtarmak için kadının karnını yarar. Ölmek üzere olan çocuğu kurtarır ve at-adam kahin Khiron'a teslim eder. Kahin bu çocuğa Asklepios adını verir. Asklepios, tükenmez şifa çareleriyle meşhur Khiron'un yanında eğitim görür. Hocasından yalnızca cerrahlığı değil, hastalara ilaç yapmayı, şifalı otlardan dertlere deva bulmayı ve hatta ölüleri diriltmeyi öğrenir.
Ölüleri diriltmesi üzerine Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yereden, ve tarihi M.Ö. 3000'lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O'nun asası ile bütünleşmiştir.
Ölümünden sonra Asklepios adına ikiyüzden fazla mabed (Asklepion) kurulur. Asklepion'ların açılışı için izin almaya gelen hey'etlere, hekimlerle birlikte kutu içinde bir yılan gönderme adeti vardır. Asklepionların giriş kapısı üzerinde "Buraya ölümün girmesi yasaktır" ibaresi yazılıdır.
Hekimler imparatoru Galen’in, iyileşmeyeceği görüşüyle Asklepion'a kabul etmediği hasta intihar amacıyla, iki yılanın zehirlerini boşalttığı tastan içer. Ancak ölmeyip, iyileşmeye başlar. Galen iyileşen hastaya: "Yılan zehirinin aynı zamanda şifa verici olduğunu düşünüyor, fakat hastalarda denemeye cesaret edemiyordum. Benim bu düşüncemi haklı çıkardın. Bundan sonra Asklepion'un sembolü çifte yılan olacaktır" der.
Asklepios'a göre hekim yılan gibi dilsiz olmalı, kimsenin sırrını başkasına söylememeli, sabır ve sükunet içinde çalışmalıdır. Asa ile temsil edilmesi, tababet tahsilinin kısa sürede öğrenilmeyip, ihtiyarlayıp asaya dayanıncaya kadar hekimin öğrenmeye ve tecrübe kazanmaya gereksinim duyduğunu belirtmek içindir. Diğer taraftan asa, iyilik tanrılarının remzidir. Yılan ise kötülük tanrılarının alametidir. Asaya sarılmış yılan, iyilik ve kötülük ilahlarının bir araya gelmesi demektir.
Bundan dolayı yaşam ağacının bir modifikasyonu olan asa (ya da Eskülap'ın sopası), Batı'da da kendisine sarılmış yılanla birlikte sağlık bilimlerini (hekimlik, dişhekimliği, eczacılık ve veterinerlik) temsil eder.
Türkiye'de bu yılanlı asanın ilk defa resmi olarak kullanılması, 1836 yılına isabet eder. Sultan II. Mahmud, bu tarihte, Mekteb-i Tıbbiye talebelerinin, ilk defa resmi kıyafet olarak yakalarına yılanlı asa (caduceum) işlenmiş elbiseler giymesi hakkında ferman çıkarmıştır.
Eski Grekler'de elçilerin kullandığı defne ya da zeytin dalından asaya sarılmış çifte yılan ile kanatlı caduceum ise, onlara emniyet ve masuniyet sağlayan barış ve ticaret sembolü idi.
Yakın zamanlarda başka bir Yunanlı tanrı Hermes'in (diğer adıyla Merkür) asası (caduceus) da tıbbın sembolü olarak kullanılmaktadır.
Hermese, abisi Apollon zenginlik ve servetin sihirli asasını verir. Asa, uyuşmazlık içinde olan herhangi iki şeyi uzlaştırma gücüne de sahiptir. Hermes yeni asasını denemek için birbirlerine öfkeyle tıslayan iki yılanın arasına sokar. Yılanlar kavgalarını unutup, asanın etrafına sarılırlar ve o günden sonra hep asanın üzerinde kalırlar. Ayrıca çift yılanlı Hermes'in "caduceus"unun üzerinde de bir çift kanat bulunmaktadır.
Dünyada adli tıp ve adli bilimlerin de sembolü de yılandır. Burada tıp ve adalet sembollerinin birleşmesi göze çarpmaktadır.
Eski Türkler arasında da yılan sağlık ve mutluluk sembolü olmuştur. Sağlık kuruluşlarının kapılarında çifte yılan sembolü vardır. Anadolu'da Selçuklu Hastaneleri buna örnektir.
Hastalık kötülük ve ceza demektir. Kötülükler yeraltından gelir; yılan da yeraltında yaşamaktadır. Yılan aynı zamanda gücü, kudreti ve koruyuculuğu simgelemektedir. Öldürücü olması ona karşı korkuyla karışık bir saygı duyulmasına neden olmuştur.
Yılanlar ve sürüngenler birçok kültürde rastladığımız ortak sembollerdir.
Kızılderililer'e göre yılan; deri değiştirerek doğum, yaşam ve ölüm arasındaki metamorfozu simgeler. Böylece tarih boyunca yılana atfedilen özellikler doğurganlık, ölümsüzlük, sağlık, hekimlik, sağduyu sahibi olmak, bilgelik, kehanet, iyi talih, fiziksel güç ve hız olarak sıralanabilir.
Şifalı bitkilerde açıkça gözlenen tabiatın iyileştirici kudretini en yakından tanıyan, en iyi bilen canlının da, yeraltında yaşadığı için bu bitkilerle çok yakın komşuluk halinde bulunan yılan olduğu kabul edilerek, hekimlik sembolü kendisine yakıştırılmaktadır.
İslam ülkelerindeki Lokman Hekim kıssası, Gılgamış Efsanesi’ni anımsatan motifler taşır. Yiyenlere ebedi yaşam, ölümsüzlük bahşeden otu, Lokman Hekim, araştırmaları sonunda Çukurova Bölgesi’nde bulur. Keşfinin heyecanıyle köprüden geçerken düşürdüğü otu Lokman Hekim eline geçiremeden bir yılan yer. Bundan dolayı yılanın ölümsüzlük, yaşama gücü ve sağlığı temsil ettiğine inanılır.
Yılan, bilhassa zehirli yılan ölüm sembolüdür. Ancak ölümün zıddı olan yaşamı da anımsatmaktadır. Dolayısıyle yılan, yaşam ve sağlığı aynı anda remzetmek için kullanılan bir motif hüviyetini kazanmaktadır.
Uzak Doğu Yin-yang felsefesinde çift başlı yılan motifinde bir yılan başı yaşamı, öbür yılan başı ise ölümü temsil etmektedir. Dolayısıyle çift başlı yılan, zehir ile panzehiri anımsatan bir örnektir.
Babillilerin ulusal destanında Gılgamış, ölümsüzlüğü elde etmek için yeraltından ölümsüzlük otunu çıkarır. Ancak bir fırsatını bulan yılan bunu yer. Yılanın çok yaşayan hayvan olması bundandır.
Aztekler, çıngıraklı yılana özel bir önem verirlerdi. Hatta çıngıraklı yılan tarafından ısırılan Aztekler, toplumda itibarlı bir mevkiye yükseltilirdi. Yılan tarafından ısırıldığı halde ölmeyen kimseleri, ilahlarla temasa geçmiş seçkin kimseler olarak kabul ederlerdi.
Hem Maya, hem de Aztek kültürünün efsanevi kahramanı olarak kabul edilen beyaz renkli ve iri burunlu Quetzalcoatl'ın sembolü, tüylü yılandır. Tüylü yılan motifi birçok mefhumun yanı sıra bilgi, şiir ve şifanın sembolü olarak kullanılmıştır.
Grek mitolojisinde Medusa, baktığı insanları taşa çeviren bir kadındır. Phorkos'un kızları olan üç Gorgon'dan biri olan Medusa'nın başı, saç yerine yılanlarla kaplıdır! Gorgonlar, saçları yılan olan dişi canavarlardır. Onları gören erkekler taşa dönüşür.
Orta Asya Türk boyları arasında olumlu vasıflar taşıyan bir yaratık olarak kabul edilen yılan ya da ejderha motifi, daha sonra korkunç ve zararlı, bir hayvan hüviyetine bürünür.
Ejderha, yılanın mübalağlı surette büyütülmüş, korkunçlaştırılmış ve stilize edilmiş, tamamen hayali ve efsanevi bir modelidir.
Türk hikayelerinde yılan sıklıkla insanoğluna karşı hürmetkar, sabırlı, misafirperver, dost, yardımcı, merhametli, affedici ve bilge bir mahluktur. Gerektiğinde insanoğlu uğruna Şahmeran efsanesinde olduğu gibi kendini feda etmektedir.
Yılanın dili çatallıdır. Çatal dil ise dedikodu ve arabozuculuk işaretidir. Bundan dolayı dedikodu, arabozuculuk yapan kimselere yılan dilli denir.
Bir yerin ıssız, tenha olmasını ifade için kullanılan deyimin tamamı, "kuş uçmaz, kervan geçmez, yılan bağırsağını sürümez " şeklindedir.
İstanbul Boğazı'ndaki Kız Kulesi hakkındaki efsaneye göre bir kahin, imparator Konstantin'e, kızını bir yılanın sokarak öldüreceği kehanetinde bulunur. Konstantin, bu kehanetin oluşumuna engel olmak için İstanbul Boğazı'nda, deniz ortasında yaptırdığı bir kuleye (Kız Kulesi) kızını saklar. Ancak Kuleye gönderilen bir üzüm sepetine saklanan zehirli bir yılan, kızı sokarak öldürür!
Aynı efsane, Silifke sahillerinde, kıyıdan birkaç yüz metre uzakta bulunan Kızkalesi hakkında da anlatılmaktadır.
Selçuklu Mimarisi’nde Darüşşifalarda yılan motifleri bulunmaktadır. Mar kelimesi farsça "Yılan" manasına gelmekte olup, Maristan (Yılan Yurdu) kelimesiyle duvarlarında yılan sureti bulunan bina, yani hastahane kastedilmektedir. Dolayısıyle yılanlara atfedilen sağlık, şifa ve afiyet manaları da böylece anımsatmakta, tedavi ettirilmektedir.
Darüşşifalara maristan yani yılanlı bina denmesinin bir başka nedeni ise, yılanların kötülük ve hastalıkları yutarak iyilik ve şifa dağıttıklarına inanılmasından dolayıdır. Zaten Selçuklular devrinde inşa edilen hastahanelerin hemen hepsinin kapısında çifte yılan motifi bulunmaktadır.
Anadolu Selçukluları devrinin en mühim sosyal, kültürel, sınai, iktisadi ve siyasi teşekkülü olan Ahi Teşkilatı'nın kurucusu Şeyh Nasiruddin Mahmud'un efsanevi adı "Ahi Evren (Evran)"dır. Evren kelimesi kainat, alem ve yılan, ejder manalarını taşımaktadır.
Debbağların "Pir"leri olarak kabul ettikleri Ahi Evren, kitapları ve hakkında anlatılan efsanelerden anlaşıldığına göre yılandan kırbaç ve panzehir imal eden bir hekimdir.
Yılan zehrinin kendisine zarar vermemesi, bünyesinde onun zehrini tesirsiz duruma getiren panzehirin varlığıyle izah edilmiş ve çok eski zamanlardan beri yılandan panzehir elde edilmeye çalışılmıştır.
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, yılanın, bilhassa birbirine sarılmış çifte yılanın Orta Asya Türkleri arasında saadet, sağlık, uğur ve şifa sembolü telakki edildiğini belirtir.
Anadolu halkı yılandaki şifa verici gücün Eyyub Peygamberle ilgili olduğuna inanır. Halk inancına göre Eyyub Peygamber'in yarasına düşen kurtlar, vücudunu yiyerek delik deşik etmişler. Eyyub Peygamber bu ızdıraba sabretmiş, sonunda çilesini tamamlayınca, topuğunu yere vurması vahyedilmiş. Vurduğu yerden çıkan su ile yıkanmış. Eyyub Peygamber yıkanırken, vücudunu kemiren kurtlar yere düşerek bir bölümü sülük, bir bölümü ise yılana dönüşmüş. Anadolu halkı bundan dolayı sülüğün de şifalı olduğuna inanır.
On altıncı asırda bazı Avrupa şehirlerini sık vuku bulan veba salgınlarından korumak için hususi sikke (madeni para) basıldığı bilinmektedir. Bu paraların bir yüzünde yılan resmi altında "Yılana bakan yaşayacaktır" yazılıdır. Avrupa'da yılanların bir çok hastalığın tedavisinde ilaç anamaddesi olduğuna inanılmaktaydı. Bu çeşit ilaçların en meşhuru theriacum (tiryak)tır. Bu ilaç, resmi farmasötik kodekste 1908 yılına kadar yer almıştır.
Evliya Çelebi Mısır'daki Sa'di dervişlerinin zehirli yılanları nasıl yakaladıklarını, etinden nasıl tiryak, ilaç yaptıklarını Seyahatname'sinde anlatır.
Anadolu'da bulunan birçok yılanlı göl, yılanlı çermik gibi adlar taşıyan yerlerde canlı yılanların şifa bahşedici, tedavi edici özeliğinden günümüzde hala yararlanılmaktadır.
Yılanlar vasıtasıyle tedavi edilen hastalıklar arasında bulunan "Erizipel"e halkımızın "Yılancık" demektedir. Anadolu folklorunda, erizipele tutulanların yaralarına "yılan ya da yılancık taşı" denilen bir taş sürüldüğü takdirde, hastalığın iyileşeğine inanılmaktadır.
Halen dünyada 2500 kadar yılan türü yaşamaktadır. Bunlardan ancak üçte biri insanlar için az ya da çok derecede zehirlidir. Çok tehlikeli olanlar ise bütün yılan türlerinin %7'sini geçmez.
Yılanların sokmasının, esas itibariyle, insanları öldürmeye değil, yılanın beslenmesine matuf olduğunu unutmamak gerekir. Güvenliği tehdit edilmedikçe, hiç bir zehirli yılan, insana saldırmaz, uzaklaşmayı tercih eder.
Ölüm olayları yılanı yakalamak, öldürmek ya da saklandığı yerde avlamak gibi faaliyetler sırasında, yılanın kendini savunması sonucunda oluşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde akrep sokmasından ölenlerin sayısı, yılan ısırmasından yaşamını kaybedenlerden daha fazladır.
Yılan motifi, tüm medeniyetlerde kendisine büyük önem ve kutsallık atfedilen esrarengiz bir semboldür. Antik Maya, Aztek, Çin ve Mısır medeniyeti gibi maddi olduğu kadar batıni ilimlerde de ileri olan bütün büyük medeniyetlerde hep bir yılan motifiyle karşılaşmak, son derece enteresan ve ortak bir vakıadır.Yutpa

Yutpa

Altay tasarımlarında, Yeraltı Denizi'nde (Tengiz) yaşadığına inanılan, çatal kuyruklu ve dört ayaklı olarak algılanan yılan, yeraltı canavarı. Bazı metinlere göreyse Doymadım ırmağının kıyılarında yeşil baldırlı, beyaz göğüslü, büyük kayığa benzer çeneli korkunç canavarlar vardır. Bunlara Yutpa denir. Yutpa'lar Erlik sarayının bekçileridir. Zaman zaman Abra'nın karşıtı olarak kullanılır.
Şaman giysisinde, cübbenin bir yanında yer alan, yeraltı canavarı olarak algılanan yılanı temsil edecek biçimde çatal kuyruklu ve dört ayaklı olarak tasarımlanan, kötü ruhlardan koruduğuna inanılan, siyah kumaştan şerit.Zombi

Zombi

Zombi voodoo’nun Afro-Caribbean ve Creole ruhani inanç sistemlerinde ölümsüz bir insandır. Bu folklorik zombiler doğaüstü güçler ve şamanistik hekimliği vasıtasıyla, yaşayanlar arasında korku yaratmak amacı ile ölü insan bedenlerinin yeniden canlandırılmasıdır. Zombilerin daha korkunç versiyonları yamyamlık ögesi kullanılarak korku sinemasında sıkça sergilenmektedir.
Voodoo inancına göre ölü bir insan ya da mambo tarafından yeniden diriltilebilir. Zombilerin kendi bilinçleri ya da istekleri olmadığı için bokor ya da mambo’nun kontrolü altındadırlar. Zombi aynı zamanda voodoo yılan tanrısı Niger-Congo’nun adıdır. Kongo dilinde kullanılan ve tanrı anlamına gelen ‘’nzambi’’ sözcüğüne benzemektedir.
1937 yıılında Haitide’ki gelenek ve adetler üzerinde yapılan bir araştırma sırasında Zora Neale Hurston, 1907 yılında 29 yaşındayken ölmüş ve gömülmüş Felicia Felix-Mentor ile ilgili bir söylentiyle karşılaştı. Köylüler ölümünden 30 yıl sonra Felicia’ yı yollarda sersem bir şekilde ve yanında birkaç kişi ile birlikte yürürken gördüklerini söylüyorlardı. Hurtson, bu bahsedilen insanlara çok güçlü ilaçlar verilmiş olduğu söylentilerinin peşine düştüysede daha fazla bilgi vermeye istekli bireyler bulamadı.
“Eğer bilim kabile törenlerindeki figürler yerine Haiti ve Afrika’ daki Voodoo’ nun altına inerse, bugüne kadar tıp ilmi tarafından bilinmeyen bir takım tıbbi gizemlerin gücüne ulaşacaktır. ” cümleleri ile bir yazısında bu konuya değinmiştir.
15-20 sene önce Kanadalı ethnobotanist Wade Davis zombilerin farmakolojik durumu ile ilgili iki kitap yayınladı; The Serpent and the Rainbow (yılan ve gökkuşağı) (1985) ve Passage of Darkness: The Ethnobiology of the Haitian Zombie (Karanlığın pasajı: Haitili zombilerin ethnobiyolojisi) (1988). Davis 1982 yılında Haiti’ ye gitmiş ve orada yaptığı araştırmalar sonucunda, yaşayan bir insanın iki özel tür tozu almasıyla bir zombiye dönüştürülebileceğini iddia etmişti. Birincisi coup de poudre (Fransızca: 'toz çarpması') içersinde bulunan tetrodotoxin (TTX) maddesi nedeniyle ölü benzeri duruma neden olur. Tetrodotoxin Japonların yemek zevkini oluşturan, fugu, ya da kirpi balığı içinde bulunan zehirli toksin ile aynı özelliklere sahiptir. Öldürücü etkisi olan bu maddenin 1 mg’ lık dozu insanı günlerce, bilincü açık olmasına rağmen yarı ölü bir durumda bırakabilir. İkinci toz ise (şaşkınlık veren halisilasyon etkisi vardır) insanı bilinçsiz ve kendi istemi dışında hareket eden zombi benzeri bir duruma sokar. Davis aynı zamanda bu deneyimleri yaşamış Clairvius Narcisse ‘ ın hikayesini de popülerleştirmişti. David’ in yaptığı çalışmaların gerçekliği ve doğruluğu üzerinde halen şüpheci görüşler bulunmaktadır.

Alıntı

BeLLa91
02.01.2012, 22:31
Kabul edelim, biz insanların çok geniş hayal gücü var :)
Teşekkürler paylaşım için :)

silverwings
02.01.2012, 22:44
Okumaya başladım da baktım resmen destan :D Arkadaşım paylaşım için teşekkür ederim, uygun bir zamanımda hepsini okuyacağım :)

ChiReiki
03.01.2012, 21:32
silverwing oku çok heyecanlı ve güsel hepsi birşey degil bu arada...